3. BÖLÜM

4266 Words
Bedenim olduğu yere çöktü. Kastığım vücudum titriyor, akmaya hazır gözyaşlarım bir bir akıyordu. Uyarısındaki taze kan kokusu genzimi yaktı. Sarsıla sarsıla ağladım. Korkuyordum. Bu sefer sadece zarar vermesinden değil, her şeyden korkuyordum. Bana dokunmasından, beni zalimliğinde yok etmesinden korkuyordum. Başımı kollarımın arasına gömdüm. Titremem daha fazla arttı. Üzerimdeki bu acı hisle gerildim. Hızla gözyaşlarımı silip ayaklandım. O an içeriye Büşra girdi. Beni görünce hızla yanıma gelip, "Ne oldu?" diye sordu korkuyla. "Yüzün bembeyaz kesilmiş Zeynep. Niye ağladın?” "O buradaydı." Etrafa baktı. Sessiz ama bir o kadar şaşkınlıkla, “Ne?" diyerek eliyle ağzını kapattı. “Ne işi varmış burada?” Omuz silkip, "Bilmiyorum," dedim. Köşedeki masalardan birine oturdum. Büşra çantasındaki suyu bana uzattı. Titreyen elimle suyu alıp içtim. Büşra bana bakıyor, benden bir söz bekliyordu. Ona diyeceklerimden ötürü konuşamamazlık dilime pranga gibi yapıştı. Dirseğimi masaya dayayıp yüzümü ellerimin arasına aldım. Nefesim daralıyordu. Büşra koluma dokunup, "Korkutuyorsun beni," dedi. "Korkma," dedim. Sınıf yavaş yavaş kalabalıklaştı. Akabinde Deniz hocada geldiğinde derse başladık. Benim kafam doluydu, derse adapte olamayacak kadarda kötü hissediyordum. Önümdeki kalemle defterin kenarına bir şeyler karalarken buldum kendimi. Dakikaları sayacağım aklıma gelmezdi. Kendimi oradan oraya atlarken buluyor, oturttuğum düzenimin bozulmasına neden oluyordum. Ders bitmiş, sınıf yine sessizleşmişti. Büşra ile okulun kafesine geçtik. Kafe oldukça büyük olduğu için diğer bölümde okuyan öğrencileri de görebiliyorduk. Kahvemi yudumlarken içeriye giren Yiğit’i görmemle genzime kaçtı. Öksürüğüm artarken Büşra hızla bana su uzattı. Yüzümün aldığı hali görünce baktığım yere baktı. Kaşları çatıldı. Kalkacakken onu durdurdum. Onun bu işe bulaşmasını istemiyordum. Büşra ne kadar memnun olmasa da kabul etti. Suyumu zar zor yuttum. Karşımdaki masaya oturdu. Yanında iki arkadaşı daha vardı. Yüzündeki ifade soğuk ve öldürücüydü. Bir saniye bakışlarını benden ayırmaması beni yerin dibine soktu adeta. Elindeki telefonu kurcalarken birden benim telefonum da titredi. Telefonu alıp açtım lakin mesaja bakmadan mesajı sildim. Üst üste atmış ve ben üst üste silmiştim. Alayla kıvırdı dudaklarını. Sinirlerim bozuldu. Günlerce gelmeyince kurtulduğum zannettiğim bu olay yeniden meydana çıkmış ve beni köşeye sıkıştırmayı başarmıştı. Gözlerime değen gözler, yakıcı bir etki yaşatır gibi hiç çekilmedi gözlerimden. Ona bakmasam da bakışlarını üzerimde hissetmem zor değildi. "İyi misin?" Sıkkın bir bakışla Büşra'ya bakıp, "İyiyim," diyebildim. Başkası çıkmıyordu dilimden. İyi değildim oysaki. İyi olmaya çalıştıkça dibe battığımı gösteremeyecek kadar dipteydim. Ben sadece kaçmak istiyordum, bu durumdan bu yaşadıklarımdan mütemadiyen uzaklaşmak istiyordum, yapamıyordum. Elim kolum bağlanmış gibiydi. "Gidelim mi?" Ayağa kalkmamla o da ayaklandı. Kenardan çantamı alıp adım attığımda bana bakan bakışlara kaydı gözlerim. Kaşlarım çatıldı, illet gibi yapışan gözbebeklerine set çekerek hızla kafeden çıktım. Adımlarım seriydi, Büşra'nın seslenmesi üzere durdum. Büşra gerideki adama bakıp, "Bilerek yaptığını biliyoruz, bu yüzden polise söylemeliyiz," deyince usulca başımı salladım. Başka çare bulamıyordum fakat o adamın yapabilecekleri bunda bile kendimi yetersiz hissettiriyordu. O büyük tehlikeydi. Her yere sıçrayan gazabında ben bile yanacakken sadece tek çareye sığınabiliyordum. Aklıma emniyette yaşadıklarım gelince, katilliğine sığınan güçlü bir yanı olduğunu gösteriyordu. Belki bu sefer olmamıştı ama olacaktı. Onun katil kokan gözlerinde kendimi intihara sürüklemeyecektim. Sınıfa geçtiğimizde uğultular başımı daha fazla ağrıttı. Yanımıza gelen Hatice önümüzdeki masaya oturup bize döndü. Hatice ile kursta tanışmıştım. Yazları Kur’an dersi alırdı ve o günden sonra sık sık görüşürdük. Büşra ile de üniversite başında tanışmışlardı. “Okulun içinde dolaşan haberleri duydunuz mu?” Hatice’nin anlamsızca ortaya atılması ile ikimizde ona baktık. “Ne olmuş?” dedi Büşra benden önce. “Sabah bir genç okula gelmiş, okuldaki bir hoca ile tartışmış. Mesele ne bilmiyorum ama iş çok ciddiymiş.” “Kimmiş o genç?” Sorum ile Hatice, “Yiğit diye biriymiş,” deyince tükürüğüm boğazıma kaçtı. Öksürüğüm Büşra’nın su uzatışı ile son buldu. “Ne olmuş ki aralarında?” Hatice omuz silkip, “Sanırım aralarında bir mesele varmış,” deyip geri yaslandı. Hatice'nin bu kadar bilgiye sahip olması beni az da olsa şaşırttı. Hatice'nin sözünü kesip, "Ajanlık falan, FBI mısın kızım sen?" diyerek ağzını araladım. Hatice gülerek, "Aslında güzel fikir," dediğinde güldük. Hatice'de o potansiyeli görebiliyordum. "Sen bu kadar meraklı değildin." Büşra'nın ani tepkisi ile Hatice dudaklarını hafiften kıvırıp, "Okul çalkalanıyor, her şeyi ister istemez duyuyorsun.” Aslında şaşırmamam gerekiyor. Belki de o adamı da öldürecekti. Zalimliğini görünce her şeyi bekler olmuştum. İç çekip, “Abi adam nasıl karizma ama, şimdi okulun normalin çalkalanması çok normal,” dediği an eline vurup, "Ne zamandır zinaya bakar oldun Hatice?" dedim. Hatice umursamazca ayağa kalktı. "Şakasına takılıyoruz işte." Saçlarını savura savura yürüdü. Öfke bütün uzvumu ele geçirdi. Bu adamın ne derdi vardı böyle? Hangi cesaretle insanlara bunu yapabilirdi. Hocayı tanımıyordum ama sebep her ne ise bu adamın hiçte normal biri olmadığını artık anlayabiliyordum. Merakla yanımızdan ayrılırken Büşra arkasından uzun uzadıya bakıp bana dönerek, "Kız bildiğin mahalle teyzeleri," deyince Hatice kafasını kapıdan uzatıp, "Uzaklaşmamı bekleseydin bari," deyip elindeki kalemi Büşra'ya fırlattı. Hatice tekrardan uzaklaşınca Büşra bana dönüp, "Bu adamın derdi sensin," deyip benim derdime dertlendi. “O gün takip ediliyorum demiştin, acaba bu adam seni bütün gün takip etmiş olmasın.” Olabilir miydi? Ama beni niye takip etsindi ki? "Çok uzun sürmeyecek." Konuyu uzatmak istemedim, bu yüzden çok fazla derin düşünmeyi bıraktım. Büşra bu kararlı tavrıma karşın kaşlarını havaya kaldırdı. Benim cesaretim onun beklemediği bir olaydı. "Tehlikeye giriyorsun Zeynep." "Her türlü tehlikedeyim Büşra. Adam gölgem gibi peşimden ayrılmıyor." Sessiz kalan yanı ne diyeceğini bilmez gibiydi, haklıydı da. Ben bile bilmezken Büşra'dan çözüm bekleyemezdim. Çözüm bulmak imkânsızdı zaten. Adamlar mafyaydı, kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu. Derse giremeyeceğimi anlayınca çantamı toparlamaya başladım. O buradayken kafam rahat etmeyecekti. Eve gitmek onu görmemek istiyordum. Büşra kendisinin de geleceğini söyleyince ona tek bir şey demedim. Şu an onu bile ikna edecek gücüm yoktu. Birkaç işi olduğunu söyleyince bahçeye kadar indim. Nefes alamıyordum, hatta sınıfın o bunaltıcı havasından kurtulmak istiyordum. Hâlâ kafedeydi, sın bıraktığım yerde… Onu görmezden gelip hızla uzaklaştım. Büşra gelene kadar köşede bekledim. Zihnime üşüşen birçok düşünceyle nefesimi soludum. Dalgın oluşum bu rehavetin içinde ayrı bir zahmetti. Sağa sola adımlıyordım. Adımlarım yavaş, zemin bu yavaşlıkta ezilir gibiydi. Birkaç adım attığımda bakışlarıma inen ayakkabılar ile durmak zorunda kaldım. Bir süre yere baktım akabinde başımı kaldırdım. Ölüm kokan lacivertler üzerimdeydi. Bana bakan gözleri beni idama götürür gibiydi. Geriye adım atarak konuşmasını bekledim. Ondan kaçamayacağımı biliyordum. Yanından geçecekken kolumu tutması ile irkilip hızla geriye adım atarak kolumu elinden kurtardım. Öfkemin en gazabına tanık olurken, "Sakın bana dokunma bir daha!" diyerek sesimdeki gür ton gazabıma katık olmuştu. Yüzünde hiçbir bozulma olmadan bana bakmayı sürdürdü. Bu tutumu onu birkez daha alçalttı. "Neden?" Buz kütlesi gibiydi bana bakışları. Yüzündeki emareden kurtulmak ister gibiydi ama o emare onun suretine nakşedilmişti. İstese de kurtulamazdı. Susmadan, gerçekleri konuştum “Çünkü senin dokunuşun beni yakar.” Onunla burada daha fazla durmam bile yanlıştı. O yüzden bir an önce buradan gitmek istiyordum. Başını iki yana sallayıp, "Ucun bucağında o uzaklıktan nasibini alamıyor," deyip bana bir adım attı. Geri adım atarak, "Derdin ne?" diye sordum. "Neden benden uzak durmuyorsun?" "Sen." Tek bir kelime çıktı dudaklarının arasından. Bana benimle gelmesi, beni ondan koşar adım uzaklaştırma gereksinimi duyduruyordu. Ben ona uzak o bana gölgeydi hep... "Benden ne istediğini söyle o zaman," diyerek bağırdım. Tekrar bana doğru bir adım attı. "Zamana söyleyecek çok sözün olacak mavi. Geçmişimiz söyleyecek. O zamana kadar mavileri tutsak edeceğim. Tıpkı geçmişin ettiği tutsaklık gibi." Ne demekti bu? Geçmişten kastı neydi? Yanımdan geçerken tekrar bana baktı. Yan yanaydık, bakışları omuz hizasındaydı. Sessiz kaldı ardından hızla yanımdan uzaklaştı. Sertçe yutkundum. Arkama dönüp bakamadım bile. Bedenime giren titreme bütün uzvumu ele geçirdi. Ona karşı direnmem şimdi bütün hissizliği üzerime yüklemişti. Son söylediği sözler ise aklımı kurcaladı. Kaçmak, saklanmak istiyordum. Titriyordum; neyin titremesini yaşıyordum onu da bilmiyordum ya... Benim bilmediğim bir gerçek vardı, o da onun dünyasında saklıydı. Kendime gelerek adımlarımı hızlandırdım. Büşra koşarak peşim sıra geldi. Yusuf’a sınıfta haber verdiğimiz için bekletmeden gelebilmişti. Babam o kadar çok tembihlemişti ki beni okuldan alışı onu iyice işkillendirmişti. Selam verip önüme döndüm. Yusuf'un sorduklarına kısa cevaplar vermekle yetiniyordum. Dolmuşa bindik. Sessizce pencereden dışarıyı izlerken elimdeki ağırlık ile Yusuf'a baktım. "Neyin var?" Sorduğu soruda bilinmezlik vardı. Ona hiçbir şey anlatmamıştık. Gülümsemeye çalıştım. Dudaklarım kıvrılırken bile büyük bir yalana ortak oluyordu. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Yusuf'u kandıramazdım. Kendimi toparladım. "Yorgunum sanırım." Buna ben bile inanmazken Yusuf'un inanacağını mı sanıyordum? Elimdeki elini çekip burnuma hafiften vurup, "Yalancı," dedi. "Gerçekten ya, bir şeyim yok." "Abla, seni iyi tanıyorum. Bir sıkıntın var işte. Evdekilerde öyle ama kimse bir şey demiyor. Neyle uğraşıyorsunuz bilmiyorum öğrenirsem kötü olur biliyorsunuz." Yusuf'a doğru eğilip, "Önemli olsa zaten derdik," deyip geri çekildim. Bu tavrım olumsuz bir tepki oluşturuyordu. Samimiyetsizdi... Yusuf'ta zaten inanmamıştı. Bundan başka bir şey sormadı. Sorduğu her soru işimi zorlaştırdığı için cevap veremedikçe kendimi suçlu hissediyordum. Mahallenin girişine geldiğimizde dolmuştan indik. Yusuf'la sessizce yolu tamamlarken Yusuf'un ara sıra bakışları üzerimde dolaşıyordu. Büşra’da yanımızdan ayrıldı. Her ne kadar Büşra’nın yanında beni sıkıştırmasa da bu kadar sakin kalacağını düşünmüyordum. Ona karşı daha fazla yalancı yerine düşmemek için kendimi toparlayıp lafı değiştirdim. Arsızca gülümseyip, "Büşra'ya ne zaman tam olarak bahsedeceksin?" diye sordum. Sorum, Yusuf'taki sakinliği değiştirdi. "Neyi bahsedeceğim abla?" Heyecandan sesi titredi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Koluna vurup, "Sence!" dediğimde bakışlarını benden kaçırdı. Önden yürüyüp evin kapısını açtı. Benden kaçarken arkadan seslendim. "Mızıkçılık yapıyorsun." Beni dinlemeyip odasına girdi. Gülerek kendi odama geçtim. Üzerimi değiştirip yatağa uzandım bir müddet. Yorulmuştum, sırtımı yatak başlığına dayayıp komodinden telefonu alarak gezindim. Gözlerim yorgunluğun ağırlığı ile kapanırken telefonu tekrar köşeye koyup başımı yastığa gömdüm. ... Sabah namazını kıldıktan sonra mutfağa geçtim. Kimse uyanmamıştı. Hızla çay suyunu koyup kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Elimdeki bıçak öfkemden nasibini alır gibi neredeyse sesi mutfağı inletiyordu. Kendi kendime mırıldanıyor bir yandan Yiğit'e saydırıyordum. Dünden sonra bir de sabah sabah mesaj atmasına katlanamıyordum. "Kızım." İrkildim. Arkamı dönmemle annemin endişeli yüzüne denk geldim. Elimdeki bıçağı alıp, "Dakikalardır sana çağırıyorum," deyince annemin inşallah duymamıştır dediğim sözler bir bir ağzıma tıkıldı. "Duymamışım anne." Annem kaşlarını havalandırıp, "Kulağının dibindeki sesi mi duymadın?" deyip benden laf alma çabalarına girdi. Önüme dönüp patatesleri tabaklara yerleştirdim. Tezgâhın üzeri ilk defa bu kadar dağılmışken ne zaman yaptığımı anlamadığım hamur işleri gözüme ilişti. Annem de benim gibi yaptıklarıma baktı. Ondan kaçırdım bakışlarımı. Soru sormasına fırsat vermeden gerekli eşyaları masaya taşıdım. Masa oldukça bereketli gözüküyordu. Annem ara sıra bana bakıyor soru sormak yerine benim bir şey dememi bekliyordu. Hep beraber masaya geçtik. Sessizliği bozan çatal sesleri hariç kimse konuşmuyordu. Uykusuzluğum başımı ağrıtırken masadaki bakışlar ağrıyan başımı daha çok ağrıtıyordu. Kahvaltıyı yaptıktan sonra odaya geçip hazırlandım. Bugün Aişe hoca ile görüşecektim. Onunla bugün kütüphanede buluşacaktık. Öğrencilik zamanımda beraber gittiğimiz bir kütüphane vardı. Mezun olduktan sonra bir kere orada buluşmuştuk, şimdide o açığı kapatmak istiyorduk. Babam arabayı köşeye park edince hızlıca indim. Başını bana doğru uzatıp, “Benim hatmim biterse seni almaya gelirim, gelemezsem hemen şuradaki dolmuşa bin tamam mı kızım,” dedi. Bir aydır beni diplerinden ayırmıyorlardı. “Baba, tamam. Merak etme, güvenli bir şekilde eve dönerim.” Sıkıntılı bir şekilde başını salladı. Kütüphaneye girdiğimi görünce hızla uzaklaştı. Gülümsedim ama bir yandan gözlerim doldu. Bir aydır bütün düzenimiz bozulmuştu. Üst kata çıktım. Aişe hoca benden önce gelmişti. Köşeye oturmuş elindeki kitapla ilgileniyordu. Gülümseyerek izledim. Beni uzun süre fark etmeyişi ile korkutmak istemeyip seslenmeden önce ufak bir öksürük çıkardım. Başını kaldırdığı an beni gördü. “Selamun aleyküm hocam.” Elindeki kitabı masanın üzerine koyup, “Aleykümselam canım, hoş geldin,” dedi. Çaprazındaki sandalyeye oturdum. Masanın üzerinde birçok kitap vardı. “Hocam yine maşallahınız var.” Munis bir ifade belirdi yüzünde. “Dünya telaşası işte, hem sen bana demez miydin çok yolumuz var diye. Bak oradayız işte.” Usulca salladım başımı. Hafızlığın ortalarına gelince bu söz dilimden hiç düşmezdi. Bana hatırlatması bile tatlı anıları önümüze serdi. “Yol bitmiyor ki hocam. Bakın hafızlık bitti ama yine de gidecek daha çok yolumuz var.” Onayladı sözlerimi. Kitabı açıp önüme uzattı. “Hadi bakalım, oku ayeti de tefsirini yapalım.” “Sonra ona emeğinin karşılığı tastamam ödenecektir! (Necm – 41)” … Aişe hoca ile ayetin tefsirini yaptık. Uzun süren bir çalışma olmuştu bizim için ve bir ayetin ne kadar derin ama okuyunca ne kadar açık olduğunu anladım. İslam hiçbir şeyi zorlaştırmıyordu. İnsan öğrendikçe de her şeyi daha iyi kavrıyordu. “Hocam, size bir şey danışmak istiyorum.” Merakla bekledi ne diyeceğimi. “Bu zamana kadar hafızlığı bitirdik evet ama şimdi kendimi muhafaza edememekten korkuyorum. Dünya o kadar kendine çekmeye meyilli ki, bir akıl verseniz.” Aklımı günlerce bu kurcalıyordu. Aslında kastettiğim farklıydı ama anlasın istemiyordum. Bana teması beni içine hapsedecek gibi gelirken bundan nasıl korunacaktım bilmiyordum. “Kendini muhafaza etmen için ilimle meşgul ol Zeynep. İlimden, ilim veren topluluktan uzak kalma. Kendini ilme adarsan Allah sana bir değil binbir yol açar. Mümkün mertebede helal daire içerisinde kal. Topluma çok karışma, sen yolunu çizdiğinde o yol kolaylaşır.” “Peki o yol ben istemesem de kendine çekerse.” Aişe hoca ne demek istediğimi anlamıştı ama asla tek bir soru çıkmadı dilinden. Anlatmam için önceliği bana veriyordu. “O yol imtihansa çeker ama o yol iradeni okşuyorsa o zaman muhafaza etmen gereken hem ilminin hem iffetinin olduğunu unutma.” Dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı. İmtihan… Ya benim ki neydi..? … Okulun bahçesinde, banklardan birinde oturuyordum. Büşra bugün gelmemişti, daha doğrusu bir arkadaşının nişanı vardı. Hatice’de biraz önce yanımdan ayrılmış, beni yalnız bırakmıştı. Okul bahçesi kalabalıktı ama sanki hiç kimse yokmuş gibi düşüncelerimin arasında kaybolup gitmiştim. Yakınımda bir hareketlenme oldu. Başımı kaldırdığım an onu gördüm. Ona laf anlatmaktan o kadar yorulmuştum ki tepkisiz kaldım. Sessizce geçip gitmekti yanından. Ayağa kalktım ve birkaç adım attığım an, “Evlenmemiz gerekiyor,” dedi. Mıh gibi yapıştı zemine ayaklarım. İki kelimeyi idrak etmeye çalıştım. Şu an düşebilirdim. Bacaklarım titriyordu, hayır bütün uzvum titriyordu. Zorda olsa arkamı döndüm. Soğuk bakışları altında ciddi oluşuna takıldım. Bu soğukluk bütün uzvumu yakıyordu. Tırnaklarım avucuma battığı için hafiften kanamıştı. Etrafta gezindi bakışları daha sonra ve tekrar bana baktı. Gazap kokan bakışları yumuşadı ve bana doğru biraz daha yaklaşıp, "Benimle evleneceksin," dedi. Duyduklarımın idraksizliği kararan gözlerimle bütünleşti. Duyduklarım, gazabında beni yok olmaya itekleyebilirdi. Bende bu yok olmayı istersem tahmin edemeyeceğim kadar etrafımdakileri de yok edebilirdim. ... Bir adam vardı, hayatımın tam ortasında eli kana bulaşmış hayatını bana vermek istiyordu. Bir adam vardı, o adam beni kafesine saklamak istiyordu. O adam katildi, beni öldürmek istiyordu. Ben o adamın kafesine kendimi hapsetmeyecektim. Karşımdaki adama baktım. Hiçbir şeyi umursamıyor oluşu beni çileden çıkarmaya yetiyordu. Dediklerini düşünüp söylemiş olmasını istiyordum. Kararlı gözüküyordu ve ben kararının en ufak garantisi gibi duruyordum. Evleneceksin demişti emreder gibi, evlenecek onun esareti altında kalacaktım zannınca. Bunu kabul edecek değildim elbette. Bunu duymak bile iğrençti. Bunu duymak saçmalıktı. O saçmalamaktan bir adım öteye gidemiyordu. “Bunu sana düşündürtecek hakkı kim verdi?” Yiğit dediklerime karşın kaşlarını çatıp, “Bunun için senden hak talep etmiyorum,” deyince sinirle güldüm. Sinirlerime hâkim olamıyordum artık. Parmağımı kaldırıp tehditkâr bir ifade ile ona uzattım. Önce parmağıma sonra bana baktı. “Ne evlenmesi ya! Anlamıyor musun sen, kafan basmıyor mu? Tahammülüm kalmadı artık seni görmeye, benden uzak dur anlıyor musun? Benim sınırlarımı geçme, bana dokunma, beni çizgilerimden öteye çekersen bu senin için iyi olmaz.” Ona daha fazla bakmadan yanından geçtim. Peşimden gelerek kolumu tutup kendine çevirdi. Kolumu hızla elinden çekip, “Sana bana dokunma dedim!” diyerek bağırdım. Sesim oldukça fazla çıkmıştı. Mahremiyetim yok sayılırsa şayet öfkem arşı titretirdi. Birilerinin duyması ya da duymaması umurumda değildi. Bir yandan etrafa bakıyordum. “Senden uzak durmak en son yapacağım bir hamle.” Bana kaçacak bir alan bile bırakmamıştı. Bana son kez bakıp, “Sana birkaç gün mühlet veriyorum, kabullenip beni uğraştırmayacağını düşünüyorum,” demesi ciddiyetini bir kez daha ortaya koydu. Ama neden? Neden benimle evlenmek istesindi ki? İşin içinde başka bir şeyler vardı? Arkasını döndüğü an, “Neden?” diye sordum. Bunun cevabını gerçekten merak ediyordum. Bana döndü. Ciddi ifadesi yüzümde dolandı. “Bunu sana baban söylesin mavi? O cevabı biliyor.” Babam mı? Babam ne alakaydı? Hâlâ idrak edemiyordum bazı şeyleri. Sertçe yutkundum. Boğazımdaki düğüm daha da artıyor ve nefesimi kesiyordu. Başka bir şey demeden adamlarıyla beraber okul bahçesinden uzaklaştı. Olduğum yerde kalakalmıştım. Ona cevabının hesabını soramıyordum. Ona neden diye soramıyordum. Babam ne alaka diyemiyordum. Omzuma dokunan elle kendime geldiğinde vücuduma alan titreme bacaklarımı benden bağımsızlaştırdı. Hatice beni tutmasa olduğum yere düşebilirdim. Yaşadığım zamanda olduğum yere sığamıyordum. Köşeye oturduğumda Hatice elindeki su şişesini uzattı. Kuruyan boğazıma değen suyun hiçbir tesiri yoktu. Kendimi iyi hissetmiyordum. Kafamı yorgana sokup günlerce uyumak istiyordum. Zihnimi dinlendirecek bir tesire ihtiyacım vardı. Oturduğum yerden kalktım. Hatice’nin sorularını umursamadım, okuldan kaçıp uzaklaşmak istedim. Hatice peşimden geliyor, sorular soruyor ama ben cevap vermiyordum. Artık hafife alınacak bir durum yoktu ortada. Mesele aileme kadar inmişti. “Dursana Zeynep.” Kolumdan tutması ile durup Hatice’ye baktım. Eliyle ıslanan kirpiklerimi silip, “Ne dedi de bu kadar öfkelisin?” deyince Hatice’nin kolları arasına girerek hıçkıra hıçkıra ağladım. Kaç gündür tuttuğum gözyaşlarım artık durmadı gözlerimde. “Çok kötüyüm Hatice. Onunla evlenecekmişim.” Hatice o günden sonra onun burada olma sebeplerini öğrenmişti. Dehşetle gözlerini açıp, “Bu adam neyin peşinde Zeynep?” deyince omuz silkip, “Bilmiyorum,” dedim. Bilmiyordum, anlamıyordum. Bu adamın beni sevdiğinden değildi dediği teklif, bu teklifte başka niyetleri vardı bunu anlayabiliyordum. Onun için kendimi sakındırmak için elimden geleni yapacaktım. Belki ondan uzak duracaktım. Okul işini askıya alacak, buralardan uzaklaşacaktım. Buna mecburdum, buna mecbur bırakılmıştım. “Ne yapacaksın peki? Okulu mu bırakacaksın?” Başımı aşağı yukarı sallayıp, “Kaçmak istemediğimden kaçmak,” deyince dediğime onay verdi. Başından beri onların dediği şimdi benim en çarem olmuştu. Okula gidip gerekli işlemleri yapıp en azından olumsuz olabilecek yerden uzak durabilirdim. O adamın en büyük hedefi bendim. O hedefe ulaşamayacak ben de hedef tahtası olmayacaktım. Hatice ile vedalaşmam adımlarıma biraz daha hızlılık kattı. Eve gidecek ve babama olanları soracaktım. O bana verecekti cevabı, vermek zorundaydı. Kapıyı açtım. Annem salon kapısında görününce, “Babam nerede anne?” diye sordum. Cevabını biliyordum ama belki evdedir diye hesap etmiştim. “Camide de, sen niye böyle nefes nefese kaldın?” Çantamı portmantoya astım ve tekrar kapıyı açtım. Anneme cevap bile vermeden caminin yolunu tuttum. Bekleyemezdim. Babama bunu sormazsam içim rahat etmeyecekti. Annem arkamdan seslendi ama ona dönüp bakmadım. O kadar hızlı gelmiştim ki camiye, terin suyun içinde kalmıştım. Babam avluyu temizliyordu. Beni görünce işini bıraktı. Yüzümdeki ifade sert olmalıydı ki anlamış olmalıydı. “Hayırdır kızım?” “Baba sen o adamı tanıyor musun?” Şaşırdı. O an tanıdığını ifade eder gibi omuzları düştü. Lakin bana cevap vermedi. Diretmek istedim ama gücüm yoktu. “Söylesene baba!” “Abdullah hocam?” Cemaatten birinin seslenmesi konuşmamızı yarıda bıraktı. Cemaatin işi acil olmalı ki cevapsız bir şekilde avlunun ortasında kalakaldım. Oysa babamı engelleyebilirdim ama yapamadım. Ayaklarımın güçsüzlüğü direncimi yitirmeme neden oluyordu. Ben artık dayanamıyordum. Ağlamak istiyordum, onu bile yapamıyordum. Ne yazık ki ben artık bir çıkmaz bir labirente girmiştim. … Uyuyamamıştım, daha doğrusu uykum çoktan elimden alınmıştı. Birçok karar vermiş birçok kez kararımdan dönmüştüm. İkilemde kaldığım bu anda daha birçok endişe beni yiyip bitiriyordu. Bu endişe farklı bir boyuttaydı. Babam benden kaçıyordu. Bana hiçbir şey anlatmaması durumun vahametini gösteriyordu. Belki de Yiğit denen o adam bu teklifi babama da söylemişti. O kadar çok karmaşıktı ki aklım yatağın içinde dönüp duruyordum. Telefonumu aldığımda ekranda gördüğüm birkaç cevapsız çağrı ve mesajlar vardı. Yabancı numaradan olanlara bakmadım bile. Büşra’nın attığı mesaja girdim. “Daha iyi misin?” “İyiyim.” Yataktan kalkıp üzerimi giyindim. Artık sırtlarım ağrımıştı. Odadan çıkıp içeriye geçtiğimde annemle babamın konuşmaları kesildi. Babamın bakışları üzerimden hızla çekilirken annemin dolan gözleri benden zorda olsa çekildi. Konunun ben olduğunu biliyordum. Konunun babama sorduğum soru olduğunu biliyordum. “Baba, benden daha ne kadar kaçacaksın?” Sesim oldukça sertti ama saygımı yitirmemek için yükseltmedim. Aralık olan perdeden yansıyan ışığa kaydı gözüm. Pencereden dışarıya baktım. Kaç gündür bir araba vardı kapımızın önünde, buna artık alışmıştım. Bu sefer o yoktu ama kapıdan duranın onunla alakalı olduğunu anlayabildim. “Pazartesine Turgay amcanların yanına gitmen için bilet aldım.” Tek dediği buydu, başka bir şey demeden odadan çıktı. Arkasından bakakaldım. Bu beni oldukça incitmişti. Yüzüme bakmamış, beni olanlardan sorumlu hissettirmişti. Turgay amcamla oğlu Bahadır polisti. Beni böyle güvende hissettirecekti. Endişeliydi buna hak veriyordum fakat ben evimden ailemden uzak kalarak kendimi güvende hissetmek istemiyordum. Kaçmak çözüm olur muydu bilmiyorum ama bu çözüm benim bir yanımı eksik hissettirecekti. Hıçkırdım. Daha fazla tutamazdım ağlamamı. Annem saçlarımdan öpüp, “Ağlama güzel kızım, sadece birkaç ay,” deyip içli içli soludu. Mesele birkaç aylık ayrılış değildi, mesele o adamın hayatıma soktuğu parçalamaydı. Annemde babamın peşinden giderken pencere kenarına yaklaşıp dışarıya baktım. Evin önü boştu. Odama geçerek öylece odanın ortasında bekledim. Nefes alamıyordum. Pencereyi açıp soluklandım. Bu hayat beni hiç olmadığım yere sürüklüyordu, bu sürükleyiş nereyeydi bunu ben de bilmiyordum. Yatağa geçip uzandım. Elimi karnımın üzerine bağlayıp tavana bakmaya devam ettim. Babamın sert mizacı gözlerimin önünden gitmiyordu. Babam bana karşı hep sevgi doluyken bu gece oldukça sertti. Orada eridim, orada bittim. … Sabah kahvaltısını sessizce yaptıktan sonra herkes sessizliğine çekildi. Babam düşünceli annem üzgündü. Babamın hâlâ anlatmasını bekliyordum ama o inat etmiş gibi anlatmıyordu. Arada babama bakıyor, diyeceklerini bekliyordum. Babam kafasını önündeki kitaptan kaldırmıyordu. Annem gülümseyip sırtımı sıvazlayıp mutfağa geçti. İki gün vardı gitmeme, bu iki günde bana kalan sadece sessizlikti. Diyeceğim bir şeyde yoktu ya. Babamın sözünü dinlemekten başka çarem yoktu. Odama geçtim. İçim ferahlasın diye sayfalarca Kur’an okudum. Ağlayarak ettiğim dua biraz olsun iyi gelse de zihnimdekilerle ne kadar yaşayabilirdim bilmiyordum. En çok da babama karşı öfkeliydim. Bana hiçbir şey anlatmıyordu. O kadar çok şey vardı ki, durup durup senaryolar üretiyordum. Kapım tıklatıldı. İçeriye giren Büşra’nın bakışları da pek farklı değildi. Gelip yakınıma oturdu. İkimizde bu sessizliği bozduk. “Annen bir şeylerden bahsetti.” Başımla onayladım. Sanırım en doğru karar buydu. Bir müddet buralardan uzaklaşırsam o adamın gölgesi benden uzaklaşırdı. “Olsun, belki biraz uzak kalacaksın ama her şey düzelecek canım arkadaşım.” Birbirimize sarıldık. O kadar hissizleştim ki, ağlayamadım bile. Sadece biraz olsun kendimi iyi hissetmek istedikçe bütün engeller ayağıma takılıp kalıyordu. “Hadi bahçeye çıkalım da biraz hava al.” Dediğini yapıp arka bahçeye çıktık. Büşra önden geçerken ben su alıp öyle yanına geçtim. Daha merdivenleri inmemiştim ki gördüklerimle kalakaldım. Babam ve Yiğit bir şeyler konuşuyordu. Onları yan yana görmek hayatımın şokunu yaşattı. Şu an babamın Yiğit’le alakalı olduğunu anladım. Yiğit bana geçmişten bahsederken bundan bahsediyor olamazdı değil mi? Aralarında nasıl bir geçmiş vardı ki babam benden köşe bucak kaçıyordu. Babam öfke ile Yiğit’e bir şeyler anlatırken neyin hükmü veriliyordu? “Hadi canım? Zeynep, ben yanlış görmüyorum değil mi?” “Görmüyorsun.” Babam son kez Yiğit’le konuştuktan sonra arkasını dönüp gitti. O an ben de anladım ki bu olanlar sebepsiz değildi. … Hızlı geçen iki günün ardından artık bir vedanın eşiğindeydim. Bu bir vedaydı, en zoru da bir kaçıştı. Kaçıyordum, yok olmayı ister gibiydi bu kaçış. Ben sadece şehri veda edecek, belki de kaçtığım yere sığamayacaktım. Açık olan valizimin kapağını kapatıp odama boş gözlerle baktım. İç çekerek, gözyaşı dökerek valizimi köşeye çektim. Gerekli eşyalarımı kol çantama koyduğumda odam artık bomboş olmuştu, geride kalan sadece evde olması gerekenlerdi. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerime inen gözyaşım akmadan gözlerimi kapattım. Kapı tıklatıldı, içeriye annem girdiğinde bu sefer tutamadım gözyaşlarımı. Annemde benim gibi akıttığında gözyaşlarını hızla boynuna sarıldım. İkimizde ağlıyor ikimizde sessizce birbirimizi dinliyorduk. Birbirimizi anlamak için konuşmaya gerek kalmıyordu, annem beni anlıyor beni sarmalayarak teselli ediyordu. “Çok değil kızım sadece birkaç ay.” O bile inanmıyordu sözlerine, sesi hiç gerçekçi değildi bu yüzden. Ona karşı çıkacak söz söylemedim, onlarda buna mecbur ben de buna mecburdum. Başımı usulca sallayıp kolları arasından çıktım. Çantamı omuzuma asıp valizimle beraber odadan çıktık. Babam oturduğu yerden kalktı, Yusuf ise pencereden dışarıya boş gözlerle bakıyordu. Dün akşam bahsetmiştik ona olanlardan. Delirmişti. Ona zamanında söylemediğimiz için bize kızgındı, daha doğrusu kızgınlığı banaydı. Söylemediğim için beni suçlu hissettirmesi kırıcıydı. Babam elimdeki valizi alıp kapıya çıktığında anneme dönüp sarıldım. Babamla gidecektik otogara, bu yüzden annemin gelmesini istemiyordum, dayanamazdım. Yusuf’a baktığımda bana hiç bakmıyordu. Yanına yaklaşıp, “Kırgın mı ayrılacağız?” diye sordum. Dolu gözlerle bana baktığında onu dinlemeyerek boynuna sarıldım. Beni itmeden o da bana sarılınca, “Söylemek istedim, yapamadım. Özür dilerim Yusuf,” dediğimde beni sıkıca sarmaladı. “Küs müyüz?” Dolu gözlerle bana gülüp, “Küs değiliz ama sana kızgınım,” deyince koluna hafiften vurup, “Affettireceğim,” dedim. Bana tekrar sarıldı, tekrar ağlaştık. Artık veda ettik birbirimizle, babamla beraber evin önündeki taksiye bindik. Şu an saat 22.00. Otobüs için bu saate bulabilmiştik. Daha doğrusu gündüzleri evimiz gözetlendiği için geç saate almak istedik bileti. Bu saatte de pek güvenilir olmasa da gündüz daha riskti bizim için. Otogara geldik, babam valizimi otobüse yerleştirip yanıma geldi. Yüzündeki ifade derindi, sorgulamak istemedim. Bana dönüp bir süre baktı. Yine de ona soğuk davranmadım. Sorularıma cevap vermediği için kızgın olsam da küs gitmek istemezdim. “Baba, gitmeden evvel bana tek bir sözün var mı?” Günlerce ona birçok soru soruşumu anımsadığından yine kaçtı benden. Lakin, “Sana zamanı gelince her şeyi anlatacağım,” dedi. Günler sonra ilk defa bunu dedi ama yine beni birçok sorularla baş başa bıraktı. Ne benim diyecek sözüm vardı ne de babamdan beklentim. Buradan bir an önce ayrılmazsam daha ayrılamazdım. Hızla otobüse binip yerime oturdum. Artık camın arkasından elimi uzatabileceğim bir görüntü vardı. Otobüs çok geçmeden hareket etmiş, babamı arkamda bırakarak yeni bir hayata adım atmıştım. Geriye yaslanıp su gibi akan yolu izlemeye başlamıştım. Yolların hükmüne bırakmıştım kendimi. Yiğit denen adamdan uzaklaşmış, onun tehditlerinden kurtulmuştum. Sahi kurtulmuş muydum? Samsun’dan uzaklaştığımı öğrendiğinde neler olacaktı kim bilir! Öyle çaresizdim ki, o ilk zamanki cesaretim yoktu. Ona karşı gelirim zannetmiştim ama hiç de öyle olmamıştı. Beni mecbur bıraktığı bu hayatı ona cehennem olarak vaat etmiştim. Ne olursa olsun bütün öfkem dualarıma yansımıştı. İlk defa birini dualarımda hayırla yâd etmemiştim. Gözlerim kapandı. Başımı geri yaslandım. Zihnim bu darmadağın düşüncelerin arasında savruluyordu. İçine düştüğüm dehlizden nasıl kurtulacağımı artık bilmiyordum. Otobüs bir ara durduğunda yolcu aldıklarını görüp tekrar geri yaslandım. Bir an önce şehirden çıkmak istiyordum. O kadar yorgundum ki, artık başa çıkacak bir güce sahip değildim. Kulaklığı kulağıma geçirdiğimde yanımda hissettiğim hareketlenme ile başımı yan tarafa çevirdim. Gördüğüm kişi ile elimdeki telefon kucağıma düştü. Sertçe yutkunup, kulağımdan kulaklığı çektim. Dudağının kenarı kıvrılırken öfkeli bakışları gözlerimden çekilmemişti. Elindeki silah kasığımı buldu, şaşkınlık yüzümde yer edinirken bana yaklaşıp sessizce fısıldadı: “Dışarıda duran arabaya binip buradan uzaklaşacağız. Yoksa otobüste sağlam birini bırakmam.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD