-Kaçan İştah-

1715 Words
Bera o sabah sessizce merdivenlerden aşağı indi. Basamakların taş yüzeyinde ayağındaki terlikler sürtünüyordu. Salonun ortasında, kocaman masanın etrafında herkes çoktan kahvaltıya oturmuştu. Çaydanlığın fokurtusu, tabakların birbirine değen sesi ve mırıldanan konuşmalar... Hepsi birden sustu, başlar Bera’ya döndü. Bu kez onu kimse çağırmamıştı. Çünkü kimse onu istememişti. Dünkü mahvolan doğum günü partisinin “suçlusu” olarak görülüyordu. Kızın suda boğulma tehlikesi geçirmiş olması, kimsenin umurunda bile değildi. Onu suçlamayan sadece iki kişi vardı: Mahir ve Cihangir. İlk tepki, her zamanki gibi Serpil Hanım’dan geldi. Kadının dudakları birbirine bastı, kaşları sertçe çatıldı. O bakışı fark eden kızları Perihan ve Aylin, merdivenlere çevirdiler gözlerini. Bera başını eğdi. Omuzları neredeyse kulak hizasına kadar yükselmişti. Ürkek adımlarla yaklaştı masaya, sandalyeyi sessizce çekti. Tam oturacakken, Akın yan gözle bakıp alaycı bir ses tonuyla konuştu: “Çağırmamıştık. Anlarsın sandık.” Kızın elleri, sandalyenin kenarına sıkıca tutundu. Gözleri dondu. Mahir hemen bakışını Bera’dan Akın’a çevirdi. Kaşlarının arası gerildi, ama sessiz kaldı. Bera, parmaklarını sandalyeden çekti, tam geri dönecekken tok ve kararlı bir ses yankılandı: “Otur, Bera.” Masadaki çatal sesleri sustu. Cihangir, çay bardağını dudaklarına götürmeden önce söylemişti bunu. Söz değil, emir gibiydi. Akın’ın çenesi kasıldı. Abisine dönüp hırsla, “Bugün onu görmek istemiyorum.” dedi. Cihangir ağır ağır başını çevirip kardeşine baktı. Gözleri buz gibiydi, ama içinde öfke ufakça kendini gösterdi. Sözünün üstüne söz söylenmediğin bir yılda Akın unutmuş gibiydi. “Midemi kaldırıyor, iştahım kaçıyor.” diye ekledi Akın. Masanın ucundaki Hazel, dudaklarının kenarını dişledi, kahkahasını zor tuttu. Bera’nın nefesi sıklaşmıştı. Başını daha da eğdi, sesi neredeyse fısıltıydı: “Ben yemeyeceğim...” Cihangir, çay bardağını usulca masaya bıraktı. Gözlerini kıza dikti. “Sana otur dedim.” Perihan hemen araya girdi: “Oğlum...” Ama Cihangir annesine dönmedi bile. Gözleri hâlâ Bera’daydı. O bakışta hem koruma hem otorite vardı. Kız, sandalyesine yavaşça oturdu. Titreyen ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Bu hareketleri yapmakta ustalaşmıştı Bera. Bazen buni alışkanlık edineceğinden korkuyordu. Cihangir bu kez kardeşine döndü: “İştahın mı kaçıyor senin?” Akın’ın sesi sinirliydi: “Evet.” Cihangir’in dudak kenarı belli belirsiz gerildi. “Tamam. Kalk o zaman sofradan.” Bir anda odadaki hava keskinleşti. Herkesin kaşı havaya kalktı. Yalnızca Mahir, bu tepkiyi onaylar bir ifadeyle başını hafifçe salladı. Ferhunde Hanım sesini yükseltti: “Herkes otursun yerinde!” Ama Cihangir yine durmadı. Gözlerini Akın’a dikti, sesi bu kez daha keskin çıktı: “Akın, kalk.” Masada sessizlik çöktü. Akın’ın elleri yumruk haline geldi, parmak kemikleri bembeyaz kesildi. Sandalyesini bir anda itti, sandalye devrildi. Cihangir’in sakin yüzü bir anlığına kasıldı. Gözbebekleri karardı. Dişlerinin arasından soğuk bir fısıltı döküldü: “Dur.” Akın bir adım atmıştı ama sesi duyunca dondu kaldı. Yavaşça dönüp abisine baktı. O an ikisinin arasında, kimsenin anlam veremediği, gerilimle dolu bir sessizlik asılı kalmıştı havada. “Kaldır o sandalyeyi.” Genç adam, dudaklarını sıktı ama söz dinledi. Sandalyeyi yavaşça kaldırıp yerine koydu. “Şimdi otur.” Akın dişlerini sıkarak oturdu. Çenesindeki kaslar gergindi. Cihangir uzun zamandır kardeşini bu kadar köşeye sıkıştırmamıştı. Otoritesi, masanın üzerindeki her çatalla, her nefesle yankılanıyordu. Akın bakışını annesine çevirdi. Fakat Perihan, gözlerini kaçırdı. Cihangir’e karşı gelemese de içten içe Bera’ya sinirliydi; oğlunu bu duruma düşürenin o olduğunu düşünüyordu. Cihangir çayını bir yudum aldıktan sonra sakin bir tonla devam etti: “Şimdi sakince kalk... ve o sandalyeni itip uzaklaş.” Akın, alaycı bir gülümseme takındı. Yüzündeki ifade hem öfke hem hayal kırıklığıydı. Gözleri abisinin gözlerine kilitlendi; sanki içinden “Bu kadar mı?” der gibi bakıyordu. Perihan, eliyle peçetesini buruşturdu. Araya girmemek için dudaklarını ısırdı. Bera şaşkındı. Cihangir, ilk kez onun uğradığı bir saygısızlığa ses çıkarmıştı. Kalbi hızla çarptı, ama yüzü ifadesizdi. Bu evde ilk defa görünmezliğinden sıyrılmış gibi hissetti. 'Umarım çok sık olmaz.'diye geçirdi içinden Bera. Akın daha fazla küçük düşmek istemedi. Sandalyesini ağır bir gıcırtıyla itti, ayağa kalktı. “Afiyet olsun.” diyerek arkasını döndü. Adımları sertti, odasına geçti. Masada soğuk bir sessizlik çöktü. Cihangir hiçbir şey olmamış gibi kahvaltısına döndü. Çayını yudumladı, tabağındaki peyniri kesti, sessizliği kendi varlığıyla doldurdu. Bera çatalına uzanmakta tereddüt etti. Gözleri önündeki tabağa kilitlenmişti ama dikkatliydi. Ne kadar çekingen, ne kadar suçlu görünürse o kadar az fark edileceğini biliyordu. Bu hâl işine geliyordu. Çünkü ne kadar korkak ve kırılgan görünürse, o kadar dokunulmaz oluyordu. Perihan ve diğerlerinin hıncı, onun en sağlam kalkanıydı. Bu evde sevilmemek, itilmek ve küçümsenmek onun için bir zırh gibiydi. Bera’nın amacı buydu. Çünkü yaptığı işte bir gün açık verse bile, kimsenin ondan şüphelenmeyeceğine emindi. Bu ev onun kalesiydi; korkulu bakışları ise miğferi. İstese bir tuşla çoğunun ipini çekebilirdi. Ama yapmıyordu. Hiçe sayılmak, bazen var olmaktan daha güvenliydi. Night Bird’ü ilk tasarladığında, bu programı güvenle kullanabilmek için sağlam bir sığınağa ihtiyacı vardı. Cihangir’in gücü, soyadı, serveti… Hepsi onun için kalkan olmuştu. Zamanla öğrendi ki, zengin bir ailenin kızı olmak yalnızca konfor değil, aynı zamanda görünmezliğin de anahtarıydı.Hele ki metresin kızı olmak. Kafası geçmişe gitti. Cihangir’e yazılımını ilk gösterdiğinde reddedilmişti. O da planını kurmuştu: bir adam tutmuştu, kendisine saldıracaktı. Ölümle burun buruna geldiği o gecede, kahraman bir abi gelip onu kurtaracaktı. Ve o kişi — tam da planladığı gibi — Cihangir olmuştu. O günden sonra genç adam, bu kadar tehlikeli bir zekâya sahip birini dışarıda bırakmanın riskini anlamıştı. Onu eve almıştı. Elbette karşılığında bir şartla… Yazılımını. “Haberleri açın.” dedi Ferhunde Hanım, tabağındaki böreği keserken. Bıçağın porselen tabakla buluşan sesi, masadaki sessizliği kesip geçti. “Tabii annecim.” dedi Ümit Bey, hemen uzaktan kumandayı aldı. Televizyonu açtı ve her sabah annesinin izlediği haber kanalını buldu. Bir anda salonu reklam sesleri doldurdu; cıvıl cıvıl jingle’lar, yüksek tonda konuşan spikerler, araya giren deterjan reklamlarının neşeli müzikleri... Hepsi o ağır sabah havasında fazlasıyla yabancı duruyordu. Masadakiler sessizdi. Herkes tabağındaki çatal-bıçağın sesiyle oyalanıyor, kimse göz göze gelmiyordu. Dakikalar sonra ekranın köşesinde kanalın logosu belirdi, ardından tanıdık bir melodiyle haber bülteni açılışı başladı. “Günaydın sayın seyirciler...” dedi spikerin ciddi ama ölçülü sesi. “Bugün sıcak bir haberle karşınızdayız. Gündemde ses getirecek bir cinayet haberi var.” Bir anda tüm bakışlar televizyona çevrildi. Ekrandaki ışık, masadaki yüzlere yansıdı — kimisinin gözlerinde merak, kimisinin yüzünde ise garip bir rahatlık vardı. Bera, her zamanki gibi soğukkanlıydı. Temiz çalıştığı her işi haberlerde dinlemek, ona tarifsiz bir haz verirdi. Zaten bu sabah kahvaltıya gelme nedeni de buydu. O haberi dinlerken, masadakilerin yüzlerindeki ifadeleri tek tek izlemek... İşte en çok bundan keyif alıyordu. “Ben başardım.” diye bağırmamak için kendini zor tuttu.Parmaklarını dizlerinin üzerinde kenetledi, derin bir nefes aldı. Heyecanını bastırmak için yüzünü ifadesiz tutmaya, bakışlarını sıradan göstermeye özen gösterdi. Ama dudaklarının kenarında, sadece çok dikkatli birinin fark edebileceği kadar ince bir gülümseme belirmişti. Kimse onu dikkate almadığı içinde farkedilmemişti. “Dün gece saatlerinde bir taksi şoförü aracında ölü bulundu.” Spikerin sesi salonda yankılandı. “İlk incelemelerde herhangi bir darp ya da boğuşma izine rastlanmadı. Olay, kalp krizi şüphesiyle değerlendirilmişti. Ancak bu sabah ulaştığımız yeni bilgilere göre, ölüm nedeninin farklı olduğu anlaşıldı.” Ekrandaki alt yazı değişti: ‘Taksicinin ölümünde şok detay — Kahvesine konulan zehir!’ Spiker devam etti: “Yetkililerden alınan bilgiye göre, Mehmet Özcan adlı sürücünün ölüm nedeni, aracında bulunan kahvede tespit edilen güçlü bir zehir: Batrakotoksin.” Masadakilerin dikkati tamamen ekrana kilitlendi. Bera, bir yudum çay aldı ....yavaş, sakin, neredeyse törensel bir şekilde.Ekranda spiker kayboldu, yerini dış ses ve olay görüntüleri aldı. Dış ses: “Görüntülerde, Mehmet Özcan’a ait taksi görülüyor. Gece sularında, aracını park ettikten kısa süre sonra hareketsiz halde bulundu. İlk belirlemelere göre, Özcan’ın aracına biner binmez kahvesini içtiği ve sürmeye fırsat bulamadan yaşamını yitirdiği düşünülüyor.” Ekranda taksinin kapısı açılıyor, ambulans ışıkları yanıp sönüyordu. Bera’nın gözleri kısılmıştı. Dış ses devam etti: “Mehmet Özcan’ın, ölümünden kısa bir süre önce bir arkadaşını ziyaret ettiği öğrenildi. Bu ziyaret sırasında arkadaşından ruhsatsız bir silah aldığı tespit edildi. Söz konusu silahın amacı ya da kime karşı kullanılacağı ise henüz bilinmiyor. Arkadaşının evinden ayrıldıktan birkaç dakika sonra aracı içinde ölü bulunması, soruşturmayı derinleştirdi.” Kamera görüntüsü bir laboratuvara geçti; beyaz önlüklü uzmanlar küçük tüplerle kahve örneğini inceliyordu. “Yapılan toksikoloji analizinde, Özcan’ın kahvesinde batrakotoksin isimli son derece güçlü bir nörotoksin tespit edildi. Bu madde, doğada yalnızca Orta ve Güney Amerika’da bulunan zehirli ok kurbağalarının salgısından elde ediliyor.” Ekranda alt başlık belirdi: “Batrakotoksin Nedir?” “Uzmanlara göre, batrakotoksin sinir sistemini felce uğratan bir zehir.Yutulduktan saniyeler sonra kas kasılmaları, solunum durması ve kalp felci meydana getiriyor.Dünya genelinde laboratuvar tedariği son derece sınırlı, Türkiye’de ise neredeyse imkânsız. Bu nedenle, zehrin ülkeye nasıl girdiği ve kim tarafından temin edildiği şu an için büyük bir soru işareti.” Spikerin sesi yeniden ekrana döndü, tonu bu kez daha ciddi, daha temkinliydi: “Yetkililer, ilk incelemede olayın intihar olabileceği ihtimali üzerinde durmuştu. Ancak laboratuvar sonuçları ve elde edilen bulgular, bunun profesyonel bir cinayet olduğunu doğruladı.” “Zehri kimin, ne zaman ve nasıl içeceğe karıştırdığı henüz bilinmiyor.Ayrıca Mehmet Özcan’ın kısa süre önce aldığı ruhsatsız silahın amacı da gizemini koruyor.Tüm bu detaylar, olayın ardında organize bir plan olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.” Ekranda ölen taksicinin fotoğrafı belirdi. Altında beyaz harflerle yazıyordu: ‘Mehmet Özcan (42) — Şüpheli ölümün kurbanı’ Salonda kimse konuşmadı.Sadece televizyonun renkli ışığı, masadaki yüzleri aydınlatıyordu. Bera’nın bakışları ekranda sabitlenmişti. İçinde, dikkatli bir izleyicinin bile fark edemeyeceği kadar derin, gizli bir tatmin duygusu vardı. Haber bitti. Masadaki uğultu yavaşça geri dönerken Ferhunde Hanım çatalını bıraktı, gözlerini ekrandan çekip etrafa bakarak, “İlk defa bu zehrin adını duyuyorum,” dedi, sesi hem meraklı hem de tedirgindi. Bera içten içe bir gülümseme tuttu; “Çok düşünmüştüm ben,” diye içinden konuştu, hem masumluk hem de kurnaz bir memnuniyet vardı. Tam o sırada Cihangir araya girdi, kaşlarını oynatarak soğuk bir sesle, “Güzel akıl edilmiş,” dedi. Sözlerinde takdir değil, hesaplanmış bir onay vardı; masadakilere çarpan soğukluk havayı daha da sertleştirdi. Aylin şaşkınlıkla Cihangir’e bakıp, “Ay teyzem, bunun güzelimi olur? Böyle zehirler herkesin eline geçerse vay halimize. Umarım suçlu bulunur,” diye konuştu; sesi endişeli, yüzü buruşmuştu. Ümit Bey her zamanki rahat tavrıyla, “Karım haklı, ben de öyle düşünüyorum,” dedi. Sanki konuşma onun için basit bir onaylamaydı; gözleri haberin gerisinde rutin bir keyifle doluydu. Bera, içinden gözlerini devirerek geçirdi: 'Karın olmasa zaten fikriniz tek olurdu, aptal herif. ' Mahir tabağından bir lokma alıp çiğnedi, sonra soğukkanlı bir ifadeyle, “Bence adam ölmeseydi birini öldürecekti. Karşı taraf erken davranmış,” dedi. Bera'nın dikkati bir anda Mahir’e kaydı. İçinden, hemen hemen doğru tespit, diye düşündü—Mahir’in sözlerinde, planının bir parça daha dışarıdan onaylanmış hissi vardı. Gözleri masanın üzerindeki yüzlere takıldı; her bir mimik, onun için hem bilgi hem örtüydü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD