Madalyonun Öteki Yüzü

2502 Words
Aptallar... Gerçekten aptaldılar. Bir yıldır buradayım ama hâlâ hiçbir şey anlamamışlardı.Her şeyi baştan anlatmak gerekirse uzun bir hikâye olacak. Ben annemle büyüdüm. O benim hem annemdi, hem babam. Hayatta tek dayanağım, tek örneğimdi. Beni okutabilmek için gecesini gündüzüne kattı. Küçüklüğümden beri teknolojik şeylere karşı tuhaf bir merakım vardı. Oyuncaklardan çok kablolara, vidalara, bozuk radyolara ilgi duyardım. Maddi durumumuz çok sınırlıydı ama bu merakımın önüne geçememişti. İlk ciddi ilgim eski bir ateriyle başladı. Komşumuz “çalışmıyor artık” diyerek vermişti. Çoğu çocuk o ateriyle sadece oyun oynamak isterdi, ama ben farklıydım. “Bu görüntüler ekrana nasıl geliyor?bu karakterleri nasıl çiziyorlar ve her karede nasıl ilerliyor?” gibi sorularla saatlerce düşünürdüm. Çizgi filmlerde öyleydi mesela. Bir karakter yaratıp ve onlara nasıl bir akış sağlıyorlardı. Oyunu oynamaktan çok, sistemin nasıl çalıştığını anlamaya çalışırdım. Ortaokula geçtiğimde anneme destek olmak için bir internet kafede çalışmaya başladım. O küçücük maaşla bile kitap, dergi ve forum çıktıları alıyordum. Bilgisayarların içini açıyor, kabloları inceliyor, bazen bozuyor ama her defasında daha çok öğreniyordum. Hafta sonları da mahallemizdeki bilgisayar tamircisi Remzi Amca’nın yanında çıraklık yaptım. O bana sadece vidaları söküp takmayı değil, sistemin mantığını öğretmişti. Onun yanında geçirdiğim zaman bana bir okuldan fazlasını kazandırdı. Lise yıllarımda kendi başıma programlama öğrenmeye başladım. Önce hazır programları kurcaladım; sonra “Bu kod satırı ne işe yarıyor?” diye düşünmeye başladım. Basit uygulamalardan kendi yazılımlarıma geçtim. Her yeni başarımda, o eski ateri gözümün önüne gelirdi — o çocuk hâlâ sistemin içini anlamaya çalışıyordu. Derken en büyük işimi yaptım. Cihangir’e sattığım o küçük yazılım, benim için sadece bir satış değildi; hayatımın dönüm noktasıydı. Ardından geldi Night Bird — hem teknik olarak en karmaşık hem de en anlamlı projemdi. Bu sistemi kurarken en büyük motivasyonum ise kadınlardı. Özellikle annem… O, ben on sekiz yaşındayken kansere yakalandı. Hayatımız hastane odalarında geçti. Artık gündüz okul ve iş, akşam hastane arasında bir koşu halindeydim. O yatarken, ben başında kod yazardım. Işığı rahatsız etmesin diye bilgisayarı battaniyeyle kapatır, satır satır yazardım. Annem bana hep “Yaparsın sen” derdi. Belki de o yüzden hiç durmadım. Bugün buradaysam, o gecelerin, o kabloların, o eski ateri kasasının hakkıdır. Bazen diyorum ki…Keşke çalışmasaydım. Ya da bu mesleğe bu kadar erken yaşta merak salmasaydım. Belki o zaman annemle son zamanlarımızda daha fazla vakit geçirebilirdim. Onu çok ihmal ettiğimi düşünüyorum ama başka çarem yoktu. Hastane masrafları, ilaçlar, okul giderleri, annemin ihtiyaçları derken günde iki işte çalışmak zorundaydım. Hayat, beni seçim yapmaya zorladı: Ya ayakta kalacaktım, ya da birlikte batacaktık. Bu yüzden liseyi dışarıdan okumak zorunda kaldım.Zor oldu, ama pes etmedim. Zeki bir kızdım — bunu hep biliyordum. Belki de bu anne ve babamdan bana geçen tek mirastı. Cihangir’le aramızdaki tek ortak nokta da buydu; zeka. Ama aramızdaki fark, zekayı ne için kullandığımızdaydıPara, güç, belki de ülkesini kalkındırmak istemesi... Bunlar başkalarının nedenleriydi.Ama benimki tamamen farklıydı.Ben bu işi eğlencesine yapıyordum. Hem yardım etmek, hem de kendi sınırlarımı görmek için. Eğlenceyle yardım... kulağa tuhaf geliyor biliyorum ama Night Bird tam olarak bu ikisinin birleşimiydi. Bu fikrin doğduğu yer bir laboratuvar ya da ofis değildi — hastane odalarıydı. Annemin kaldığı onkoloji servisi... Kadınlarla doluydu. Her birinin hikayesi birbirine benzerdi: ezilmiş, susturulmuş, yıpranmış hayatlar. Annemin bir arkadaşı vardı mesela; kocasından gördüğü şiddet yüzünden kansere yakalanmıştı.Ben hep şuna inanırım: kanserin en büyük besini strestir. Annem de öyleydi. Her şeyi kafasına takan bir kadındı.Babam — Deniz — ara sıra yardım ederdi ama hiçbir zaman yeterli olmazdı. O kadın beni büyütürken o kadar zorluk çekmişti ki artık dayanamamıştı.... Her neyse... Ne diyordum? Kocaları yüzünden hastalanan kadınlar... Onların hikâyelerini dinlemek, bir tür cehennem turuydu.Kayınvalide faktörü neredeyse hepsinde ortaktı; oğlunu karısına karşı dolduran bir anne, ve o gazla hareket eden bir adam… Bir gün yeni bir kadın geldi servise. Akciğer kanseriymiş ama hastaneye yatış nedeni kanser değil, yediği dayaklardı. Vücudunun her yerinde morluklar, kırıklar vardı. Görür görmez içim sıkışmıştı. Kemoterapiden çıkmış, daha nefes almaya çalışırken bir de kocasının yumruklarını yemişti. İki gün komada kalmıştı; sonra annemin yan odasına yatırmışlardı. Annem bana her zaman, “meyve götür, paylaş, kimsesiz hastaları da mutlu et” derdi. O gün elimde bir tabak mandalinayla kadının odasına gitmiştim. Kapının aralığından içeri bakınca, oğlunun yanında olduğunu gördüm. Durup bekledim.Ve istemeden kulak misafiri oldum. “Babamdan şikayetçi olmayacaksın. Yoksa hastane masraflarını ödemem, ölür gidersin.”diyordu. O an elimdeki mandalinaları suratına fırlatmak, hatta daha fazlasını yapmak istedim. Ama yapamadım. Sinirlendiğimde hep öyle olurdu; ellerim titrer, dilim tutulur, vücudum kilitlenirdi. Sanki beynim beni korumak için donardı.Oğlu çıktıktan sonra içeri girdim. Kadına mandalina soydum, yanında oturdum. Sessizdi önce... sonra konuşmaya başladı. Anlattı. Hayatını, korkularını, kocasını, oğlunu... Ben sadece dinledim.Her kelimesi içimde bir şeyleri yaktı.O gece hiç uyuyamadım. Yatağımda dönüp dururkenhep o kadını düşündüm.Ben annem için savaşırken, bir başkası kendi annesini ölüme sürüklüyordu. Ne iyi bir kocası, ne de hayırlı bir oğlu vardı.Ertesi sabah dışarı çıktım. Kar yağıyordu. Yerler buz gibiydi. Otoparka çıkan o dar merdivenleri hâlâ çok net hatırlıyorum. Kaymamak için tutuna tutuna çıktım, ellerim soğuktan kızarmıştı. Merdivenlerin sonuna kadar gelmiştim. Ve o an o kadının oğlu ve kocasını gördüm. Kadının şikâyetini o sabah geri çektiğini biliyordum. Oğlanı çok iyi tanıyordum. “Baba, ben annemi bir şekilde çıkarırım. Başka hastaneye sevki için derim, merak etme.” dedi.Kadını öldürecekler miydi yoksa? O an öyle bir tutuşmuştum ki… Arkama bakmıştım ve kimseler yoktu. Yanımdan geçtiler. Onlara döndüm. Baba oğulun merdivenlerin başına gidişini izledim. Bu, saliselik bir zaman dilimiydi.Eğer merdivene ilk adımı attıklarında korkuluklardan tutunmak isterlerdi ya da başka bir yoldan inmeyi denerlerdi. Fırsat vermedim. Daha bir adım atmadan, ikisinin arkasından son gücümle ittim. Ve bağrışlar içinde merdivenlerden hızla yuvarlanıp düştüler. Yüzümde bir rahatlama olduğunu kas hafızamdan hatırlıyorum. Ama beklemediğim bir şey olmuştu. Merdivenlerin ucuna baktığımda yerdeki kanları görünce çok korkmuştum. Seslere gelen kişileri görünce hemen saklanmıştım.Çok geçmeden ikisinin de öldüğünü öğrenmiştim.Katil olmuştum. Katil. O yaşlarımda, yani 15 yaşımda, “katil” kelimesi benim için o kadar korkunçtu ki… o soğukta buz tutana kadar ıssız bir köşeye geçip ağlamıştım. Hastaneye girdim. Polisleri dinledim. Hiç görgü tanığı yoktu. Kamera kaydı yoktu. Ve iki adamın ölümü, ayaklarının kaydığı için düşerek öldüğü şeklinde kayda geçti. Kurtulmuştum. Ama vicdan azabım susmuyordu. Annemin yanına gitmeden önce o kadının yanına uğradım. Polisler ve doktorlar odadan çıkıyordu. Yanına yaklaştım; kadın ağlıyordu. Ben de ağladım. Neden ağladığımı sormadı; bana kollarını uzattı. Sarıldık. Esans kokusu hâlâ hafızamda gizli.Bana “Çok şükür!” demişti. Ağlarken sadece bunu söyledi. Çok şaşırmıştım — ne için diye sordum. “Öldüler. ÇOK ŞÜKÜR...” dedi. Bir anne, çocuğunun ölümüne sevinmişti. Bir kadın, kocasından kurtulduğu için... Ertesi gün o bembeyaz tenli, ruh gibi gezen kadına renk gelmişti. Yemek yemeye başlamıştı. Bazılarınız “Oğlunun ölümüne sevinmez” diyebilir ama kadın haklıydı. Oğlunun uyuşturucu kullandığını, yalnızca kocasının değil, oğlunun da onu dövdüğünü öğrenmiştim. Bir evlat yaşasın diye annelik görevini yerine getiren masum bir kadın yok sayılamazdı. O kadın yalnızca bir hafta daha yaşadı. Ama o hafta boyunca hep güldü. “Uzun zamandır ilk defa nefes alıyorum. Nefes almak ne güzel şeymiş,” demişti. Ciğerleri zaten bitikti; makineler sayesinde zor nefes alıyordu. Oradaki nefes, ciğerlerden çok ruhundaydı. Sadece bir hafta nefes alabildi ama bu, birçok yıllık hayattan daha kıymetliydi. Ölüsünü de görmüştüm — hastane yatağında, üstüne örtü çekilmeden önce. Dudaklarında bir tebessüm vardı.“Huzurla uyu Mine Teyze...” dedim. Ve o an anladım:Ben katil değildim. Bir kahramandım. Masum kadınların yaşayabilsin diye kötüleri öldürmek katillik değildi. Adalet sağlanayamıyorsa, kadınları korumayı ben sağlayacaktım diye düşündüm. Bu iş tabii ki olay değildi. Mine Teyzenin ölümünden bir hafta sonra mahalleme gitmiştim. Bizim bir komşumuz vardı; kocasından şiddet gören. Kimse yardım eli uzatamıyordu çünkü kadın korkudan kimseden yardım isteyemiyordu. O güne kadar önemsemezdim. “Kendini düşünmüyorsan ben seni niye düşüneyim?” derdim; ama artık anlıyordum. Ne kadar korktuğunu, ne kadar zor durumda olduğunu artık görüyordum. Kocasını görmüştüm. Belindeki silahı da. Uzaklaştırma kararı aldığı bütün mahalle biliyordu ve o adamın karısını öldürmeye gittiğini ben kendi gözlerimle görmüştüm. Mine Teyze'ye yaptığım gibi belki onu da kurtarabilirim diye düşündüm. Elime çöp konteynerinin yanındaki demir çubuğu almıştım. Karnına saplayacaktım. Mahallemde güvenliğeödair hiç bir şey yoktu çünkü. Yaklaşmıştım ama adam eve girmeden karısı kapıya çöp atmaya çıkmıştı. O an avazım çıktığı kadar “Kaç!” demek istedim ama adama yakındım. Onun belinden silahı çıkarışını sadece izleyebildim. Etrafta insanlar vardı. Apartmanda bir yerde kimse görmeden öldürebilirdim onu, ama şimdi beni de vurabilirdi. Yaparsam anneme kim bakacaktı? Yemin ederim aklımdan sadece o düşünceler geçmişti.Adam silahını belinden çıkardı ve patlama sesine kadar yerimde çivi gibi dikildim. Sonra bir çığlık; adam arkasını dönüp kaçacakken bana çarpıp yere düşürdü. Bakmadı bile, aceleyle kaçıp gitti. Ellerim yerdeki çamurlu suyun içindeydi. Karşıma baktım. O kadın yerde yatmış, ıslak taşlı yol kanla bulaşmıştı. Gözleri açıktı ve bana bakıyordu. Sanki bana “Neden kurtarmadın?” der gibiydi. Hâlâ o bakış rüyalarıma girer. Evet, biliyorum; yapabileceğim bir şey yoktu. Paniktim ve her şey çok hızlı gelişti, yemin ederim. O adam apartmana girseydi “Kurtarırım seni” demek istedim ama çok geçti. Kadın ölmüştü. Kadın