" Afrodit "
Afrodit'in güzelliği yanında bir başka özelliği vardı ki o da çok zeki oluşuydu. Ares'in ölümü onu çok üzmüştü aslında ama intikamını almak için herkese yalan söylüyordu. Herkese Ares'in ölümünden çok mutlu olduğunu, artık nihayet özgür kaldığını, o hayattayken hiç mutlu olmadığını ama şimdi çok daha iyi hissettiğini söylüyordu sürekli. Afrodit, Hades'in bir muhbiri olduğunun farkındaydı ve o böyle numara yapınca, o muhbir gidip Hades'e her şeyi söyleyecekti.
Muhbir ise Prometheus'tan başkası değildi.
Prometheus, yani Ateş; insan kılığına girmiş Enes Silahtar'ın büyük şirketinin kapısından içeri girdi.
Zaten Hades onun geleceğinden haberliydi, o yüzden sekretere adını söyleyip içeri geçmesi yeterli oldu.
Hades,'i bu haliyle gören onun ölüler dünyasındaki soğuk ve karanlık adam olduğunu hiç tahmin etmezdi. Üzerine cuk oturan beyaz bir takım elbise giymişti. Saçlarını jölelenmiş ve özenle taramıştı. Ayağında kaliteli deri ayakkabılar, ceketinin cebinde kravatıyla uyumlu özenle katlanmış bir mendil vardı.
Ateş, "Oooo... Çok özenlisiniz Hades bey. Baştan ayağa. Tarzınız şakaya gelecek gibi değil." dedi şakayla.
Hades ise bu sözlerin sadece dikkat dağıtmak amacıyla söylendiğinin olduça farkındaydı.
" Lafı dolandırma Prometheus. Senin dikkatsiz hareketlerin yüzünden Ares'i öldürmek zorunda kaldım. O gün, kılıcı alıp öylece çıktınız mı yani? Ne kadar da beyinsiz varlıklarsınız. Ares’in bunu fark edeceği hiç aklınıza gelmedi, öyle mi?
Her gün giderek yaşadığım dünya daha anlaşılmaz ve karmaşık bir hale gelmişti. Neden bu garip olaylar bir türlü bitmek bilmiyordu? Hayatımdaki boşluğu dolduran yeni kişi doktor Sebastian'dan başkası değildi ve şimdi o da diğerleri gibi değişik birine dönüşüvermişti işte.
O gün dışarı yemeğe çıktığımızda nefessiz kalması, tuhaf davranışları beni iyice korkutuyordu. Bu basit b,r hastalıktan başka bir şeydi. Başkalarının yanında mutlu olduğunu, gülümsediğini görüyordum ama benim yanımda nefes bile alamıyordu. Benden sakındığı bir şeyler vardı. Bunu sorduğumda da " Neyi sakındığımı bilmek bile istemezsin. Seni seçim yaptırmak zorunda bırakmak istemiyorum." demişti. Dediklerinden yine hiçbir şey anlamamıştım. Her zaman bir bilmece gibi mi konuşmak zorundaydı ki?
Sebastian'ın bu sorunuyla doğrudan bir alakam olmasa da kendimi bundan sorumlu hissediyordum ve vicdan azabı çekiyordum. Bu vicdanımdan kurtulmamın tek yolu ise ondan uzak olmaktı. Başka bir seçimim yoktu.
Neden bana doğruları söylemiyordu?
Camdan dışarı bakmaktaydım ve kafamda dönüp dolaşan bu düşünceler beni iyice uzaklara götürmüştü. Birinin evin önündeki park alanına arabasını park etmekte olduğunu gördüm. Dikkatle baktığımda ise bunun Sebastian'dan başkası olmadığını fark ettim.
Arabasının kapısını sert bir şekilde kapatıp binaya doğru yöneldi. Çok geçmeden de zilin çaldığını duydum. Koşup açtım ve o karşımda dikiliyordu. " Ne oldu?" diye sordum.
Elinde bir fotoğraf tutuyordu. Bu geçen ona gösterdiğim üç yıl önce Ateş'le çekildiğim bir fotoğraftı. Yanımda Ateş'in olduğu eski bir anı. O zamandan sonra bir daha görmemiştim zaten onu.
" Şimdi sana bu fotoğrafla ilgili bir şey soracağım?" dedi ciddi bir yüz ifadesiyle.
" Bekle bir dakika. Bu fotoğrafın sende ne işi var?" diye sordum şaşkınlıkla.
Bir an öylece kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra kafasını toplayıp konuşmaya başladı.
" Bu kişi ve benim kliniğime gelen kişiyi iki farklı kişi olarak görüyorsun değil mi?" diye saçma bir soru yönetti.
Hala kapının eşiğinde duruyordu. " Komşular laf edecek şimdi. İçeri girmeye ne dersin?" dedim.
Ben böyle deyince geniş omzuyla yaslandığı kapıdan ayrıldı ve salona doğru ilerledi.
Onun peşi sıra ilerlerken, bir yandan da sorduğu soruya cevap veriyordum. " Tabi ki de aynı kişi değiller. Bu ne kadar aptalca bir soru?" diyebildim. Benim tanıdığım Ateş kızıl saçlı ve çilli, karakteristik yüze sahip biriydi ve son derece yakışıklıydı.
" Anladım. Peki Belgrad Ormanına gittiğimiz günü hatırlıyor musun?" diye başka bir soru yöneltti.
Bu nasıl bir soruydu? Hatırlıyordum tabi ki. Üzerinden çok zaman geçmemişti ki.
" Evet. Nereye varmaya çalışıyorsun?" diyebildim sabırsızca.
" Bir yere varmaya çalışmıyorum. O zaman da Ateş diye bir adam vardı. Hatırladın mı?" diye sordu merakla.
" Hatırlıyorum. Senin gibi astım hastasıydı." dedim soğuk bir şekilde.
" Ben astım hastası değilim. Bunu daha önce de söylemiştim. Bu durumu sana açıklayacağım ama önce bu durumu açıklığa kavuşturmam gerek." dedi keskin bir ses tonuyla.
Ellerimi birbirine kenetlerken geriye yaslandım ve; " Dinliyorum?" dedim gözlerimi biraz daha açarken.
" O zamanki adamın diğer Ateş'ler ile bir benzerliği yok mu yani? Tek benzerlikleri sadece isimlerinin aynı olması mı?" dedi. Gerçekten bu soruya cevap vermemi istiyormuş gibi görünüyordu.
" Bazen bazı detayları atlayabiliyorum ama o konuda eminim. Hepsinin aynı kişi olmadığına eminim." dedim ve kıkırdadım. Böyle saçma bir soruyu sormak için mi buraya kadar zahmet edip gelmişti.
" Böyle saçma bir..." diyecekken sözümü kesti.
" Sormak için geldiğime inanamıyor musun? Evet, ama bak buradayım." dedi derin bakışlarla bakarken.
Derin bir nefes aldı. Geçen sefer nefessizlikten girdiği kriz gözümün önüne geldi ve ister istemez içim ürperdi.
" Ormandaki gördüğümüz Ateş siyah saçlı genç biriydi ve benim arkadaşım olan Ateş'e göre daha zayıftı. Kliniği önünde karşılaştığım kişi ise gerçekten garip ve tuhaf biri ama gizemli bir havası da var. Esmer, keskin yüz hatlarına ve cin gibi bir bakışa sahip. Aslında hepsi hemen hemen aynı yaşlarda görünüyor ama fiziksel olarak hiçbir benzerlikleri yok. Belki sadece yakın boydadırlar." dedim bir yandan da düşünürken.
Tabi ki de benim arkadaşım olan Ateş'e benzemiyorlardı. Ateş'in ateş renginde saçları vardı. Bal sarısı gözleri, çilli beyaz bir yüzü. Onunla ilgili en küçük ayrıntıları bile bilirdim ben.
" Demek ki onunla ilgili her şeyi bilmiyorsun ama sana söyleyeyim o iyi biri değil. Onun ne yapmaya çalıştığını çözemedim ama niyetinin iyi olmadığı her halinden belli. Sakın ona güvenmek gibi bir hata yapma." dedi ve bir an durup yüzüme dikkatli bir bakış attı.
" Yoksa yaptın mı? Evet, evet. Yapmışsın. Nereye götürdü seni?" sesi sinirli çıkmıştı.
" Ama... Ama o sadece bir rüyaydı. En son klinikteydim ve uyandığımda evimde, yatağımda uyandım. Üstelik gördüklerim gerçek olamayacak kadar saçmaydı. Bir anahtar vardı ve bir kapıdan geçtim."
Heyecanla sözümü kesti. " Kapı mı? Anahtar mı? Yoksa düşündüğüm şey mi... Anahtarın ucunda kuru kafa işareti var mıydı?"
" Hatırlayamıyorum." dedim güçsüz bir sesle. O ise bana bağırarak üstümde baskı kurmaya ve bir kaç şeyi hatırlamama yardımcı olmakta inatçıydı.
" Bu önemli. Lütfen." dedi inatla.
Biraz düşündüm. Evet, galiba öyleydi.
" Seni kandırmışlar. Bunu Ateş mi yaptı? Senin yer altına gitmeni sağlayan Ateş miydi?" diye sordu. Sorduğu sorular bir türlü bitmek bilmiyordu. Sesi de gittikçe daha sinirli ve daha gür çıkıyordu. Üzerimde kesinlikle bir baskı kurmaya çalışıyordu.
" Ne yapmaya çalışıyorsun? Neyi öğrenmeye çalışıyorsun?" diye bağırdım en sonunda. Gerçekten ne yapmaya çalıştığını öğrenmek istiyordum.
" Nasıl olur da Ateş'i üç farklı yüzle görebilirsin. Sana faklı görünmesini sağlayan bir şey yapmış olmalı." dedi. Sesinde belirgin bir kıskançlık seziyordum.
Gözlerimi ondan kaçırdım. Bana bağırıyor gibi hissediyordum ve artık ona bakamıyordum bile.
" Bana bak!" diye gürledi. Durduğum yerde ani bir şekilde sarsıldım. Çaresiz bir şekilde gözlerinin içine baktım.
Gözlerimin içine bir müddet baktı. " Sende ölümün gözlerinden var. Bu nasıl olabilir. Gözlerinden birini sana vermiş. Neden yaptı bunu?" dedi.
" Saçma sapan konuşmaya devam edecek misin? Hayatımdaki tek normal insan sendin. Arada sırada süper telepatik güçlerinle aklımı okuyorsun, yaraları iyileştirme gibi güçlerinin olduğunu da düşünüyorum ama senden daha anormal insanlar da gördüm. Seni de onların arasında kaybetmek istemiyorum." dedim. Bu aslında " Sana çaresizce aşık oldum." demenin başka bir yoluydu benim dilimde ama anlatamıyordum.
" Asıl sen saçma sapan konuşma." diye çıkıştı. " Anlattığın tuhaf maceradan bahsediyorum. O tuhaf olaylardan, o adadan bahsetmiştin. O zaman sana söyleyemedim gerçekleri ama şunu bilmelisin ki sen deli değilsin ya da halüsinasyon da görmedin. Yaşadığın şeyler son derece gerçekti. O adada gördüğün ve sana saldıran adam Hades'in köpeği Kerberos. Seni oraya ulaştıran ise Kayıkçı. Seni ölüm adasına götürdü." dedi.
" Ölüm adası mı? Oranın adının Amos olduğunu sanıyordum." dedim şaşkınlıkla.
" Dünya dilinde öyle olabilir ama gerçekte orası dünya ve yer altı dünyası arasında bir köprü görür. Bu ülkede yer altına açılan direkt geçişler var. Orası da bu yerlerden birisi işte. Ölümlerin çok görüldüğü yerlerde, yer altı dünyasıyla dünya arasındaki perde incelir ve bazı zamanlarda iki dünya arasında geçiş mümkün olur." dedi.
" Sen bunları nereden biliyorsun? Sen de mi o dünyadan geliyorsun?" diye sordum.
" Benim geldiğim dünya biraz daha farklı. Olimpos. Birbiriyle pek de iyi geçinemeyen tanrıların yaşadığı yer." dedi.
" Ama ben dünyada yaşamakla cezalandırıldım. Yaşayıp ölmekle ve realkarne olup tekrar doğmakla. Tekrar doğmakla, tekrar büyüyüp aynı kişiye aşık olmakla lanetlendim. Daphne'ye." dedi.
" Daphne kim? Eski karın mı?" diye sordum.
" Evet eski karım. Ondan önceki de ve ondan bir önceki de. Dünyaya geldiğimden beri birçok kez karşılaştım Daphne'yle ve her seferinde aşık oldum ona. Bu Kronos'un laneti. Ben sadece bir kadını sevmiştim ama tanrılar beni affetmedi. Beni bu insani bedenle ve bu kaderle lanetlediler."
" Sen kimsin? Söyle bana Sebastian? Ve benimle ne ilgin var?"
" Ben Apollon'un kendisiyim. Şifacılık, akıl okuma ve güzel ok kullanma yeteneklerim arasında. Bu yeteneklerimden biri olan ok kullanmanın başıma açtığı bir olay yüzünden Daphne'ye aşık oldum. Yani sana. Sen Daphne'sin. Onun ruhunu içinde görüyorum."
" Daphne'nin öldüğünü söylememiş miydin?" dedim merakla. Çelişkili konuşuyordu.
" Daphne ölüyor. Sürekli. Ona her ulaştığımda onu tekrar kaybediyorum. Bu mantıkla sen de uzun yaşamayacaksın." dedi.
" Ne?!" diye bağırdım Ne demek 'öleceksin'?
" Öyle işte." dedi ve başka bir şey söylemedi. Gözlerindeki hüznü kolaylıkla farkedebiliyordum.
Sonra tekrar konuşmaya başladı. " Kayıkçı sana ölüler dünyasında kaybolma diye ölümün gözlerinden birini vermiş olmalı. Bu gözler çok kıymetlidir. İnsanların ne zaman öleceğini, kıyametle alakalı şeyleri ve daha fazlasını bilebilirsin böylece ama bazı dezavantajları da var. Bu gözler ölüler dünyasının efendisi olan Hades'in büyülerine olan bağışıklığını kaybetmeni sağlıyor." dedi belli belirsiz bir sesle.
" Bağışıklık mı? Bende öyle bir şey mi vardı?" dedim hayretle.
" Dışarı yemek yemeye çıktığımız günü hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu.
" Evet." dedim. Ne demeye çalıştığını anlamamıştım.
" İşte o geceden sonra sende Hades'e karşı bir bağışıklık oluştu. O dokunduğu her şeyi çürütür. Sadece veba yayar. Tıpkı bir tür mikrop gibi. İkimiz sırt sırta verebilirsek onun vebasından korunabiliriz." dedi. Ne var ki ben onu dinlemiyordum bile. Aklım bir yerde takılıp kalmıştı.
" Ha. O gece." diyebildim zar zor anlaşılan bir sesle. Beni duymuştu. Gülümsedi.
" Bir daha oraya gitme." dedi net bir sesle.
" Nereye?" diye sordum merakla. " Yer altına." dedi. " Eğer oraya gitmeye devam edersen, Fani bedenin yavaş yavaş ölecek. Yaşayanlar o dünyaya ait değiller. Orada uzun süre kalırsan, fani bedenin ölüp gidecektir." dedi üzüntüyle.
" Seni tekrar, hem de Hades'e karşı kaybetmek istemiyorum." dedi.
" Onu sevmiyorum. Neden böyle bir şey olsun ki? Onu tanımıyorum bile." dedim, onu yatıştırmaya çalışarak. Hades'in adını her telaffuz ettiğinde sinirle kaşları çatılıyordu.
" Onu tanımıyorsun ama bu böyle devam etmeyecek. Sen bizim kaderimizde varsın." dedi
Yine hiçbir şey anlayamıyordum. " Kimin kaderinde?" diye sordum.
" Hades ve benim kaderimde. Hades için sen Persephone'sin, benim içinse Daphne. Kronos böyle yaparak Hades ve beni karşı karşıya getirmek istedi. Hades'in cezası yer altına hapsolup, dünyada yaşayıp ona ulaşamamaktı. Sadece Persephone ile olan mitolojik hikayesiyle sınırlı kaldı ikisinin kaderi. Ben ise sürekli sevdiğim kadınla tanışıp, her seferinde onu kaybetmekle lanetlendim. Hnagisi daha kötü bunların? Sevdiğine ulaşamamak mı? Yoksa ona ulaşmak ama her seferinde onu kaybetmek mi?"
" Galiba her seferinde kaybetmek olmalı bunun cevabı." dedim düşünürken. Gerçekten de böyle düşünüyordum. Bir kere kaybedenin acısı zamanla hafiflerdi ve yarası da kabuk tutardı ama sürekli aynı acıyı yaşayan birinin yarası da kabuk bağlamazdı.