İKİ
Soğuk su insafsız darbelerini tenimi yararcasına akıtıp ızgaraya kaydırırken ben tenimin yaşadığı fiziksel acıyı zerre umursamadan akıp giden suyun sonunun olduğu ızgaraya boş boş bakıyordum. Aklımda dönüp dolaşan onlarca tilki vardı. Genel olarak hepsi farklı bir şeyler fısıldasa da odaklandıkları konu aynıydı.
Babanın intikamını al.
Sanırım tilkilerimin kuyruklarının birbirine dolanıpta domino taşları gibi yere serilmemelerinin sebebi buydu: Hepsi intikam konusunda hem fikir ve hırslı olmasıydı. İçlerindeki vahşi intikam dürtüsü her birini ayrı ayrı katil yapabilecek kan akıtabilecek kadar güçlü kılıyordu.
Temiz su temiz bedenimden öylece akıp giderken tilkilerime çelme takıp onları aynı su gibi ızgaradan bilinmezliğe göndermek istercesine başımı sağa sola sallasam da tilkilerim acıma tutunarak düşmediler. Zihnimin tam merkezinde hepsi birlik olup bana hakaret ederek gülümsediler. Ben tilkilerim kadar güçlü değildim maalesef. Zaten bana ihtiyacım olan gücüde tilkilerim veriyordu. Onlar intikam hırsı ile her geçen gün biraz daha güçlenirlken benimde zihnimi güçlendiriyor. İhtiyacım olan planı yapmamı sağlıyorlardı.
Yenilgiyle başımın hareketlerine son verdiğimde ise bu sefer bana küstah bir sırıtma yolladılar.
Dolgun alt dudağımı dişlerimin arasına alıp emerek sudan arındırdım ve sonunda soğuk suyu kapattım. Babam soğuk suyla banyo yaptığımı duysa bana çok kızardı. Sağlığım için soğuk değil ılık suyla banyo yapmamı isterdi hep. Ayağıma çorap giymeden asla ortalıkta dolanmam izin vermezdi mesela. Ayaklarım üşümemeliymiş ona göre bedenimin sağlığını ayaklarım çok etkiliyormuş.
Bu mevsimde nasıl soğuk suyla banyo yaparsın umudum?
Evet, aynen böyle derdi.
Hayatım boyunca hep kış mevsiminden özellikle kasım ayından nefret etmiştim. Sanırım bahar ayında doğan bir kız olduğum içindi bu nefret emin değildim ama duygusal sebepleri de vardı.
Annem beni kasım ayında terk etmişti mesela. Sonra oldukça milliyetçi bir çocukluk geçirdiğim için o uğursuz on kasımda vardı nefret ettiğim.
Ve babam. Bir Kasım'da ölmüştü. Benim nefret ettiğim ayın ilk gecesinde. Sanki Kasım ayını laneti beni bulmuştu. Hayatımın her Kasım ayı berbat geçerdi hiç bir şey olmasa bile hastalanırdım mesela. Ama hiç bir kasım ayı bu yıl kadar kötü ve acı dolu geçmemişti. Annemin gidişi bile bu kadar üzmemişti beni. Halbu ki çocuktum daha annem ittiğinde. Beş yaşında bir kız çocuğuydum. Daha çok üzülmem gerekmez miydi?
Olmamıştı işte. Hayatımın en büyük acısı babam olmuştu...
Bedenim kasım soğuğunun etkisinde tir tir titrerken sonunda kabinden çıktım ve gri bornozuma sardım bedenimi. Kaskatı kesilmiş bedenim sıcak bornozla temas edince anında gevşerken siyah uzun saçlarımı bornozumdan çıkardım ve gri havlumla kurulamaya başladım. Bir müddet aynada feri sönmüş gri mavi gözlerim yüzümü irdelerken saçlarımdaki fazla suyu aldım ve havluyu rastgele bir yere bıraktıktan sonra odamın içinde var olan banyomdan çıktım. Odam banyodaki soğuk suyun aksine sıcacıktı.
Çıkar çıkmazda yatağımın köşesine kurulmuş olan Oğuz'u görmeyi beklemiyordum tabii. Bedenim Oğuz'un varlığına tepkisini irkilerek verirken kaşlarım çatılmıştı.
"Ne işin var senin burada?" sorusu döküldü dudaklarımdan ama Oğuz'dan çok kendime sinirliydim şu anda. Kapımı kilitlemeyi unutmuştum. Eskiden ben her banyo yapışımda babam yakınlarımda bir yerde olurdu. Kapımı kilitleme zahmetinde bulunmazdım. Ne de olsa kimse girme cesaretinde bulunmazdı. Oğuz bile. Girseler bile babam beni korurdu.
Canım yeniden yanmaya başladı. Ama artık beni koruyacak bir babam yoktu ki. Yoktu işte. Kendi kendimi korumalıydım ve bunların başında kapılarımı kilitlemek geliyordu.
"Şey," dedi Oğuz ama sesi tuhaf bir şekilde boğuk çıkıyordu. Diliyle dudaklarını ıslattı ve ayağa kalkarken kısa bir an gözlerini benden kaçırdı ardından daha dikkatli bir şekilde odaklandı varlığıma.
Bana doğru adımlayarak aramızdaki kısa mesafeyi kapatırken yüzümdeki soğukluk arttı. Bornozum dizlerimin hemen üstündeydi ve çıplak bacaklarım giyinmem için bana yalvarıyordu ama onları umursamadım.
"Babam seninle konuşmak istiyor Umut." dedi karamel kahverengi gözleri yine yüzüme kilitlenmişken.
"Bunu bana odama girmek istediğinde beni odada ve uygun bir halde bulduğun zamanda söyleyebilirdin." dedim ters ters.
Cidden böyle odamda durup da banyodan çıkmamı beklemesine ne gerek vardı? Sonuç olarak birlikte de büyüsek o bir erkekti ve kardeşim dese de aynı kandan olmadığımız sürece o kardeşlik pek güçlü gelmiyordu bana. İnsanlara zaten genel olarak bir güvenim bulunmuyordu. Bu hayatta en çok güvendiğim tek kişi babamdı. Güvenmemeyi beş yaşında annemin eteklerine kapanıp "Bizi bırakma!" diye ağladığım halde annemin bırakıp gitmesiyle öğrenmişti. Ben o gün annemi kaybetmiş olabilirdim ama babam hayatının aşkını kaybetmişti.
"Haydi ama," derken sesi sitemkârdı. "Böyle ruhsuz ruhsuz gezinerek bir yere varamazsın Umut. Zehrini dışarıya akıtabilesin ki rahatlayasın."
"Zehrimi akıtmak istediğimi kim söyledi?"
Oğuz dudaklarını düz bir çizgi haline getirip elini omzuma koyduğunda omzumun üstündeki eline ters bir bakış attım.
"Acılısın. Ve geçirdiğin sinir krizleri seni çok yıprattı. İki haftadır tek yaptığın ruh gibi gezinmek ortalarda. Hatta odanda. En ufak bir tepki vermiyor her şeyi içine atıyorsun. Sana destek olmak istiyorum ama beni de geri püskürtüyorsun."
Dediklerine cevap vermedim. Doğruyu söylüyordu ama sorun şuydu ki onlar ruh gibi gezdiğim konusunda yanılıyorlardı. Bedenim ruh gibi ortalıkta dolanıp insanlara rahatsızlık veriyor olabilirdi ama aklımdaki tilkilerim benimle iş birliği içerisindeydiler. Onların görmediği şeyler zihnimin içerisinde olanlardı. Sadece görmüyorlardı işte.
Yoksa ağlıyordum. Vücudumdaki su tükenene, kupkuru kalana kadar ağlıyordum ben babamın arkasından.
Oğuz'un omzumdaki eli yavaşça yukarıya, çıplak boynuma doğru yol aldığında parmaklarının tenime değmesine izin vermeden hızlı bir manevra yaptım ve sağ elim onun sol omzumdan boynuma doğru yol alan elini kavrarken kolunu hızlıca arkaya döndürüp sırtında çarprazladım. Aynı anda sağ bacağımı kaldırıp diz kapağımı onun kuyruk sokumuna denk getirdim ve diz kapağımla onu öne doğru iterek geriye bükülmesine sebep oldum. Kendisinden çıkan kısık inilti kuyruk sokumuna baskı yapan diz kapağımın verdiği acıdan kaynaklanıyordu.
Dudaklarımı onun kulağına yaklaştırdığımda yan profilinden seçtiğim kahverengi gözleri şaşkındı.
"Bana bak Oğuz," dedim sert çıkması için hiç çaba sarf etmediğim sesimle. Elimde olan bir şey değildi. Yapım böyleydi. Ne kadar narin görünsem o kadar serttim.
"Aramızda gözle görülür bir sınır var ve sen son iki haftadır o sınırı aşmaya çalışıyorsun, bu durum sinir katsayımı artırıyor. Benim teselliye falan ihtiyacım yok. İntikam almaya ihtiyacım var ve sen böyle yapacaksan yoluma taş koymaktan başka bir işe yaramazsın. Canını yakmak istemiyorum ama ikinci bir atağında iliklerine kadar yakarım."
Oğuz'un sertçe yutkunduğunu işittim. Ardından başını usulca olumlu anlamda salladı ve onu ittirerek serbest bıraktım. Sımsıkı tuttuğum bileğini ovalarken bana kısa bir bakış attı ama ben ona umduğu gibi bir karşılık vermedim ve aramızda başka bir konuşma geçmeden kendini benim odamın dışına attı.
Arkamdan sertçe kapattığı kapı bana ne kadar kırıldığını gösteriyordu ama açıkçası umursamadım. Umursayacak daha önemli şeylerim vardı.
Mesela Özgür Şahin gibi.
Kim olduğu hakkında babamdan öğrendiğim kadarını biliyordum ve babamdan öğrendiğim tek şey bu ismin babamı aşırı derece de çok sıkmasıydı. Son zamanlarda babamı rahatsız eden biriydi ama babam neden rahatsız ettiğini bir türlü söylememişti bana. Hatta onun adını ağzıma almamı bile yasaklamıştı ölmeden önceki son haftasında. Neden böyle bir yasak getirdiğini bilmiyordum ama malik hanedeki herkese benim olduğum ortamda bu ismin ağza alınmasını ve benim duymamı yasaklamıştı.
Aralarında neler geçtiğini bilmiyordum babamın neden ölmeden önceki son ayında bu ismin bu kadar çok canını sıktığını bilmiyordum.
Tahminlerim Özgür Şahin'in babamı tahtı için tehtit ettiğini söyleyip duruyordu ama babamı bir çok kişi tehtit edip durmuştu şimdiye kadar. Neden sadece Özgür Şahin bu kadar çok canını sıkmıştı ki? İçimden bir ses olayın sadece taht meselesi olmadığını söylüyordu. Başka bir şey vardı. Onlarca güçlü rakip babamı tetit ederken ve babam hiç birini umursamazken neden sadece Özgür Şahin'i umursamıştı?
Bilmediğim çok fazla şey vardı ve bunların cevapları ne yazık ki sadece babamda ve Özgür Şahin'de vardı.
Hızlıca iç çamaşırlarımı giyip siyah taytımı da üstüme geçirdim ve gövdeme bir şey geçirmeden kendimi odamın dışına attım.
Sadece sütyen ve taytla dışarı çıkmam saçmalıktı kabul ama zaten uzun koridor kapkaranlıktı ve bu koridorda sadece babam ve beni ilgilendiren odalar bulunurdu.
Kısa bir kaç adımın ardından babamın odasının kapısının önüne geldiğimde duraksadım. Soğuk ama baskıcı hava ayaklarımı, kollarımı ve çıplak gövdemi ısırırken bir kaç dakika öylece dikildim kapının önünde.
Sonunda ince ve uzun parmaklarım kapının gümüş rengi kulpunu kavradığında çelişkilerime daha fazla direnemeden kendimi odada bulmuştum. İçimdeki çocuk mut ağlamaktan helak olmuş bir şekilde babasını istiyordu çünki. Onun kokusunu almayı onun sıcaklığını hissetmeyi onun sesini duymak güçlü bedeninin onu sarmalamasını istiyordu.
"Bende çok istiyorum. " diye fısıldadım içimdeki Umut'un küçük yüzüne üzgün bir sesle. "Bende babamı çok özledim. "
İki haftadır ben dahil kimse girmiyordu bu odaya. Bunun sebebi de bendim. Kimsenin girmesine izin vermiyordum.
Babamdan kalan son kırıntılarında yok olmasını istemiyordum.
Kapıyı ardımdan kapattım ve ellerim arkada kapıya yaslanırken burnuma direkt babamın kokusu doldu. O içimi ferahlatan deniz kokusunu içime çekerken gözlerimi istemsizce yumdum ve birbirine karışan kirpiklerimden iri birer damla yaş düştü elmacık kemiklerime.
Derin bir nefes çekerek gözlerimi araladığımda karanlığa aşina olmuş gözlerim odadaki tüm eşyaları seçmişti bile.
Kapıyı kilitledim ve kendimi odaya kapatırken ürkek bir kaç adım attım. Belki de hayatımda ilk kez babam olmadan bu odaya giriyordum. Onun tahammül edemediği şey odasına kendi yokken girilmesiydi ve sadece bana sert bir tepkide bulunmazdı odasına girdiğimde ki bende babam hayal kırıklığına uğramasın diye onsuz adım atmazdım odaya.
Işığı yakma gereksiniminde bulunmadım. Zaten yaksam da tam olarak aydınlanmayacaktı oda. Geniş odada çıplak ayaklarımla yürürken her bir saniyede aldığım koku köreleceğine daha da artıyordu yoğunluğu. Sanki babam odanın içindeymiş gibi hissediyordum. Öyle yoğun geliyordu ki kokusu burnuma.
Yüzümde mimik oynamıyor olabilirdi ama gözlerimden yaşlar itaatsiz bir şekilde akıp gidiyordu. Hislerimin ötesinde bir his bir daha asla babama yakın olamayacağımın gerçeğini kırbaç gibi indiriyordu suratıma. "Gelmeyecek! " diye haykırıyordu her kırbaç darbesinde. "Bir daha asla gelmeyecek! "
O an babamla bir saat bile fazladan geçirmediğim için o kadar pişmandım ki. Ben sıkıldıkça beni yurtdışına gönderirdi mesela. Yanımda Damla ya da Oğuz olurdu hep. İstediğim kadar kalabiliyordum yurtdışında. Şu an o kadar pişmandım ki babamı bırakıp gittiğim için. Kalsaydım fazladan bir bakış, fazladan bir kahkaha yaşanacaktı aramızda. Birlikte yenilen fazladan bir akşam yemeğimiz olacaktı elimde.
Bir daha asla yaşanmayacak şeyleri fazladan bir kez daha yaşamış olacaktık en azından.
Onun gümüş çarşaflarla örtünmüş yatağının üstünde parmaklarımı gezdirdiğimde yatağın üstündeki gri örgü kazağı gördüm. Bu babamın favori kazağıydı. Kazağa dikkatlice baktığımda ise rastgele atılmış olduğunu fark ettim. Sanırım o sabah mekandan çıkarken aceleyle değiştirmişti üstünü.
Parmaklarım kazağı kavradı ve iradem dışında burnuma gitti. Sanki kokusunu az soluyormuşum gibi bu kez kazağını derince koklayıp o rahatlatan deniz kokusunu içime çektiğimde gözyaşlarım kazağa düştü.
"Benim umudum kıyafetlerimi giymeyi çok mu seviyor?"
"Büyük ve güzeller baba."
"Kıyafetlerimizi değiştirelim istersen?"
"Kokumuzu değişelim mi baba?"
"Neden?"
"Çok güzel kokuyorsun çünkü. Deniz gibi. İlerde deniz kokan biriyle evleneceğim ki seni bana unutturmasın."
Kulaklarımda uğuldayan geçmişin sesleri beni huzursuz hayaletler gibi rahatsız ederken yumduğum gözlerimi açıp bu işkenceye son vermek istedim ama açıkçası babamı duymaya ihtiyacım vardı. Onun bana bir kez daha umudum demesi için kanımdan bile vazgeçebilirdim. Onun ağzından çıkan her bir kelimenin harf sayısı kadar adam öldürebilirdim.
Boğukça bir ses çıkardım ve gümüş rengi örgü kazağı üşüyen bedenime geçirdim. İri örgülerden yapılmış ipek kazak dört beş beden bol gelmiş tunik gibiydi. Babamın ne kadar iri ve uzun olduğunu kanıtlıyordu resmen.
Siyah, düz saçlarımı kazağın içinden çıkardığım esnada babamın yatak başlığına asılmış dev fotoğrafımıza kaydı gözüm.
Bir yurt dışı tatilimizde yaz mevsiminde çekilmişti çok iyi hatırlıyorum. Babamla denize gitmiştik. Henüz on yedi yaşımdaydım babam bu fotoğraf çekildiğinde. Üstümde siyah mayom vardı saçlarım o zaman daha uzundu. Babam uzun saç sevdiği için kestirmeye kıyamazdım saçlarımı. Denizde babamın sırtını bana dönük bulunca fırsat bu fırsat diyerek koşarak babamın sırtına atlamıştım. Amacım babamı yere düşürmekti ama o sanki üstüne atlamamı bekliyormuş gibi atladığım an beni sıkıca tutmuş ikimizinde düşmesini engellemişti. İkimizde kısık mavi gözlerimiz ve gözlerimize tezat oluşturacak bir biçimde yüzümüzde beliren gülümsemeyle bakmıştık ilerimize. Sanki bu an hiç bitmeyecekmiş, geleceğimizde de hep böyle gülecekmişiz gibi...
O anımızı ölümsüzleştiren anonim fotoğrafçıya çok teşekkür etmiştim babam bu resmi dev boyuta getirip odasının duvarına astığında ve bana sürpriz yaptığında.
"Şimdi gözlerini sakın açma tamam mı?"
"Baba istesemde açamam iki elinle kapattın. Ah düşeceğim!"
"Merak etme, ben yanındayken bu dizlerin asla yere değemeyecek senin."
"Kızın asla yıkılmaz diyorsun yani?"
"Benim kızım asla yıkılmamalı zaten. Umut Gümüş'sün sen. Zamanı geldiğinde benden de güçlü olacaksın."
"Senden güçlü olmak? O zaman Zeus olurum sanırım. Senden güçlüsü yok çünkü."
"Güldürme beni deli kız. Bak şimdi ellerimi bırakıyorum ama ben aç demeden açma tamam mı?"
"Tamam."
"Üç, iki, bir ve aç!"
"Baba? Ah baba bu o resim!"
"Gülüşümüzde güzelliğin gibi ölümsüz olsun istedim umudum."
"Baba sen mükemmelsin! Sahip olunacak en iyi babasın! Her şeyimsin!"
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve hatıralar ince detayları bir bir hatırlatıp beni acıya boğarken dizlerimin üstünde yatağa çıktım. Resmin karşısında dikilip te parmaklarımın babamın gülümseyişinde dolaşınca hıçkırıklarımı bir bir yutarak ağlamaya başladım. Oysa avaz avaz bağırmak istiyordum şu anda. Atalay Gümüş'ün o çok güçlü kızı Umut Gümüş değil de, babasını kaybetmiş acılı bir kız olmak istiyordum sadece. Acımı vaveylalarıma katmak içim dışıma çıkana kadar katıla katıla ağlamak haykırmak bir şeyleri kırıp dökmek istiyordum. İçimdeki küçük Umut gibi ayaklarımı yere vura vura babamı istiyorum diye ağlamak istiyordum sadece. En sonunda sırf susmam için sesimden rahatsız olduklarından dolayı bana istediğimi getirsinler istiyordum. Başka bir şey istemiyordum. Bu malik hanenin bu boş odasında babam yeniden uyusun istiyordum. Yeniden yanıma gelsin istiyordum. Bana yeniden sarılsın yaşayamadığımız şeyleri yaşayalım istiyordum. Onunla yeniden uyuyayım. Yeniden ona heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatayım. Beni ilgilli bakışlarıyla yeniden dinlesin. Yanlış bir şey söylediğimde alay etsin küseyim istiyordum. Ölüme meydan okumak cansız bedenini nefesimle diriltmek istiyordum sadece. Onu o kara toprağın altından çıkarmak, tekrar ait olduğu yere yanıma getirmek istiyordum.
"Cenazene bile gelmeme izin vermediler baba." diye hıçkırdım resmine bakarken. Boğazımdan küçük bir hıçkırık kaçtı ama devamı gelmeden yutkundum ve önünü kestim.
"Senin kızın olduğumu anlarlar diye cenazene bile göndermediler beni. Mezarını bile bilmiyorum. Ah baba neden bıraktın beni? Bu kurtlar sofrasında sensiz ne yapacağım ben? Ciğerim yanıyor baba, sen gittin ve benim ciğerimi yaktılar. Yüreğimi kanattılar."
Sessiz vaveylalarım babamın odasının duvarlarında yankılanıp bana kanlı tokatlarını atarken gece boyu babamın yatağında ağladım. İçimden ettiğim intikam yeminlerinin ardı arkası kesilmezken sadece ağladım. Şu an akıttığım şey gözyaşı olabilirdi belki ama ileride akıtılacak olan bir şey varsa o da kandı.
Babamı benden hoyratça koparan katilinin kanı.
Özgür Şahin'in kızıl kanı.