Arabanın içindeki sessizlik, Cihan’ın dudaklarından dökülen o dört kelimenin—Benim karım olacaksın—ağırlığıyla adeta katılaşmıştı. Asya, duyduğu şeyin beyninde yankılanıp bir anlama kavuşması için birkaç saniye bekledi. Oksijen, zırhlı aracın geniş kabininden bir anda çekilmiş gibiydi. Nefes alamadığını hissetti. Kucağındaki kalın, deri ciltli Osmanlı Tarihi kitabına parmaklarını o kadar sert geçirmişti ki, tırnak dipleri sızlıyordu.
Ardından, dudaklarından kuru, inanamayan ve sinir bozucu derecede titrek bir gülüş kaçtı.
"Karınız olmak mı?" dedi, sesinin tonu her hecede biraz daha yükselerek. Zihnindeki o panik dalgası artık mantığını aşıyordu. "Siz... Siz gerçekten aklınızı kaçırmışsınız. Mafyacılık oynamaktan, etrafınızdaki herkesi birer piyon sanmaktan beyniniz yanmış olmalı. Ben satılık değilim! Sağ çekin! Hemen şu arabayı durdurun!"
Asya panikle sol tarafındaki kapı koluna asıldı. Bir kez, iki kez, üç kez bütün gücüyle çekti. Ancak kapı, mekanik ve acımasız bir soğuklukla kilitliydi. Arka koltuğun ağır kapıları, onu bu hareket eden zırhlı kutunun içinde, yanındaki tehlikeli adamla baş başa bırakmıştı. Şoför mahallini arka taraftan ayıran kalın, siyah cam çoktan çekilmişti; öndeki adamın arkada kopan fırtınaya dair hiçbir tepki vermemesi, Asya'yı daha da çileden çıkardı.
"Boşuna zorlama," dedi Cihan. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı, telaş veya öfke yoktu. Gözleri, Asya’nın çaresiz ama bir o kadar da vahşi çırpınışlarını izlerken tuhaf bir durgunluk içindeydi. "O kapı ben istemeden açılmaz."
Asya sırtını kapıya dayayıp ona döndü; göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerindeki yeşil hareler, karanlıkta parlayan bir kedinin gözleri gibi öfkeyle kısılmıştı. "Beni zorla alıkoyuyorsunuz! Bunun kanundaki adının adam kaçırmak olduğunun farkında mısınız? Borç umurumda değil, o adamlar umurumda değil! Polise giderim, her şeyi en başından anlatırım. Sizin adınızı da o serserilerin adını da veririm!"
"Kime gideceksin, Asya?" Cihan hafifçe ona doğru eğildiğinde, arabanın içindeki hava aniden daraldı. Üzerine sinen odunsu, ağır ve pahalı parfümün kokusu Asya'nın genzini yaktı. "Seni sokağın ortasında parçalamaya hazır o adamlara karşı seni kim koruyacak? Polisin tahsis edeceği, kapında iki gün nöbet tutup mesaisi bitince çekip gidecek olan o sıradan devriye memuru mu? Babanın borçlu olduğu adamlar kanunun bittiği yerde başlar. Gerçek dünyaya dön."
Söylediği her kelime, Asya'nın yüzüne çarpılan buz gibi bir gerçekti. Haklıydı. İçten içe bu zehirli gerçeğin farkındaydı. Çaresizliğin verdiği o acı, metalik tat boğazına tırmandı.
"Babam..." diye fısıldadı Asya, sesi birden kırılmıştı. Yıllardır görmediği, yüzünü bile zar zor hatırladığı adamın gölgesi, hayatını mahvetmek için tam da mezuniyetine aylar kala geri dönmüştü. "O adamın ne kadar borcu var? Ne yaptı da bu kadar peşime düştüler?"
Cihan, sırtını rahat deri koltuğa yasladı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, onu izliyordu. "Baban sadece sıradan tefecilere değil, İstanbul'un en merhametsiz yeraltı sendikalarından birine, kural tanımayan bir kartele borçlandı. Bir kumar değildi bu; bir sevkiyat işinde onlara ihanet edip mallarıyla birlikte ortadan kayboldu. Meblağ, senin ömür boyu çalışarak ödeyebileceğin rakamların çok ötesinde. Ve bu tür adamlar, ihanetin bedelini tahsil etmek için önce kan bağına bakarlar. Baban ortada yok, annen yıllar önce vefat etmiş. İstanbul'da, o küçük öğrenci yurdunda tamamen savunmasızsın. Masadaki tek teminat sensin."
Asya'nın nefesi kesildi. Midesine oturan o soğuk taş, korkudan çok derin bir kimsesizlik hissiydi. Gözlerini kaçırdı; sokağın sarı lambaları camdan akıp yüzünde gölgeler yaratıyordu. Hayatı, o daracık sokakta kitabını yere düşürdüğü an bitmişti aslında. Akademik kariyeri, hayalleri, kendi başına ayakta durma savaşı... Hepsi babasının ihanetiyle silinip gitmişti.
"Peki siz?" dedi Asya, sesinin titrememesi için büyük bir savaş vererek başını tekrar ona çevirdi. "Siz bir hayır kurumu musunuz? Şahbey aşiretinin ağası, sokaklarda borçlu kızları kurtarıp onlara masal kahramanı gibi evlilik mi teklif ediyor? Diyelim ki beni koruyabilirsiniz. Ama neden ben? İstanbul'da etrafınızda pervaneye dönecek, o konağa hanım olmak için sıraya girecek yüzlerce, binlerce kadın vardır. Neden sokakta bulduğunuz, sıradan bir tarih öğrencisini seçiyorsunuz?"
Cihan’ın kehribar gözlerinde ilk kez bir gölge, derinden gelen karanlık bir ifade belirdi. Gözlerini Asya'dan çekip camdan dışarı, akıp giden şehrin karanlık silüetine sabitledi. Çenesindeki kasların seğirmesinden, bu konunun onun için de en az Asya kadar zorlayıcı olduğu, kendi gururunu da kanattığı belliydi.
"Çünkü etrafımdaki o kadınların hiçbiri benim 'sorunumu' çözemez," diye söze girdi Cihan, sesi eskisinden daha boğuk, daha yırtıcı bir tondaydı. "Şahbey ailesinin kuralları, sandığından çok daha ağırdır, Asya. Bizim dünyamızda kan bağı, şirketin yönetim kurulundan da, banka hesaplarından da üstündür. Yarın akşam, Mardin'den aşiretin büyükleri; amcalarım, aşiret reisleri İstanbul'daki konağa geliyor. Geliş amaçları tek bir şey: Benim, yıllar önce beşikteyken adıma kesilmiş o sözü yerine getirmemi sağlamak."
Asya'nın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Az önceki korkusu yerini saf bir şaşkınlığa bırakmıştı. "Beşik kertmesi mi? Şaka yapıyorsunuz herhalde! 2026 yılındayız! Siz ülkenin en büyük holdinglerinden birini yönetiyorsunuz ama aileniz sizi istemediğiniz bir evliliğe mi zorluyor? Koskoca Cihan Şahbey buna boyun mu eğiyor?"
"Bu bir boyun eğme meselesi değil, bir taht savaşı," diyerek onu sertçe böldü Cihan. Bakışları o kadar keskindi ki, Asya bir an için arabanın sıcaklığında bile üşüdüğünü hissetti. "Eğer amcamın kızıyla, o aşiretin bana dayattığı kadınla evlenirsem, amcalarım ve aşiretin o köhnemiş tarafı, yönetim kuruluna ve hayatıma tamamen sızacak. Tüm kararlarımda masada bir sandalyeleri olacak. Benden sonrakilerin hayatı da onların iki dudağının arasında kalacak. Evlenmeyi reddedersem ve beşik kertmesini bozarsam, kan dökülecek; aşiret ikiye bölünecek. Sırf ben özgür kalayım diye şirketlerim batacak, insanlar ölecek."
Cihan derin bir nefes alarak Asya'nın gözlerinin içine baktı. "Onları kan dökmeden susturmanın tek bir yolu var. Karşılarına kendi seçtiğim, aşiret dışından, kurallara uymayan, kimseye eyvallahı olmayan ve benim karım sıfatını taşıyan bir kadınla çıkmak. Onlar gelmeden önce evlenmiş olmam gerek. Zaten resmi olarak evli olduğumu öğrenirlerse, aşiret kanunlarına göre o sözleşme kendiliğinden hükümsüz kalır. Amcalarım öfkeden kuduracak ama hiçbir şey yapamayacaklar."
Asya duyduklarını zihninde büyük bir hızla tarttı. Adamın teklifi deliceydi ama şeytani bir mantığı vardı. İkisi de köşeye sıkışmıştı; Asya babasının karanlık geçmişinin bedeli yüzünden, Cihan ise ailesinin karanlık geleceğinin esareti yüzünden. Cihan'ın, itaatkar ve lüks düşkünü bir cemiyet kızına değil, kendi ayakları üzerinde durabilen, o ihtiyar heyetinin karşısında ezilmeyecek bir karaktere ihtiyacı vardı.
"Yani..." dedi Asya, kelimeleri dikkatle, sanki mayın tarlasında yürüyormuş gibi seçerek. "Siz bana sahte bir evlilik teklif ediyorsunuz. Kağıt üzerinde bir anlaşma, karşılıklı bir çıkar ilişkisi."
"Aynen öyle," dedi Cihan, sesindeki o tavizsiz, profesyonel iş adamı tonuna geri dönerek. Vücudunu Asya'ya doğru biraz daha çevirdi. "Sana tam koruma sağlayacağım. Babanın o kartele olan bütün borçlarını bu gece, şu an bu arabanın içinden tek bir telefonumla sileceğim. Peşindeki köpeklerin tasmasını keseceğim. Sen eğitimine, üniversitene hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksin. Hayalini kurduğun o akademik kariyere ulaşacaksın. Karşılığında, Şahbey konağında benim eşim rolünü oynayacaksın. Ailemin karşısında dik duracak, Şahbey soyadını layıkıyla taşıyacak ve gerektiğinde yanımda, masamda olacaksın. Ne eksik, ne fazla."
Asya kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı. Boğazı düğüm düğümdü. "Ne zamana kadar sürecek bu saçmalık?"
"Sular durulana kadar. Aile bu evliliği kabullenip amcalarım geri adım attığında ve babanın borçlu olduğu o yapının kökü tamamen kazındığında... Özgürsün. İstediğin an o kapıdan çekip gidebilirsin. Hatta giderken, bir daha hayatın boyunca sırtını kimseye dayamak zorunda kalmayacağın bir tazminatla gidersin."
Asya başını cama yaslayıp gözlerini kapattı. Sadece birkaç saat önce kütüphanede vize sınavlarını düşünen, yarın sabah içeceği kahvenin hesabını yapan o sıradan kızın hayatı, paramparça olmuştu. Özgürlüğünü korumak için, başka bir esaretin altına, altından yapılmış bir kafese girmek üzereydi.
Araç yavaşlamaya başladığında Asya gözlerini açtı. Dışarı baktığında, yüksek, aşılması imkansız taş duvarların ardında yükselen, hem modern bir kale hem de geleneksel bir konak mimarisini andıran devasa yapıyı gördü. Boğaz'ın karanlık sularına tepeden bakan bu ihtişamlı yapı, geceyi aydınlatan spot ışıkları altında adeta bir güç gösterisiydi. Dev demir kapılar, Şahbey malikanesine girmeleri için iki yana ağır ağır açılırken Cihan’ın sesi arabanın içini son kez doldurdu.
"Sana yalvarmayacağım, Asya," dedi Cihan. Arabanın merkezi kilit sistemi tok bir sesle açıldı. Özgürlük ve esaret arasındaki o ince çizgi, mekanik bir metal sesiyle duyurulmuştu. "Eğer bu kapıdan içeri girmeyi reddedersen, şoförüm seni yurduna bırakacak. Babanın borcunu da o adamlarla kendi bildiğin gibi çözersin. Seçim senin."
Araba geniş, parke taşlı avluya girip durdu. Dışarıda, siyah takım elbiseli korumalar arabanın etrafında saygıyla dizilmişti. Şiddetini artıran yağmur damlaları camlara vuruyordu.
Asya, açılan kilit sesine rağmen elini kapı koluna götüremedi. Gözleri, karanlığın içinde ihtişamla yükselen o konağın devasa ahşap kapılarına takılı kalmıştı. Cihan'ın ona sunduğu şey bir kurtuluş değil, ateşle oynanan ölümcül bir oyundu. Ama dışarıdaki mutlak ölümden kaçmak için, bu ateşe yürümeye mecburdu. Kendi hayatını geri alabilmek için, bir süreliğine başkasının hayatını yaşayacaktı.
Derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o son korku kırıntısını da söküp attı ve yüzünü tamamen Cihan'a döndü. Sesi artık titremiyordu. Kararlıydı.
"Sözleşme yapacağız," dedi Asya, her kelimenin altını çizerek. "Kuralları sadece siz değil, ikimiz belirleyeceğiz. Okuluma, hayatıma karışmayacaksınız. Ailenizin karşısında sizin için o rolü oynayacağım ama o kapalı kapıların ardında, o odanın içinde ben sizin hiçbir şeyiniz olmayacağım. Ve en önemli şartım..." Asya, adamın o derin, kehribar gözlerinin içine bakarken çenesini bir savaşçı gibi yukarı kaldırdı. "Bana... Asla, ama asla dokunmayacaksınız."
Cihan’ın gözlerinde, Asya'nın o an anlamlandıramadığı bir alev yalazlandı. Gözleri kızın inatçı çenesine, oradan da dik başlılıkla bükülen dudaklarına kaydı. Bir aslanın, dişli bir avı izlerken duyduğu o tehlikeli saygı vardı bakışlarında. Ancak yüz ifadesi taştan farksızdı.
Arabanın kapısı dışarıdan bir koruma tarafından açıldığında, içeri dolan soğuk rüzgar ikisinin de yüzüne çarptı. Cihan, dışarı adımını atmadan önce Asya'ya doğru eğildi.
"Kabul," dedi Cihan, sesindeki o gizli pürüzü saklamaya çalışmadan, adeta karanlık bir yemin eder gibi. "Konağıma hoş geldin, karıcığım."
Asya, kucağındaki tarih kitabıyla birlikte arabadan inerken, yağmur damlaları yüzüne çarpıyordu. Konağın ağır kapıları yavaşça açılırken, Asya artık sıradan bir öğrenci değildi. O, Şahbey aşiretinin içine atılmış bir bomba, Cihan Şahbey'in kağıt üzerindeki eşiydi. Ve oyun, henüz yeni başlıyordu.