2.KALBE DÜŞEN KOR

1237 Words
Reyyan camiden çıktıktan sonra güneş doğarken, Sina’nın içindeki yangın dışarıdaki serinliğe inat harlanıyordu. Adımları ağır, nefesi darda... Hafız Hoca’nın yanına yaklaştığında sanki ayakları yere değil, kendi kalbinin üzerine basıyordu Sina: "Selamünaleyküm hocam." Hafız Hoca: "Aleykümselam Sina, gel otur şöyle." Hafız Hoca, eliyle yanındaki sedirin boş tarafını gösterdi. Sina, sanki omuzlarında dünyanın yükünü taşıyormuş gibi derin bir iç çekerek yanına oturdu. Genç adamın parmakları huzursuzca birbirine dolanıyor, gözleri yerdeki taşlarda geziniyordu. Sina: "Bir şey soracaktım hocam..." dedi sıkılarak. Hafız Hoca, yılların verdiği ferasetle Sina’nın bakışlarındaki o buğulu kederi ve içindeki kor ateşi aslında anında anlamıştı. Gülümsedi, yüzündeki her bir kırışıklık şefkatle aydınlandı. Hafız Hoca: "Sor evlat... Ne sormak istersin? Belki derdine bir çare, gönlüne bir su serperiz." Sina: "Hocam... Bu kız kim? Her gün buraya gidip geliyor, kafasını bir kere bile yerden kaldırmadı." Hafız Hoca: "Ha o mu? Reyyan kızım... Şu ömrüme geldim, onun gibi bir edep abidesi görmedim. Her adımında bir nur, her kelamında bir özen vardır. Allah dostu, çok candan bir kızdır o. Adının anlamı gibi, geçtiği yerde sanki binlerce çiçek açar, cennet kapısıdır kendisi ama..." dedi ve derin bir nefes aldı. Sina, Hafız Hoca’nın sesindeki o anlık titremeyi ve yüzüne çöken o karanlık tedirginliği hemen fark etti. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Sina: "Ama ne hocam? Nedir o içini çektiren?" Hafız Hoca: "Aması şu evlat... Korkarım ki o çiçek bahçelerini hoyrat ellerle dolduracaklar. O cennet kapısı ismini, dünyanın hırsıyla cehennem kapısına çevirecekler." Sina: "Ne dersin hocam sen? Kim, neden kıysın ki?" Hafız Hoca: "Boşver evlat, nasipte ne varsa o yaşanır. Hadi, cemaat birazdan gelir, camiyi biraz toparlayalım." Sina ayağa kalkacak gibi oldu ama kalbindeki o ağır sızı onu geri oturttu. Bu sadece bir merak değildi; bu, ruhunun derinliklerinde hissettiği mukaddes bir korkuydu. Sina: "Hocam, size aslında bir şey daha sormak istiyorum... Ama korkuyorum." Hafız Hoca: "Sor evlat, korkma." Sina: "Hocam, o kız... Allah’ın gücüne gitmesin ama..." dedi ve elini kalbinin tam üzerine, o sızlayan yere bastırdı. "Şuraya öyle bir ateş yaktı ki, gece gündüz aklımdan çıkmıyor. Korkum odur ki hocam; bu beşeri aşk, benim Allah’a olan aşkımın önüne geçer mi? Rabbimi unutturur mu bana bu yangın?" Hafız Hoca’nın gözleri parladı. Sina’nın bu kadar zarif bir endişeyle gelmesi, hocanın gönlünü ferahlattı. Hafız Hoca: "Çok sevindim oğul adına! Helal bir sevda, sahibini Rabbine yaklaştırır, uzaklaştırmaz. Ben Hatice Hanım’a usulüyle söylerim. O ne uygun görürse, neyi nasip ederse bize haber verir." Sina: "Gerçekten mi hocam? Benim gibi bir garibe..." Hafız Hoca: "Gerçekten ya evlat! Allah’ın yazgısının önüne geçemeyiz. O 'Ol' derse, her şey olur." Sina: "Doğru söylersiniz hocam... Ya nasip, ya kısmet." O gün Sina, camide adeta neşe saçıyordu. Ezan okuması bile başkaydı. Cemaat, bu her zamanki durgun gencin yüzündeki o aydınlığı görünce birbirine soruyordu: "Bu uşağa ne olmuş böyle?" Hafız Hoca: "Allah’ın aşkı... Başka ne olacak?" diyerek gülümsüyor, Sina’nın kalbindeki o saklı sevdayı bir sır gibi koruyordu. Reyyanların evinde ise bambaşka bir telaş, hummalı bir hazırlık vardı. Ancak bu hazırlıkta sadece Reyyan’ın alın teri, sadece onun emeği vardı. Bahar Hanım: "Ben çok yorgunum, başım çatlıyor!" diyerek odasına çekilmişti. Esma: "Ben kuaföre gideceğim, hiç uğraşamam temizlikle, yemekle!" deyip kapıyı çarparak çıkmıştı. Tüm işler, evin görünmez direği olan Reyyan’a kalmıştı. Reyyan, mutfaktaki bulaşıklardan yerdeki halılara kadar her yeri tek başına halletmeye çalışırken bile yüzündeki o hüzünlü tebessümü kaybetmiyordu. Hatice Hanım: "Var mı kuzum bir istediğin? Sana yardım edeyim mi?" Reyyan: "Aslında babaanneciğim, evde hiç yeşillik kalmamış. Manavdan alıp gelir misin? Eğer yorulursan ben hemen bir koşu gider gelirim." Hatice Hanım: "Yok kınalı kuzum yok, ben gider gelirim yavaş yavaş. Hem bana da bir hava değişikliği olur." Reyyan: "Ah benim tonton babaannem! Sen olmasan ben ne yapardım?" diyerek kollarını yaşlı kadının boynuna doladı. Reyyan’ın saçları, güneşin her vuruşunda bir alev gibi parlayan ateş kızılıydı. Hatice Hanım: "Bakma bana öyle güzel güzel... Sen benim göz ağrımsın. Şu zalimler tüm işi sana yıktı ya, benim yüreğim dayanmıyor. Yazık değil mi sana?" Reyyan: "Aman babaanneciğim, onlar yıktı da ne oldu? İş dediğin biter gider, geride kalmaz. Sen merak etme beni, ben hallederim." Hatice Hanım, "Kınalı Kuzum" dediği torununun o güzel yanaklarından öpüp sıkıca sarıldı. Reyyan, babaannesi evden çıkınca derin bir nefes aldı ve "Hadi Reyyan, Bismillah de başla, yoksa bu işler bugün bitmez!" diyerek kollarını sıvadı. Reyyan evi dip köşe temizledi, öğle namazını büyük bir huşu ile kıldıktan sonra mutfağa girdi. Ancak bir yanı hep huzursuzdu. Reyyan: "Keşke babaannemi göndermeseydim, ya yolda yorulursa, ya ayağı takılırsa..." diyerek kendi kendini yedi bitirdi. O cıvıl cıvıl neşesinin altında, ailesine duyduğu o bitmek bilmeyen sorumluluk ve merhamet duygusu yatıyordu. O sırada Hatice Hanım, manavdan çıkmış, poşetleriyle ağır adımlarla yürürken yolda Hafız Hoca ile karşılaştı. Hafız Hoca: "Selamünaleyküm Hatice Hanım teyze. Nasılsın, iyisindir inşallah?" Hatice Hanım: "Elhamdülillah çok şükür hocam, siz nasılsınız?" Hafız Hoca: "Ben de iyiyim... Size bir konuda bir şey söyleyecektim ama nasıl söylenir bilmem ki Hatice teyze." Hatice Hanım: "Söyle hocam, hayırdır inşallah?" Hafız Hoca: "Bizim camiye yeni bir müezzin geldi, Sina... Yetimdir, kimsesizdir ama ahlakı pırlantadır. Her gün namazda görürüm, edebiyle hayran bırakır. Eğer uygun görürseniz, bir vakit Reyyan kızımla otursunlar, bir bardak çay içsinler. Birbirlerini tanısınlar, anlaşırlarsa adını koyarız." Hatice Hanım duraksadı. Yüreğine bir yumru oturdu. Sabah evde dönen dolapları, torunu Esma'nın kibri ile oğlu Kerim’in sertliğini düşündü. Eğer şimdi "evet" dese, Esma ve Bahar bunu duyarsa Reyyan’a dünyayı dar ederlerdi. Hatice Hanım: "Hoca Efendi... Benim torunum daha on sekizine yeni girdi, sabidir daha. Ama yine de torunuma söyleyeceğim, karar onundur. Eğer o gönül rızası verirse, aşağıki çay bahçesinde buluşmaları için sana haber yollarım." Hafız Hoca: "Tabii ki Hatice teyze, ne doğrusuysa o olsun. Allah’ın selameti üzerine olsun." Hatice Hanım eve girdiğinde nefes nefeseydi. Reyyan hemen kapıya koştu. Reyyan: "Ah babaannem! Çok mu yoruldun? Keşke ben gitseydim!" Hatice Hanım: "Sus kız, azıcık gezdik fena mı oldu? Anan olacak o kadın odasından çıkmadı mı daha?" Reyyan: "Boşver babaanne, hastaymış, yatsın bırak..." diyerek kıkırdadı. İçindeki burukluğu o tatlı gülüşüyle örtmeye çalışıyordu. Hatice Hanım: "Ah be yavrum... Sen şu iyi niyetlerin olmasa ne yapardın bilmem..." Reyyan, sevinçle babaannesinin elinden tuttu ve onu mutfağa sürükledi. Masanın üzerindeki börekler, sarmalar, mis gibi kokan kekler parlıyordu. Reyyan: "Bak neler yaptım! Gel gör!" Hatice Hanım: "Ah deli kızım! Bu kadar kısa zamanda bunları tek başına mı yaptın?" Reyyan: "Evet!" dedi ve babaannesinin kulağına eğilip fısıldadı: "Benim gizli yardımcılarım var, melekler yardım etti bana, kimseye söyleme olur mu?" Ancak bu neşeli an, kapının açılmasıyla bıçak gibi kesildi. Bahar Hanım, yüzünü ekşiterek salona girdi. Bahar Hanım: "Bitti mi hazırlıklar? Akşama baban gelecek, ortalıkta bir kusur istemiyorum." Reyyan: "Bitti anneciğim, bak her şey hazır." O sırada Esma, saçlarını savurarak içeri girdi. Yüzünde kibirli bir gülümseme vardı. Esma: "Anne bak! Saçlarım nasıl olmuş?" Bahar Hanım: "Ay çok güzel olmuşsun kızım! Tıpkı bir prenses gibisin!" Reyyan, annesinin Esma’ya bakarken parlayan gözlerini görünce içindeki o derin sızıyı hissetti. Kendisine bir kere bile "Prensesim" dememişti annesi. Sanki o bu evin evladı değil de, sadece hizmetçisiydi. Reyyan hazırlanmak için odasına giderken, annesinin sesi bir tokat gibi yankılandı koridorda. Bahar Hanım: "Bana bak kız! Eğer o dıüzerine o çaput mudur nedir, o sufleyi giyersen bu sefer babanın elinden seni ben bile almam, haberin olsun! Güzelce aç saçlarını, süslen püslen! İnadın sırası değil! Düzgün bir şeye benze bu akşam!" Reyyan hiçbir şey söylemedi. Omuzları çökmüş bir halde odasına girdi. Kapıyı kapattığında gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Aynadaki o ateş kızılı saçlarına baktı, sonra başörtüsüne uzandı. Reyyan: "Allah’ım... Sen büyüksün. Ne olursun beni bu akşamki fırtınadan koru. Kalbimi senin sevginle ferahlat, beni kimsesiz bırakma..." İçi kan ağlıyordu ama biliyordu ki; o kapıdan çıktığında yine gülümsemek zorundaydı. Çünkü o Reyyan’dı;
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD