Zehir

2568 Words
Belki de olumsuz şeyler yaşaya yaşaya benim de duygularım aşınmıştı. Üzülmek nedir unutmuştum. Yine de o kadın ben değildim ki. Beni istemiyordu. O kadını istiyordu. Hızla yerimden kalkıp kapıya yöneldim. Tekrar bileğimden tuttu. Neden bu kadar ısrarcıydı ki. " Bana sonra pişman olacağın şeyler söyleme. " dedim. Söylediğim şeylere aldırmıyor gibiydi. " Ben o kadın değilim. Emin ol ben de duygusal bir boşluktayım ama yarın pişman olacağın şeyler isteme." " Olmayacağım." dedi. Beni yavaşça içeri doğru çekti.... Sebastian Ben ne yapmıştım.... Dün gece keşke hiç yaşanmamış olsaydı. Keşke düne geri dönebilseydim. Bu konu hakkında yapabileceğim bir şey yoktu. Vera hâlâ uyuyordu. Buradan acilen sıvışmam lazımdı. Ses çıkarmamaya özen göstererek parmak uçlarımda yürüdüm. O esnada da, şanssızlık bu ya, kenarda, vitrinde duran tabaklara çarptım. Bazen omuz genişliğimi hesaplayamıyordum ve omuzlarımın geniş olması bu sefer benim için iyi olmamıştı. Tabak yere düşüp güçlü bir ses çıkardı. Kadın bu sesin etkisiyle yattığı yerden kalktı, meraklı gözlerle çevresine bakındı. Uykulu gözlerine baktım. Gözleri şişmişti, yine de güzeldi. Dün geceden dolayı pişman değildim. Eski karımı özlüyordum. Ama bu kadının o olmadığını bile bile, içimdeki bastırmaya çalıştığım hislere karşı gelememiştim. Gözlerindeki pişmanlık ve hayal kırıklığı ifadesini seçebiliyordum. "Bir yere mi gidiyorsun?" diye sordu. "Düşündüğün gibi değil." diyerek kendimi savunmaya çalıştım. Ama tam olarak düşündüğü gibiydi. Ondan kaçmaya çalışıyordum ve bunu yapmaya çalışırken yakalanmıştım. "Pekala. Düşündüğün gibi. Sana yalan söylemeyeceğim. Nasıl hissettiğini biliyorum. Seni kullanmaya çalıştığımı düşünüyorsun, değil mi?" dedim. Çok basit şeyler gibi, bunları bir çırpıda söyleyivermiştim işte. "Öyle düşünmüyorum. Öyle zaten." dedi. Sesindeki hayal kırıklığı kolaylıkla anlaşılabiliyordu. "Beni kullandın. Sırf kendini tatmin etmek için. Ve şimdi sanki bir kağıt parçası gibi buruşturup atıyorsun. Bir müsvedde kağıdı gibi, öylece bırakıp gidiyorsun." Sesi ağlamaklıydı. "Üzgünüm." dedim. "Böyle olsun istemezdim." Gerçekten de böyle olsun istememiştim. Bir an sanki karşımda Daphne duruyor gibi hissetmiştim. Sabah uyandığımda ise o olmadığını anlamıştım ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. İşte o an kendimi çok zayıf hissettim, çok yalnız, savunmasız. Kaç yıl olmuştu beni bırakıp gideli o? Bu sadece bir yıldı. Ama benim için bir asır gibiydi. Onsuz zaman geçmek bilmiyordu. Bu kadın o değildi ki. Aptal kafam. Bundan dolayı suçluluk hissediyordum. Ölen karımı aldatmış gibi hissediyordum. Yine de aklım almıyordu hâlâ bazı şeyleri. İnsanlar çift yaratılsa bile, Daphne ile yaratılan ve hemen hemen aynı olan bu kişi ile karşılaşmam için tesadüften fazlası gerekirdi. Vera ile hemen hemen aynı yaşlardaydık. Burası büyük şehirdi. Gidebileceği onca yer, onca klinik varken o benim yanıma gelmeyi tercih etmişti. Bir şekilde beni bulmuştu. Bunu kendi planlamış olamazdı. Bunu tanrı benim için ayarlamıştı. O an bunun böyle olabileceğini düşündüm. O kadar dua etmiştim ki, tanrı benim Daphne'mi başka bir şekilde bana yollamıştı. Hemen hemen aynı görünümde başka biri olarak.... Bunları düşünürken Vera yataktan hızla kalktı. Çıplak vücuduna bakmamla utandı ve yerdeki çamaşırlarını hızla üzerine geçirmeye çalıştı. Hızlıca üzerini giyindikten sonra çantasını da aldı ve kapıya yöneldi. Benimle tek kelime daha etmek istemiyordu, biliyordum. Arkasından koşmak istedim ama bu durumda ne söylenir bilmiyordum. En iyisi gitmesine izin vermekti. Haklıydı. Onu kullanmıştım. Önce bununla yüzleşmeliydim. Yine de içime sığmayan bir şeyler vardı. Hazırlanıp kliniğe geçtim. Ateş adında bir hastamla randevum vardı. Bu adamın biraz zır deli olduğunu ve acilen bir yere kapatılması gerektiğini düşünmekteydim ama ne var ki varlıklı bir ailesi vardı. Ailesi ülkenin sayılı zenginlerindendi ve aldıkları her hasta randevusunda, adeta bana para yağdırıyorlardı. Tek şartları ailelerinin itibarı için bunun aramızda kalmasıydı. Zengin bir ailem vardı. Ama Daphne'yi kabul etmedikleri için reddetmiştim onları. Benim için onlar çoktan ölmüştü. Esmer ve iyi görünümlüydü. Yaşı yirmi beşti. Yani genç sayılırdı. Bir erkek için fazla kaprisli ve egoluydu. Ben de varlıklı bir ailede büyümüştüm ama böyle şımartılmamıştım. Dikkatimi çeken başka bir şey sürekli boğazlı kazak giymesiydi. ~~ Ateş ~~ Tek amacımız bu yeni yabancılara sıcak bir karşılama yapmaktı oysa bizim. " Sakin olup beni dinlerseniz neden olmasın." dedi sinsi sinsi gülerken. Bu adamda bir haller vardı ama ne? " Ne istiyorsunuz?" dedim dişlerimin arasından. " Bana doğruyu söylemeni. O kitabı sen mi yazdın?" dedi sert bir şekilde. " Bu aptal kitap neden bu kadar önemli. Evet ben yazdım ne olmuş. Bunu zaten söylemiştim. Ne olmuş yani?" diye bağırdım. Sabrım tükenmek üzereydi. " Peki o halde. Söylemediğin bir şeyi sorayım o zaman. Kitapta anlattığın kız kim? Doğa kim?!" dedi merakla. Şüpheyle gözlerimi kısıp bu adama baktım bir süre. Nasıl bu kadar yerinde tahminler yapabiliyordu? Doğa'nın gerçek bir karakter olduğunu nasıl bilebilirdi?! Aptal kafam! Çünkü bunu ben yazmıştım. Kitabın ilk sayfasında. " Kitaptaki karakterler gerçek hayattan esinlenilmiştir." İşte kurduğum cümle tam olarak da buydu. Kitabı okuyan herkesin bilebileceği basit bir ayrıntı. Kırklı yaşlarının ortasındaydı. Yer yer saçlarında beyazlıklar vardı. Geniş bir alın yapısı ve küçük rahatsız edici gözleri vardı. Yine de o kadar da tipsiz sayılmazdı. Yüzünün ele vermediği gizli yanlarının, maskelediği başka yüzlerinin olduğunun da farkındaydım. Her insanda olduğu gibi. Asıl soru bu değildi. Asıl soru, kaç tane yüzünün olduğuydu. " Siz neyi bilmek istiyorsunuz? Hem size neden söyleyeyim ki? Bir yabancıya?" dedim adama. Niyeti ve amacı neydi? Bu yüz hangi niyetleri perdelemekteydi? Öyle de değil miydi? Sonuçta bir yabancıdan başka bir şey değildi. Kaldı ki böyle özel bir bilgiyi kendi ailemden bile gizliyordum. O kitap basit bir kitap değildi. Benim kirli sepetimdi. Dillendiremediğim itiraflarımdı. Karanlık yanımdı. " Şayet bana gerçeği söylersen, sana yüklü bir para teklifim var. Geri çeviremeyeceğin bir miktar. Tamı tamına 300 bin euro." dedi. O an kendi kendime sordum. Benim geri çevirebileceğim bir miktar da mı vardı? İç sesim ve ben iyi biliyorduk ki, öyle bir şey yoktu. Şu anda, bu paranın ne kadar Türk lirası yaptığını kabataslak bir biçimde kafadan hesap etmek için bütün Matematik bilgilerimi seferber etmiştim. Ne var ki bu çabamın boşa olduğunu, bu kadar zeki olmadığımı farketmem sadece saniyelerimi aldı. Her ne olursa olsun, miktarı ne olursa olsun benim dilimde bunun tek açıklaması vardı. Bu, çok para demekti. Çok. " Zenginin parası fakirin çenesini yorar." lafı boşa değildi. Belki hesap edemiyordum ama aklımdan türlü türlü fikirler geçmeye başlamıştı bile. Benim ve ailemin belki de bir ömür boyu rahatça geçinmemizi sağlayacak bir paraydı bahsi geçen para. Bu bir rüya olmalıydı. Kendimi çimdikleyip bu rüyadan uyanlamıydım. " Neden benim gibi basit birinin basit bir sırrını bu şekilde satın almak isteyesiniz ki? " dedim inanmayarak. Anlamak için aklımın limitlerini zorluyordum. Aslında itiraf etmem gerekir ki, her zaman gerçek kapasitemi küçümserdim. İşte bu da kendimi daha çok geliştirmeme engel oldu hep. " Ya da neden istemeyeyim ki? Sana değersiz görünen bilgi belki de benim için çok değerlidir. " dedi gizemli bir sesle ve devam etti. " Hem kendini bu kadar küçük görme. Her insanın yaşadıklarını kabul etme şekli farklıdır. Bu, seni sen yapan şey. Dahası, bu seni güçlü yapan şey. Sadece kendin için yaşamak zorunda bırakıldın. Bu senin yapmış olduğun bir seçim değildi ama buna güzel adapte oldun. Sen çok güçlü bir kızsın." dedi Adil Bey. Ben ise bana yaptığı onca iltifatı duymamıştım bile. Sadece ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. " Ne yani? Öylece söyleyeceğim ve siz de öylece parayı vereceksiniz? Öyle mi?" dedim. Adam bir kahkaha attı. " Bak. Daha şimdiden para, büyülü etkisini senin üstünde de göstermeye başladı. Artık bana bağırmıyorsun ve bunun yerine saygı çerçevesinde konuşmaya başladın. Bu iyi. Böyle devam et. Ne büyük bir gelişme!" dedi. Ama ben hâlâ onun ne yapmaya çalıştığını çözememiştim. Bir de bunların üstüne bana emir veriyordu. "Öyle yap. Böyle yap." Bu zenginler hep aynı mıydı? Paranın insanları kuklaları haline getireceğini sanıyorlardı. Az önceki kahkahası, paralar içerisinde yüzdüğüm o rüyadan uyanmamı sağlamıştı. " Her çağda bu böyle olmuştur zaten. Paranın açamayacağı bir kapı yoktur." dedi bilmiş bir edayla. Dediklerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bir yerip, bir de övüyordu. " Eğer sen, kitaptaki kızın sen olduğunu söylersen, bu işe uygun olduğuna karar kılıp seni işe alacağım ama eğer değilsen boşver. Bu sadece zaman kaybı olur. Bu arada sakın yalan söylemeyi aklından bile geçirme çünkü yalan söylersen er ya da geç yalanının ortaya çıkmasını sağlarım. " dedi işaret parmağını havada sallarken. Kitaptaki kız Doğa, benim adım Dora. O kitabı benim yazdığımı bilen birinin, o kişinin de ben olduğumu bilmesi işten bile değildi. Sanki bunu yapan ilk insandım ben. Dünyada böyle yapan o kadar çok insan var ki. Adını farklı söyleyip de bir kanalda canlı yayına bağlanıp dert dökenler, kendi yaşadıklarını sanki yakın arkadaşı yaşamış gibi anlatıp sorularına cevap arayanlar... Bunları yapmamızın temel nedeni yaptıklarımızla yüzleşmek istemememiz. "Başkaları ne düşünür?" diye kendi kendimizi yiyip bitirmememiz için. Başkalarının ne düşündüğü önemli değil derler ya. O kadar önemlidir ki bu oysa. İnsan sosyal bir varlıktır sonuçta. Başkasının fikrini kale almamak, bir nevi oyunun dışına itilmektir. Ben de başkalarının fikirlerini önemsedim herkes gibi. İnsan olmanın gerektiği gibi. Onlardan empati bekledim. Benim için diğergam olmalarını istedim. Ama beni bilmesinlerdi. Beni bilmek yüzümü bilmek değildi. Adımı bilmek değildi. Dertleşmek istedim. Çünkü çok derdim vardı. Dünya bana iyi davranmamıştı çünkü. Aşağılanmış, hırpalanmış ve hor görüşmüştüm. Kullanılmış ve daha sonra sümüklü bir mendil gibi bir kenara fırlatılıvermiştim. Hatta hatta, belki de sümük bile benden daha değerliydi. Benim de bir gururum vardı tabi. Gururumun geri kalan parçalarını korumak için, o kitap karakterinin gerçek kimliğini bir sır olarak saklıyordum. Okuyanlar o kişinin ben olduğumu bilmeseler de, bir şekilde yaşadığım şeyleri bilecekler ve hissettiğim acıları içselleştireceklerdi. Hani, dertler paylaşa paylaşa azalır derler ya. Benim de amacım derdimi azaltmaktadı, hafifleştirmekti. Benim popüler olmak, bilinmek gibi amaçlarım yoktu ki. Kitabı yazmam dertlerimin bitmesine ve rahatlamama da sebep olmamıştı zaten. Sadece oradan kazandığım parayla üniversite harcımı ödeyebilmiştim. Hepsi bu. " Bunu nasıl öğrendiniz bilmiyorum ama söyleyeyim, evet! Kitaptaki kız, yani Doğa benim ve tekrar evet! Gerçekten yaşadığım şeyleri yazdım. Bununla ne yapmayı planlıyorsunuz? Beni TV'ye çıkartıp insanlar tarafından teşhir edilmemi mi sağlayacaksınız? Yaşadığım ağır şeylerle dalga mı geçiyorsunuz? Beni parayla satın alınabilecek biri mi sandınız? Amacınız ne?" diye haykırdım. Kimse kimseye, hele böyle koftiden sebepten, böylesine yüklü bir miktarda para vermezdi. Beni düşmüş, gurursuz, âdi, hatta hatta ahlaksız biri olarak görüyordu. Belki de öyleydim. Yaptıklarımdan dolayı kimseye açıklama yapmayacaktım ben. Ben buydum işte. Cezalandırılmam, aşağılanmam gerekiyordu ama bunun yerine ödüllendiriliyordum. Parayla. Rana bana dik dik bakıyordu. " Neden söyledin kitaptaki kızın sen olduğunu?! Hani bu sırrımızdı? Keşke söylemeseydin. Hata yaptın." der gibi. Çoktan söylemiştim işte. " Güzel. O zaman sen planım için biçilmiş kaftansın. Oğlumun aksine aşırı sosyalsin ama elinde olmayan sebeplerden dolayı bir yerden sonra insanlara mesafe koyuyorsun. Yaşadığın dram, seni daha çok sinirleri güçlü biri yapmış. Acı insanı güçlendirir derler. İşte sen tam olarak bu tanıma uygunsun." " Ne? Biçilmiş kaftan mı?" diyebildim. Bir şey keşfetmiş gibi işaret parmağını havada sallayıp durdu ve daha sonra, "İşte bu da onunla benzer olduğun nokta. O da insanlara karşı hep mesafeli ve soğuk ama senin aksine nasıl sosyalleşilir bilmiyor o. Sen de işte ona bunu öğreteceksin. İki dertli insan. Birbirinize dertlerinizi açarak rahatlayacak ve güçleneceksiniz." dedi. "Pekala. Bunu hemen söylemeliyim. Bu çok aptalca." dedim. "Neden aptalca olsun. Bu böyledir. Seni öldürmeyen şey güçlendirir." dedi yine o bilmiş tavırlarıyla. "Hayır. O lafın anlamı o de-" dememle sözümü kesmesi bir oldu. "Şişşt. Sus da biraz büyüğün konuşsun. Evet öyle. Anlamı öyle." dedi inatla. " Peki o neden böyle? Oğlunuz?" dedim o çocuğa üzülerek. Adamın da yüzü düştü. Gözleri daldı bir an. Hafızasında bir şeyler canlanıyor olmalıydı şu an. " Çocukken bir tramva geçirdi. On yaşlarında falandı. En yakın arkadaşı da onunla yaşıt bir çocuktu. Sadece bir çocuk... Bir canavara dönüşebileceğini öngörememiştim. Bilseydim buna asla müsaade etmezdim." dedi pişmanlıkla. "Hep beraber gezer dolaşırlardı. Bir gün, o çocuk oğlumu boğarak öldürmeye kalkmış. Oğlum bu olayı bize anlatmadı bile. Gizlemeyi seçti. Öte yandan yıllar boyu evden dışarı çıkmayı redetti ve kimseyle arkadaşlık kurmadı. İnsanlardan hâlâ korkuyor. Kimseye güvenmiyor. Bu olay onda büyük bir tramva oluşturdu." " Çok üzüldüm." diyebildim sadece. Sözün bittiği yerdeydik . " O çocuk, oğlumun çocukluğunu çaldı elinden. Bu olaydan sonra, uzun bir süre biz de dahil kimseyle konuşmadı oğlum. Hep mutsuz, hep depresifti. Oğlumun kaybolan çocukluğunu geri alabilmemin hiçbir yolu yok. Var mı?" dedi üzüntüyle. " Üzgünüm. Ben ne yapabilirim ki? Eğer kitabı okuduysanız, benim de ondan aşağı kalır bir yanım olmadığını göreceksiniz. " dedim. " İşte zaten tam olarak bu yüzden bu işe uygunsun sen. İkiniz de benzer korkuları yaşamışsınız. İkinizde de bağlanma korkusu var. İkiniz de insanlara en ufak bir güven duymuyorsunuz. Bu yüzden birbirinizi daha iyi anlayabileceksiniz. Buna eminim." dedi. " Ne yani. Benim gibi bitik birini bulmak için mi taşındınız buraya?" dedim duyduklarım karşısında. Bu gerçek olamazdı. Adil bey ise, " Kitaptaki şu lafın beni çok etkiledi. ' Hormonlarım ve bedenim bana ihanet ediyordu. İçinde bulunduğum bu beden kafesi yüzünden belki de hiçbir zaman bebek hasretimi gideremeyecektim. Beni dokunmadan sevecek birini bulamayacaktım. Hiçbir erkeğin beklentisini karşılayamayacaktım. Benim kendime budist bir rahip ya da dünyayla alakalı hiçbir arzusu kalmamış bir derviş bulmam gerekiyordu. Ben çölde kaybolmuş bir Leyla idim ve Mecnunumu bulmam gerekiyordu.' İşte bu söz beni çok etkiledi. Belki yaşın itibariyle küçük bir kızsın ama yaşadıklarınla düzinelerce kitap yazılır." dedi. Şaşırtıcı. Sözlerin hepsini harfi harfine ezberlemişti. Demek o kadar etkilemişti onu bu sözler. Demek ki, insanlar umutsuzluğa düştüklerinde en ufak umut kırıntısı onlar için değerli oluyordu. Gülerek, " Yoksa oğlunuz kısır falan mı? O yüzden mi bana reva görüyorsunuz?" dedim. Tanımdığım birine böyle bir yakıştırma yapmazdım ama benim için olabilecek en ideal erkek tipi buydu galiba. Adil bey güldü. " Hayır. Öyle bir şey yok bildiğim kadarıyla." dedi. Daha sonra da, " Daha önce bahsettim sanırsam. Agorafobisi var onun. İnsan içine giremez. Etrafında bulunmasını isteği iki insan vardır sadece. Onlar da ben ve annesi. Ama..." dedi. " Ama?" diye sordum. " Ama bu seninle değişecek. Çünkü birbirinizi herhangi bir beklentiniz olmaksızın seveceksiniz. Kusurlarınızla ." dedi. " Bu mudur yani? Onu kendime aşık etmemi mi istiyorsunuz?" dedim. Hemen atıldı. " Hayır. Tam olarak böyle değil. Sevgi ve aşk farklı şeyler. Sen ona bazı şeylerin zor olsa da imkansız olmadığını göstermiş olacaksın. Onun yanında durarak. Onunla arkadaş olarak. Senin biyolojik bir hastalığın var. Yaşamak istiyorsan ona aşık olmadan, ona yardım etmek zorundasın. Bağlanmadan. Sadece sevgiyle. Aşkla değil." " Bu dediğinizi yapmanın gerçekten imkanı var mı?" dedim. Benden çok imkansız bir şeyi istiyordu çünkü. " Bana söylemediğiniz başka bir şey var değil mi?" dedim. " Hayır. Neden öyle düşündün ki?" dedi aldırmayarak. " Çünkü deli saçması şeyler söylüyorsunuz. Bunların hiçbiri mantıklı değil." dedim. Bunların hiçbiri mantıklı değildi. " Ama bu çok saçma. İkimiz de belki de bu konuda dünyada en beceriksiz olan insanlardanız. Bunu nasıl yaparız? Bir yıldır çevreme yeni bir insan almadım. Ne kız ne erkek. Tek arkadaşım da sen varsın Rana. Ben o eski savruk ben değilim." dedim. " Tam da bu sebepten yapabileceksiniz ya. Kitabın sonunda olduğu gibi. Dora kendisi gibi insanlarla temas kuramayan birini, Mete'yi, bulur ve birbirlerine aşık olup sonsuza kadar mutlu olurlar. Uzaktan da olsa birbirlerini sevebilmeyi öğrenmişlerdir çünkü." " Sakın bunlara inandım demeyin bana. Evet, hikaye gerçek ama hikayenin sonunu güzel bağlayabilmek için son yirmi sayfayı uydurdum. Benim karşıma hikayedeki Mete gibi beni uzaktan da sevebilecek biri hiç çıkmadı. İşte zaten o yüzden bu kadar çok sevildi bu kitap. Çünkü çağımızda herkesin çok fazla inandığı bir şey var ki o da ' Mesafeler aşkı öldürür.' kuralı. İnsanlara umut vermek istedim. Bunun aksinin de olabileceğini göstermek istedim onlara." dedim. Belki bu itirafım üçyüz bin euro'ya mâl olmuştu ama para için olsa bile, kimseyi böyle kandıramazdım. " Ne yani. Senin hikayen mutlu sonla bitmedi mi?" dedi şaşkınlıkla. " Üzgünüm bayım. Keşke size aksini söyleyebilsem ama bir çevrenize bakın. Vıcık vıcık ilişkilerin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar gerçek heyecanın peşinde ve bunun da kan, ter ve yakın temas ile olacağını sanıyorlar. Peki haklı mı onlar? Bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da mesafenin aşkı öldürdüğü." Adam hâlâ şaşkınlık ile bana bakıyordu. Biliyordum belki de son umuduydum ama böyle hassas bir konuda yalan söyleyemezdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD