Zaman ilerledikçe köyde kalmak da zorlaştı, şehir ise bir çıkış gibi görünmeye başladı. Daha çok iş, daha çok imkân, daha “düzenli” bir hayat umudu…
Havin ve eşi çocuklarla birlikte şehre yerleştiler.
Ama şehir, köyden farklıydı sadece görüntüde. Havin’in içindeki yalnızlık değişmedi; sadece şekil değiştirdi. Köyde sessizlik vardı, şehirde kalabalık… ama ikisi de aynı duyguyu taşıyordu: yabancılık.
Yeni ev, yeni sokaklar, yeni insanlar… ama Havin’in içinde hâlâ eski hayatın ağırlığı duruyordu. Çocuklar büyürken o da büyüyordu ama bu büyüme hep eksik bir yerden oluyordu.
Eşiyle aralarındaki mesafe şehirde de kapanmadı. Aynı evdeydiler ama aynı hayatı paylaşmıyor gibiydiler.
Havin bazen pencereden dışarı bakar, kalabalığa karışan insanları izlerdi. Herkes bir yere yetişiyor gibi görünürdü… o ise hep “bir yerden eksik kalmış” gibi hissederdi.
Ve şehir, Havin’e yeni bir hayat vermemişti.
Sadece eski hayatını daha geniş bir yere taşımıştı.
Şimdi Havin’in hayatı başka bir şeye dönmüştü.
Geçmişi ağırdı, kırıkları çoktu… ama buna rağmen ayakta kalmaya çalışıyordu.
Küçük yaşta, 2. sınıfta okuldan alınmıştı. Hiçbir eğitim yolunu tamamlayamamıştı. Ama buna rağmen konuştuğunda, düşündüğünde, çözüm aradığında sanki yıllarca okumuş gibi bir akıl taşıyordu.
Hayat onu okuldan değil, hayattan mezun etmişti.
Şehirde artık iki çocukla birlikte yaşam mücadelesi veriyordu. Eşinin varlığı bazen vardı, bazen yok gibiydi… ama Havin her şeye rağmen evin yükünü taşımaya devam ediyordu.
O artık sadece bir kadın değil, aynı zamanda bir anne, bir düzen kurmaya çalışan bir emekçiydi.
Zorlanıyordu ama pes etmiyordu.
Çünkü içinde sessiz ama güçlü bir şey vardı:
“Ben düştüğüm yerden kalkmayı öğrenmek zorundayım.”
Ve Havin’in gücü de tam buradan geliyordu…
Bağırmadan, gösteriş yapmadan, kimseye kanıtlamadan… sadece ayakta kalarak.