Yolda tek başıma yürürken ağlıyordum. Evim çok uzaktaydı, çantam ve param yoktu. Telefonum neredeydi, bilmiyordum. Gidecek bir evim kalmadı mı, ondan da emin değildim. Bir gecede geçmişimle karşı karşıya kalmış, bu yaşıma kadar sahip olduğum her şeyi kaybetmiştim. Ne yapacağımı düşünecek vaktim bile yoktu. Ayrıca hiç problemim yokmuşçasına siyah bir araçta beni takip ediyordu.
Yol kenarında bir yerde kan lekeleriyle kirlenen hırkamı çıkarıp attım. Başımın belaya girmesini istemiyordum, zaten enkaz gibi görünür olmalıydım. Ekstrasına ihtiyacım yoktu.
İlk gördüğüm bakkala girerken çok düşünmedim. “Kolay gelsin amca, en yakın karakol nerede?” derken hala gözyaşlarım istemsizce akmaya devam ediyordu.
“İyi misin kızım? Ne oldu?”
Amca oturduğu kasa yanından kalkarken yüzüne anbean bir telaş yayıldı. “Amca, en yakın karakol lazım bana,” dedim elimin tersiyle yüzümü temizlerken. Halimin perişanlığını gören amca kısa yol tarifi verdi hızla. Bakkaldan çıkıp hızlı adımlarla yürümeye başladığımda ardımdan yükselen arabanın gaz sesiyle emin oldum.
Kesinlikle beni takip ediyordu.
Halil İbrahim manyağı mıydı yoksa diğer beni yakalayan manyak mıydı, emin değildim. Arkamı dönüp bir şey düşürmüş gibi yaparken plakayı hafızama iyice kazıdım. Sonra önüme dönüp ağlayarak yürümeye devam ettim, hızlanmamaya dikkat ettim. Ne demişlerdi?
Kaçan kovalanır.
Kovalanmadan ağır ağır karakola yürümeye devam ettim. Görüş açıma kurtarıcılarım girdiğinde o an koşmaya başladım. Zaten ben karakol kapısından girdiğimde araba gaza basıp sokakta yok oldu. Biraz fazla dikkat çeken bir giriş olsa da bulabildiğim tek çözüm buydu.
“Beni takip ediyorlar, yardım edebilir misiniz?”
Bir anda karakolda bulunan üç polis tarafından etrafım sarıldı. Beni oturttular, dışarıda devriye atan ekibe haber verildi, gözyaşlarıyla kirlenen yüzümü sileyim diye peçete uzattılar, çay ikram ettiler. Hatta kahvaltılarına denk geldiğimden bir tane simit bile verdiler. Arabanın plakasını vermiştim, nedense yakalayamadılar. En sonunda beni güvenle eve bırakmayı teklif ettiklerinde sorgusuz sualsiz kabul ettim.
Polis aracında eve gidiyorken yalan ifade verdiğim için suçlu hissettim. Sonuçta çantamın çalındığını, konumu hatırlayamadığımı, şokta olduğumu, beni takip edenler hakkında en ufak fikrim olmadığını söylemiştim.
Beni evime getirdiklerinde teşekkür edip ekip aracından indim. Travmatik bir deneyim yaşadığımdan hala takip ediliyor gibi hissediyordum. Binaya girdim, kapının önüne gelmeden dışarı konmuş bavula bakakaldım.
Kapıya sert bir yumruk geçirdim.
“Neslihan, bu ne demek? Aç şu kapıyı!”
Açmadı. Tekme atmaya başladım. Kapı gümbürderken Neslihan’ın cılız sesi geldi kulağıma.
“Hüma, lütfen buradan git. Bütün eşyanı koydum. Benim başımı belaya sokma. Polis çağırmak zorunda bırakma beni.”
Kapıya son kez tekme attım hırsla.
“Allah’ın cezası!”
Öfke boşaltma seansından sonra bavulumu yüklenip binadan dışarı çıktım. Bir kişi bile bu kız ne yapıyor diye cama çıkmamıştı. Kimse başına bela almak istemiyordu. Yakınlardaki çocuk parkına doğru yürüdüm. Bavulu açtım. Çok şükür ki çantam beni kaçırırlarken binaya düşmüştü ve Neslihan vicdana gelip onu da içine koymuştu. Cüzdanım, çantam, telefonum hepsi içindeydi. Küçük bavulumu alıp yürümeye başladım. Nereye gideceğimi veya ne yapacağımı bilmiyordum. Kaldırımda öylece yürümeye başladım. Dün ek vardiyaya kaldığım için bugün mesaimde yoktu. Bir an önce gece kalabileceğim bir yer bulmam gerekiyordu. Kafamın içinde binbir şey varken önüme geçen adamı sonradan fark ettim.
Tanıdık biri değildi.
“Merhaba Hüma Hanım.”
“Ya sabır,” diye iç çektim elimde olmadan. “Ne istiyorsunuz kardeşim siz benden?”
“Sizi korkutmak istemiyoruz, lütfen bizi takip edin.”
“Tabii hemen geliyorum,” dedim dalga geçerek. Gözlerimi devirip arkamı döndüm fakat gidemedim. Dört kişi vardı, takım elbiseli. Yeniden adama döndüğümde onların yanına da üç kişi eklenmişti. Sağ elimi havaya kaldırdım, işaret parmağımı adama salladım.
“Sadece ısrar ettiğiniz için geliyorum.”
Adam gülümsedi.
“Bizde öyle düşündük, aksi mümkün mü?”
Resmen benimle alay ediyordu. Sekiz kişiyi atlatmama imkan olmadığından adamın peşinden yürürken telefonumu bavulumun içinde bırakma salaklığına düştüğümden kendime kızıyordum. Yüz metre ilerideki siyah lüks bir arabaya binerken belirsizliğin içinde kaybolmuştum.
“Benimle ne yapacaksınız?”
Soruma kimse cevap vermeyince ofladım. Çok sıkılmıştım her şeyden. Dünden beri hayatım alt üst olmuştu. “Beni kime götürüyorsunuz?” diye sordum bu sefer. Şansımı denemek istiyordum ama adamların ağzını bıçak açmıyordu. Bavulumu da almışlardı. Kurtulmak için çok seçeneğim kalmamıştı.
Araba şehir merkezinden uzakta ağaçlık alana gelince korkum beni ele geçirmeye başladı.
“Kusacağım, araba tutuyor beni.”
Benimle konuşan adam ön koltuktaydı, torpido gözünden bir poşet çıkarıp uzattığında umutlarım yok olmaya başladı. Poşeti aldım ama kusmadım. Araba ağaçlık alanın ardından yarım bir inşaata vardığında beynimdeki korkunç ihtimallerin hepsi midemi gerçekten bulandırdı.
Beni arabadan indirip inşaata götürürlerken karşı koymayı denesem de pek başarılı olamadım. “Hoş geldin,” diyen adamın sesini hemen tanıdım. Beni Halil İbrahim’in önüne atan kişiydi. Fırat demişlerdi hatırladığım kadarıyla. “Nasılsın Hüma?”
“Daha iyi günlerimde olmuştu,” dedim titremeye başlarken. Bu adam manyaktı, denilene göre.
“Çok tuhaf bir tipsin. Öylece gelmeye kabul etmişsin.”
Gülmeye çalıştım.
“Bilmukabele.”
Kahkaha attı. Karşısındaydım, hala adamlar kollarımdan tutuyordu. O da bir sandalyede oturuyordu. “Komik kızsın,” dedikten sonra bir baş işareti verdi. Bileklerimden iple bağlayıp beni kolon dibine oturttular.
“Şimdi abin gelene kadar sessizce beklemeni istiyorum.”
İçime birazcık da olsa ferahlık yayıldı. Şu anlıkta olsa bana bir şey yapmayacaklardı.
“Gelmeyecek,” dedim en son kapıyı nasıl yüzüne çarptığımı hatırlarken. “Benimle boşa vakit kaybediyorsun.”
“Gelecek.”
Cümlesi bitince adamlarının getirdiği ince belli bardaktan çayını içmeye başladı.
“Gelmeyecek!”
“Çeneni kapa yoksa ağzını bantlarım.”
Dizlerimi karnıma çekip bağlanan ellerimi kucağıma koydum. Başımı sıvası kurumuş pis duvara yaslarken kendime kızıyordum. Ona kendi başımın çaresine bakabileceğimi söylemiştim, gelmemekte haklıydı. Adamlar kendi aralarında fısıldaşmaya başlayana kadar ne kadar zaman geçti, bilemedim. Fırat, sinirlenmeye başlamıştı. Sandalyesinden kalkıp geniş alanda volta atmaya başladı. “Gelecek,” dedi ama birilerinden çok kendine söylüyor gibiydi.
“Gelmeyecek, beni bırak gideyim.”
Cümlemi duyduğu an bakışları bana döndü, aniden üstüme yürümeye başladı, çığlık atıp hareket etmeye çalıştım. Ellerim bağlı olduğundan pek mümkün değildi. Bir anda saçlarımı kavrayıp vücudumu yukarı çektiğinde çığlığım boş duvarlara çarpıp yankılandı. Saç diplerim cayır cayır yanarken çenemi insanüstü bir kuvvetle kavradı. Yüzü fazla yakınımdaydı.
“Halil İbrahim’i arayın.”
Telefon getirdiler, Fırat saçımı bırakıp telefonu aldı ve kulağına dayadı. Hala çenemi tutuyordu. Aramayı açtığını Fırat’ın konuşmasıyla anladım.
“Korktun mu Halil İbrahim?”
Kelimeleri duyabileceğim kadar yakın değildi. Öfkesi beni yakacak kadar yükselirken kahkaha attı. “Belki kardeşinin sesini duyman gerekiyordur,” dedikten sonra telefonu bana uzattı. Konuşmadım. Ondan yardım dilenmeyecektim. Korkudan titrerken başıma gelebilecekleri düşünüp hüngür hüngür ağlamak isterken bile onlara yalvarmacaktım.
“Konuşsana,” dedi Fırat hınçla. Gözlerimi sımsıkı kapatıp bekledim. “Yardım istesene abinden!”
Çenemdeki eli canımı daha fazla yakarken ağzımdan çıkan tek şey zayıf bir inleme oldu. “Öyle mi?” dedi Fırat korkunç sesiyle. Çenemdeki elinin baskısı yok oldu, derin bir nefes aldım. Aniden gelen darbeyle yere düşerken dudaklarımdan kaçan çığlığı engelleyemedim. Attığı tokat yere düşmemi sağlayacak kadar kuvvetliydi. Çenem, yanaklarım ve saç diplerim yanarken ağlamak istedim. Onu da yapamadım. Şok olmuş gibi yerde kalakaldım.
“Artık geliyor.”
Telefonu çoktan indirmişti, o sandalyesine kurulurken vücudumun üst kısmını zar zor kaldırdım. Sırtımı tekrar duvara yaslayıp bacaklarımı karnıma çektim.
Gözlerimi kapatıp başka bir yerde çok mutlu olduğumu hayal ettim.
İçten içe düşlerimin daima hayal olarak kalacağını biliyordum.