-Dışlanan Genç Kız-

1062 Words
Bera, sabah kapısının tıklatılmasıyla uyandı. Esnerken eli yanındaki yumuşak tüylere değdi.Nektar, uykulu gözlerle kapıya doğru baktı.Bera yatağından kalktı, saçlarını karıştırarak kapıya yöneldi ve açtı.Karşısında her zamanki gibi ikizler vardı. “Kahvaltıya ezik!” diye bağırdı biri, ardından kahkahalarla koridora koştular. Bera ifadesiz bir şekilde başını salladı, ardından kapıyı kapattı. Odanın köşesinde duran su ve mama kaplarına göz attığında Nektar’ın kabının boş olduğunu fark etti. Dolaptan kuru mamayı alıp kabı doldurdu, ardından masanın üzerindeki sürahiden taze su ekledi. Nektar, bu anı bekliyormuş gibi hemen kabına koştu. Bera, kediyi izlerken kollarını iki yana açıp derin bir nefes aldı ve yeniden esnedi. Banyoya gidip yüzünü yıkadı, ardından saçlarını taradı. Siyah saçlarını tepeden sıkıca topladı.Dolabının önüne geçip pijamasının düğmelerini açtı, dikkatlice çıkardı. Üzerine koyu kahverengi bir gömlek giydi, altına da siyah bol bir pantolon geçirdi. Son bir kez aynaya baktı, sonra odasından çıkıp merdivenlerden aşağı indi. Salona girdiğinde herkes çoktan kahvaltı masasındaydı. Ferhunde Hanım, her zamanki sert ifadesiyle başını kaldırıp ona baktı. Haftasonu sonları kahvaltı geç yapılmasına rağmen uyanamamasına sinirlenmişti. “Her zaman seni çağıracak mıyız biz?” Bera ürkekçe başını eğdi. “Çalar saatimi kurmayı unutmuşum, efendim.” Ferhunde Hanım gözlerini devirdi, önündeki çaydan bir yudum aldı. Bera sessizce yerine oturdu. Cihangir sağında, Mahir tam karşısında oturuyordu. Mahir'in masaya oturmuş olması bile belli ki Cihangir için bir anlam taşıyordu. Kendini sessizce kahvaltıya verdi. Ekmekten küçük bir parça koparıp peynire bastırdı, sonra ağzına attı. “Yarın benim doğum günüm, unutmadınız değil mi?” Akın’ın sesi masanın sessizliğini bozdu. Herkes başını ona çevirdi. “Unutur muyuz hiç paşam?” dedi annesi Perihan gülümseyerek. Akın keyifle gülüp annesine öpücük attı. “Ben arkadaşlarımı da çağıracağım, haberin olsun abi.” “Senin arkadaşların, benim misafirlerimden daha kalabalık oluyor her defasında, Hazel. Fazla abartma.” “Ya abi ya, bir şey olmaz,” dedi Hazel suratını asarak. Cevap gelmedi. Akın patates kızartmalarını çatalla toplayıp tabağına doldurdu. Cihangir önündeki tableti Mahir’e uzattı, bir şey gösterdi. Mahir hafifçe başını eğip bir şeyler fısıldadı, sonra tekrar kahvaltısına döndü. Bera, iştahı olmasa da kendini yemeye zorladı. Burada öğün kaçırmak kendisine lüks sayılırdı; sadece sabah ve akşam yemeklerinde sofraya oturabiliyordu. Belki de bu iyi bir şeydi. Fazla yeseydi kolayca kilo alacağını biliyordu. Masada kısa bir sessizlik oldu, ardından konuşmalar yeniden başladı. Bir yandan işle ilgili konular konuşuluyor, bir yandan da yarınki doğum günü için yapılacak hazırlıklar tartışılıyordu. Bera, sessizce tabağına baktı. Çatalını elinde çevirirken, sanki bu kalabalığın içinde kimse ona ait değilmiş gibi hissediyordu. Hazel o sırada masaya alaycı bir ifadeyle döndü. “Şey...” dedi dudaklarının kenarını bükerken, “Şu gelecek mi partiye?” Bakışlarını doğrudan Bera’ya dikmişti. Masada kısa bir sessizlik oldu. Çatal sesleri bile sustu. Bera, ne diyeceğini bilemedi; cevap verip vermemek arasında kaldı. Tam o anda Perihan araya girdi. “Saçmalama canım,” dedi sahte bir gülüşle, “ne işi olur onun partide?” Hava bir anda soğudu.Bera’nın yüzündeki kırgınlık belli oldu; başını önündeki tabağa eğdi. Mahir o an bakışlarını ondan ayıramadı.Kadınların sözleri kaba ve dışlayıcı gelmişti.İçinden, “Hep böyle mi davranıyorlar ona karşı?” diye geçirdi.Bera bu eve geldiğinde o yurt dışındaydı; Cihangir’le birlikte Japonya’daydı. Cihangir, ondan hiç kişisel olarak bahsetmemişti—sadece geçmişinden, yaptığı işlerden söz etmişti. “Bera.” Adını duyar duymaz başını kaldırdı. Akın konuşuyordu. Bera, içten içe ondan gelecek bir destek cümlesine umutlanmıştı. Ama Akın gözlerini tabağından ayırmadan, dik bir ses tonuyla konuştu: “Yarın... sakın etrafta görünme. Mümkünse odanın ışığını bile yakma.” Bera’nın yutkunduğu duyuldu. Alt dudağını dişledi, kısık bir sesle, “Peki,” diyebildi. Mahir kaşlarını çattı, bakışlarını Akın’a çevirdi. “Bunların derdi ne böyle?” der gibiydi. Ardından Cihangir'e baktı. Sanki duymamış gibi işine odaklıydı. Bera sessizliğe gömüldü. Biraz önce zorla da olsa devam ettirdiği kahvaltısı artık boğazından geçmiyordu. O sırada televizyonun sesi masanın gerilimini böldü. Salon, haber spikerinin tok sesiyle doldu. Ferhunde Hanım kahvaltı sırasında her zaman haberleri izlerdi — ülkenin karmaşasını sofraya taşımaktan hiç rahatsız olmazdı. Spikerin sesi, soğuk ve profesyonel bir tonda yankılandı: “Günaydın sayın seyirciler, maalesef güne yine üzücü bir haberle başlıyoruz. İstanbul’un Kağıthane'de işlenen bir kadın cinayeti, sabah saatlerinde mahalleyi yasa boğdu. Alınan bilgilere göre, H. isimli genç kadın, nişanlısı tarafından vücudunun on farklı yerinden bıçaklanarak hayatını kaybetti. Olay, saat 05.00 sularında meydana geldi. Katil Emin K. ise cinayeti işledikten sonra polisi arayıp kendini ihbar etti. Emniyet mensupları haberi alır almaz olay yerine intikal ettiğinde Emin K. onlara kapıyı açan isim oldu. Şimdi olay yerinden detaylarla özel haberimizi ekranlarınıza getiriyoruz.” Ekranda spikerin yerini, cinayet mahallinden görüntüler aldı. Evin önünde toplanan meraklı kalabalık, ambulans sirenlerinin yankısı ve sarı bantlarla çevrili bir kapı... Ekranın sol alt köşesinde beliren fotoğrafta ölen kadının resmi vardı. Siyah saçları, dudağının kenarındaki küçük beniyle ekranda gülümsüyordu. Ekrandaki kadın Hülya’ydı. “Kurban H.’nin bedeninde çok sayıda darp izi tespit edildi. Zanlı Emin K., ifadesinde çiftin dün gece kıskançlık nedeniyle tartıştığını, ancak sonrasında barıştıklarını söyledi. Fakat sabaha karşı yeniden çıkan bir kavganın ardından cinnet geçirdiğini ve kadını on yerinden bıçaklayarak ölümüne sebep olduğunu itiraf etti.” Televizyondaki dış ses olayın detaylarını birer birer aktarırken, sofrada çocuklar hariç herkes ekrana kilitlenmişti. Ekranda görüntü değişti. Bu kez olay yerinde, sarı bantların önünde duran bir muhabir görünüyordu. Elindeki mikrofonu komşulardan birine uzattı. Muhabir: “Olay anında sesleri duydunuz mu?” Komşu kadın: “Biz her gün duyuyorduk zaten. Çok sık kavga ederlerdi. Bir gün ben, kadına polise gitmesini söyledim ama kabul etmedi. Tehdit edildiğini düşünüyorduk. Adam belaydı… Kocam artık dayanamayıp polisi aramıştı. Polis geldiğinde kadın perişan haldeydi ama yine şikâyetçi olmadı. İki gün sonra da kocam, o adam tarafından bacağından bıçaklandı.” Muhabir: “Yani sırf ihbar ettiğiniz için mi?” Komşu kadın, “Evet. Şikâyetçi olduk ama adam iki ay yatıp çıktı. Ondan sonra karışmamaya başladık. Kavga sesleri yine geliyordu, ama korktuk, sustuk. Bu sabah siren sesleriyle uyandık. Yazık, çok yazık...” dedi kadın üzüntüyle. Kamera sadece muhabire çevrildi. Adam öne doğru yavaşça adımlarken konuşmaya başaldı, “Olayla ilgili soruşturma sürüyor...." Televizyonda haber akışı yeni başlıklara geçerken, sofrada derin bir sessizlik hâkimdi. Çocuklar dışında kimse konuşmuyordu. Bera’nın içi daralmıştı. Kaşığını elinden bıraktı. İştahı tamamen kaybolmuştu. Bakışları istemsizce karşısına oturan Mahir’e kaydı. Adamın yüzü gergindi; dudaklarını birbirine bastırmış, haber boyunca gözünü ekrandan ayırmamıştı. Cihangir ise ifadesizdi. Haber bittiğinde sanki hiçbir şey olmamış gibi tabletine geri döndü. Sofranın üstünde hâlâ sıcak çaylar, taze ekmekler vardı. Ama ekrandaki kadının soğuyan bedeni kadar sessizdi hepsi. Bir kadın daha ölmüştü. Eğer o bildirimi görmezden gelmeseydi haber daha farklı olabilirdi. Şimdi hayat, başka bir sofrada, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD