BİRİNCİ BÖLÜM..
Uçağın tekerlekleri piste değdiği an çıkan o sert sarsıntı, Hasret’in göğsünde yıllardır bastırdığı duyguları da yerinden oynatmış gibiydi. Metalin yere sürtünürken çıkardığı o uğultulu ses, kulağına bir çağrı gibi geldi; sanki yıllardır uzak kaldığı topraklar onu geri çağırıyordu.
Beş sene…
Tam beş sene boyunca İzmir’de, babası Hazar’ın yanında yaşamıştı. O şehir onun yaralarını biraz olsun sarmış, ona nefes almayı öğretmişti. Denizin kokusu, rüzgârın saçlarını okşayışı, sabahları kahvesini içerken pencereden gördüğü martılar… hepsi hayatının bir parçası olmuştu. Ama ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, insanın doğduğu topraklar bir gün yine kapısını çalardı.
Bugün o kapıyı açma günüydü.
Bugün Hasret, yeniden Şırnak’a dönüyordu.
Kalbi, göğsünde alışık olmadığı kadar hızlı atıyordu. Parmaklarını koltuğun kenarına hafifçe bastırmış, gözlerini pencereye çevirmişti. Aşağıda uzanan dağlar, sert ve heybetli görüntüsüyle ona çocukluğunu hatırlatıyordu. O dağlar gibi sert geçen günleri, o dağların gölgesinde büyüyen korkularını, sevinçlerini, kırgınlıklarını…
Ve ailesini…
Annesi Berfin…
Yıllardır özlemini içine bastırdığı, sesini telefonda duysa bile sarılamamanın eksikliğini iliklerine kadar hissettiği annesi. İngilizce öğretmeni olan o güçlü kadın, Hasret’in hayatındaki en büyük örnek olmuştu. Hasret de onun yolundan gitmiş, öğretmen olmuştu. Ama İngilizce değil… edebiyat öğretmeni.
Kelimeyi seçmişti Hasret.
Çünkü kelimeler, insanın içini anlatamadığı yerde bile konuşurdu.
“Öğretmen olarak geldim… annem gibi,” diye fısıldadı kendi kendine.
Bu cümle dudaklarından dökülürken yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. İçinde bir gurur vardı. Biraz korku… biraz da heyecan.
Uçak tamamen durduğunda kabindeki insanlar bir bir ayağa kalkmaya başladı. Bavullar indirildi, kemerler açıldı, dar koridorda yavaş adımlarla ilerleyen yolcular arasında Hasret de yerini aldı.
Bugün onun doğum günüydü.
Yirmi beş yaşına giriyordu.
Ama bu yeni yaş, bir pasta ve mumlarla değil… bir dönüşle başlayacaktı.
Kapı açıldığında yüzüne çarpan hava, İzmir’in yumuşak rüzgârlarından çok farklıydı. Daha sert, daha kuru, daha tanıdık bir kokusu vardı. Burnundan içeri çektiği o ilk nefesle birlikte içini garip bir his kapladı.
Kaç sene sonra bu topraklarda olmak…
Çok değişik bir histi.
Merdivenlerden yavaş yavaş inerken gözleri etrafı taradı. Havaalanının kalabalığı içinde herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, bavullar sürükleniyor, sesler birbirine karışıyordu. Ama Hasret için o an, sanki zaman yavaşlamıştı.
Çünkü birileri onu bekliyordu.
Annesi Berfin…
Huysuz ama bir o kadar da sahiplenici babası Şervan…
Abisi Miran… yirmi yedi yaşında, çocukken bile ona kol kanat geren o ciddi yüzlü adam.
Berzan… yirmi beş yaşında, neredeyse Hasret’le yaşıt sayılan kardeşi.
Ve Meyra… evin en küçüğü, yirmi yaşına gelmiş olsa da Hasret’in gözünde hâlâ küçük bir kız çocuğu gibi kalan kardeşi.
Onlar, geliş kapısının ardında onu bekliyordu.
Ama Hasret henüz onların yanına ulaşmadan…
Bir çift göz çoktan onu bulmuştu.
Kalabalığın biraz gerisinde, gölgede kalmış bir noktada duran uzun boylu bir adam, bakışlarını Hasret’in üzerinden ayırmıyordu.
Merdan…
Adını yıllardır içinde bir gölge gibi taşıdığı adam.
Dilan’ın üvey oğlu.
Dilan… Şervan’ın eski eşi. Ve yıllarca içinde büyüttüğü öfkeyi, kin gibi bir zehir gibi oğlunun ruhuna damla damla işleyen kadın.
İntikam kelimesini neredeyse bir dua gibi tekrar etmişti o kadın.
Ve o dualar, Merdan’ın ruhunda karşılık bulmuştu.
Merdan, Hasret’e bakarken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O bakışta hayranlık da vardı, nefret de… ama en çok hesaplaşma vardı.
“Düşman kızı… hoş geldin,” diye geçirdi içinden.
Hasret’in yürüyüşünü izledi.
Uzun saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, her adımda hafifçe savruluyordu. Kehribar gözleri, etrafı dikkatle süzüyor; yüzünde hem tedirgin hem de kararlı bir ifade vardı.
Annesi Berfin’in gençliğine ne kadar benzediğini fark etti o an.
Aynı gözler…
Aynı duruş…
Aynı güzellik.
Bir süre sadece baktı.
Sessizce.
Dikkatle.
Sanki yıllardır beklediği bir an nihayet gerçekleşmişti.
Dudaklarını hafifçe aralayarak fısıldadı:
“Zaten artık çok görüşeceğiz… değil mi?”
O sözler havada kaybolurken, Merdan’ın yanına iki kişi daha yaklaştı.
Biri, Velat’ın oğlu Demirkan Şehzadeoğlu…
Diğeri ise Demirkan’ın amcasının oğlu, İnanç Şehzadeoğlu…
Üç adam yan yana durduğunda, aralarında görünmeyen ama hissedilen bir bağ vardı. Bu bağ ne dostluktu ne akrabalık…
Bu bağ, intikamdı.
Her birinin gözlerinde farklı bir hesap, farklı bir geçmişin yarası yanıyordu. Ama ortak noktaları aynıydı: o kız.
Hasret.
İnanç, gözlerini hafifçe kısarak Hasret’e baktı.
“Bu mu?” diye sordu alçak bir sesle.
Merdan başını hafifçe salladı.
“Bu.”
Demirkan ise diğerlerinden farklıydı.
Onun bakışlarında yalnızca öfke yoktu. Sanki zihninde başka bir plan, başka bir hesap vardı. Hasret’e bakarken yüzünde beliren o kısa ifadeyi kimse tam olarak çözemedi.
Ama o bakış, bir gün her şeyi değiştirecek türdendi.
Çünkü Demirkan’ın hedefi…
Başkalarının sandığından çok daha farklıydı.
Ve biz, bunu zamanla görecektik.
O sırada Hasret, bavulunu eline almış geliş kapısından içeri doğru ilerliyordu.
Kalabalığın arasında annesinin yüzünü ararken kalbi hızla çarpmaya başladı.
Birazdan ailesine kavuşacaktı.
Ama bilmediği bir şey vardı…
Bu topraklara attığı ilk adım, sadece bir dönüş değildi.
Bu adım…
Yıllar önce yakılmış bir intikam ateşinin tam ortasına atılan ilk kıvılcımdı.
Hasret, bavulunu eline sıkıca tutmuş halde geliş kapısından çıktığı anda kalabalığın arasında tanıdık yüzleri aramaya başladı. Kalbi göğsüne sığmıyor gibiydi. Yıllar sonra ilk kez onları yüz yüze görecekti. Telefonda duyulan sesler, görüntülü konuşmalardaki kısa anlar hiçbir zaman bir sarılmanın yerini tutmazdı.
Bir an…
Sonra gördü.
Annesi Berfin, kalabalığın ortasında dimdik duruyordu. Üzerinde sade ama şık bir elbise vardı, saçları her zamanki gibi özenle toplanmıştı. Ama Hasret’in dikkatini en çok çeken şey, annesinin gözlerindeki o parıltıydı. Gözleri dolmuştu.
Yanında Şervan duruyordu.
Her zamanki gibi sert yüzlü, ciddi, kaşları hafif çatık… ama gözleri Hasret’i gördüğü an bir anlığına yumuşamıştı. Onun hemen yanında Miran, uzun boylu ve heybetli duruşuyla dikkat çekiyordu. Yirmi yedi yaşına gelmişti ama hâlâ evin direği gibi görünüyordu. Biraz geride Berzan, dudaklarının kenarında o hafif alaycı gülümsemesiyle kardeşini izliyordu. Ve onların yanında, heyecandan yerinde duramayan Meyra, neredeyse zıplayacak gibiydi.
Hasret’in eli titredi.
Bavulun sapını biraz daha sıktı.
Sonra adımlarını hızlandırdı.
“Anne…” diye fısıldadı sesi titreyerek.
Berfin, kızını görür görmez dayanamadı. Kalabalığın ortasında hızla ona doğru yürüdü. Hasret bavulunu yere bırakır bırakmaz annesi ona sarıldı.
Öyle sıkı sarıldı ki…
Sanki beş yılın bütün özlemini tek bir anın içine sığdırmak ister gibi.
“Hasret’im…” diye mırıldandı Berfin, sesi titreyerek.
Hasret gözlerini kapattı. Annesinin kokusunu içine çekti. O tanıdık, güven veren koku… çocukluğunu hatırlattı.
“Çok özledim anne…” dedi boğuk bir sesle.
Ardından Şervan yaklaştı.
Huysuz babası…
Ama gözlerinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı. Hasret başını kaldırıp ona baktığında, Şervan birkaç saniye konuşamadı.
Sonra boğazını temizledi.
“Zayıflamışsın,” dedi kısa ama tok bir sesle.
Ama bu cümlenin ardında saklı olan şey sevgiydi. Hasret bunu biliyordu.
Hasret gülümsedi.
“Sen de hiç değişmemişsin babam huysuz babam ,” dedi hafifçe.
Şervan, elini uzatıp Hasret’in başın koydu sonra sıkı sıkı sarıldı kıza .. Kısa bir dokunuş ardından uzunca bir sarılma, ama içinde yılların özlemi vardı.
Sonra Miran öne çıktı.
Hiçbir şey demeden Hasret’i kendine çekip sımsıkı sarıldı.
“Hoş geldin küçük kız,” dedi kalın sesiyle.
Hasret güldü.
“Yirmi beş yaşına giriyorum Miran abi… küçük kız değilim artık.”
Miran hafifçe gülümsedi.
“Benim için hep küçüksün.”
Berzan ise yanlarına gelip Hasret’in omzuna hafifçe vurdu.
“Beş yıl sonra gelmiş… hâlâ aynı surat,” dedi takılarak.
Hasret gözlerini devirdi.
“Sen de hâlâ aynı ukala.”
Meyra ise artık dayanamadı. Hızla Hasret’in boynuna atladı.
“Ablaaa!” diye bağırdı.
Hasret kahkaha atarak onu sardı.
“Meyra… büyümüşsün sen!”
“Sen yokken büyüdüm tabii! yirmi yaşındayım artık bak ” dedi Meyra burun kıvırarak.
O an herkes gülümsemeye başladı.
Ama kimse fark etmedi…
Biraz ileride duran üç çift göz, bu sahneyi dikkatle izliyordu.
Merdan, Demirkan ve İnanç…
Sessizce.
Soğuk bir dikkatle.
Merdan’ın dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
“Aile kavuşması…” diye mırıldandı alçak bir sesle.
Demirkan ise Hasret’in gülüşüne takılmıştı. Gözlerini ondan ayırmıyordu.
İnanç başını hafifçe yana eğdi.
“Başlıyor,” dedi kısaca.
Ama Hasret hiçbirini fark etmedi.
Henüz…
Akşamüstü güneş dağların ardına doğru çekilirken, arabalar toprak yoldan ilerliyordu. Hasret, camdan dışarı bakıyordu. Bağ evine giden o uzun yolu yıllardır görmemişti. Ağaçlar, taş duvarlar, eski patikalar… hepsi tanıdık ama bir o kadar yabancı geliyordu.
Kalbi garip bir şekilde hızlanıyordu.
Birazdan eve varacaklardı.
Çocukluğunun geçtiği o bağ evine…
Araba nihayet büyük demir kapının önünde durdu. Kapı açıldığında içeri doğru ilerlediler. Hasret’in gözleri büyüdü.
Bağ evi… her zamanki gibi heybetliydi. Ama bugün bir farklılık vardı.
Bahçe ışıklarla süslenmişti.
Renkli lambalar ağaç dallarına asılmış, masalar kurulmuştu. Uzakta hafif bir müzik sesi duyuluyordu.
Hasret kaşlarını çattı.
“Anne… bu ne?” diye sordu şaşkınlıkla.
Berfin sadece gülümsedi.
“İn bakalım,” dedi.
Hasret arabadan indi. Bavulunu alıp birkaç adım attı. Kapıya doğru yürüdü. İçinde garip bir heyecan vardı ama ne olduğunu anlayamıyordu.
Bağ evinin kapısını açtı.
Ve tam o anda—
“İYİ Kİ DOĞDUN HASRET!”
Kalabalık bir ses aynı anda yükseldi.
Hasret olduğu yerde donup kaldı.
Salon ışıklarla süslenmişti. Masalar kurulmuş, üzerinde kocaman bir pasta duruyordu. Akrabalar, komşular, tanıdık yüzler… hepsi bir aradaydı.
Hasret’in gözleri doldu.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
“Bu… benim için mi?” diye fısıldadı.
Meyra koşup elini tuttu.
“Tabii ki senin için! Bugün doğum günün ablacım !”
Hasret dudaklarını ısırdı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Beş yıl sonra döndüğü evde…
Onu bir doğum günü kutlaması bekliyordu.
Berfin yanına yaklaşıp kızının omzuna dokundu.
“Hoş geldin kızım… evine hoş geldin.”
Hasret o an içini kaplayan sıcaklığı hissetti. Sanki bütün eksik parçaları yerli yerine oturmuş gibiydi.
Ama bilmediği bir şey vardı…
Bağ evinin biraz ilerisinde, karanlıkta duran bir araç vardı.
Ve o aracın içinde üç adam…
Sessizce evi izliyordu.
Merdan, karanlığın içinden ışıklarla süslenmiş bağ evine baktı.
Gözleri doğrudan Hasret’i buldu.
Dudaklarını hafifçe araladı.
“Doğum günün kutlu olsun… düşman kızı,” diye fısıldadı.
Demirkan ise hâlâ Meyra'ya bakıyordu.
Ama onun bakışında yalnızca intikam yoktu.
Başka bir şey vardı.
Henüz adı konmamış…
Ama yakında herkesin hayatını değiştirecek kadar güçlü bir şey.