ölünce adalet yerini bulmuştu. Kadın mezara girmişti.Adam hapse girmişti... Böyle adamların hapse girmesi için kadınların ölmesi yeterliydi... İşte o kadının ölümünü engelleyemeyişim Night Bird’ün doğuşuydu. İlk başta, kimseye yakalanmadan çaresiz kadınları nasıl kurtarırım diye düşündüm. Yazılımım tam olarak bu amaçla şekillendi. Yirmi üç yaşıma kadar — yani tam sekiz yıl — bu program üzerinde çalıştım. İnsanların telefonlarını dinlemek çok kolay; gizli sandıkları mesajlaşmalara ulaşmak da öyle. Sisteme belirli anahtar kelimeler giriyorum. Bu kelimeler, bir kadını tehdit altında tutan sözcüklerden oluşuyor. Sistem milyonlarca telefon görüşmesi ve mesaj içinde bu kelimeleri ayıklıyor. Hedef telefonlarda tehdit tespit edilirse bilgileri toparlıyor, hazırlıyor; hazır olduğunda bana bildirim düşüyor. Dosyalar aciliyet durumuna göre sıralanıyor. Hepsine yetişemiyorum maalesef — keşke o kadar gücüm olsaydı. Şu anda önceliğim İstanbul’da yaşayan kadınlar; buna bile yetemiyorum. Hülya’nın ölümüne açıkçası hala üzgünüm. Ben onun öldüğünü haberlerde görmeden önce biliyordum. Keşke bildirimimi görmezden gelmeseydi. O 100 dolara dolandırılmak yerine hayatını zindana çeviren adama güvenmeyi tercih etmişti. Halbuki o adam tam bir ümitsiz vakaydı ama benim mesajımda yine bir umut vardı. Neyse. Nerde kalmıştım...İlk sıradaki en acil dosyaya bakıyorum. Kadının telefon kayıtları ve mesajları üzerinden analiz yaparak ne kadar vakti olduğunu hesaplıyorum. Tehdit mesajını kimin attığını, o telefonu da hackleyip konumunu bile öğreniyorum. Bildirimi, kadının en sıkışık anında atıyorum; böylece düşünmeye ya da polise gidip soruşturma başlatmaya fırsat bırakmıyorum. Hoş gitse de boşa çünkü bildirim kişinin telefonunda 3 dakika kalıyor. Tabi bazen süreyi uzatabiliyorum. Zamanla yarışıyorum; yetişip yetişmemek çoğu zaman şansa kalıyor. Şu ana kadar hep yetiştim; bildirimime cevap veren her kadına ulaşabildim. Bildirimlerde onlardan 100 dolar ve adres istiyorum. Adresi bulabiliyorum ama sormam onlara güven verir diye düşünüyorum. Peki neden 100 dolar? Aslında büyük bir amaç değil; tam tersine karşı tarafın ne kadar çaresiz olduğunu görmek istiyorum. Çok çaresiz insan, dolandırılacağını bilse bile umut uğruna o parayı verir; bu, hayatta kalma isteğinin gerçek bir göstergesi. Ayrıca seçtiğim miktar uçuk değil, gözden çıkarılabilecek bir tutar. Belki annemin hastane masraflarının bugünkü 100 dolara denk gelmesi de etkili olmuştur. Paralar benim hesabıma aktarıldığında karşı taraf bunu göremiyor. Bu açığı bankaların fark edemeyeceği şekilde kapatıyorum. Banka hesaplarını hacklemek benim için kolay; o kısmı şu an detaylandırmayayım — belki ileride açıklarım. Hiç parası olmayan ev hanımlarını ise farklı şekilde kurtarıyorum. Onların banka hesaplarını araştırıp imkânı olup olmadığını tespit ediyorum; parası yoksa telefonlarına bildirim gitmiyor, ben kendim hallediyorum. Birazdan hiç parası olmayan bir kadını kocasından kurtarmaya gideceğim. Yerimden kalktım; bornozumdan çıktım. Dolabımın en arkasında asılı duran kıyafetlerimi tek tek çıkardım. Bu kıyafetleri yeni almıştım. Esat’ı öldürdükten sonra delil bırakmamak için üzerimdeki kıyafetleri her işim bittikten sonra yakıyorum; sonra aynı modellere tekrar para yatırıyorum. Gelirin nereden geldiğini biliyorsunuz zaten — büyük kısmı buraya harcanıyor. Altıma bacaklarımı saran, esnek deri bir pantolon giydim; bacak kısımlarında kemer detayları vardı. İçime sıfır kollu bir crop, üzerine deri bir ceket aldım. Bu kıyafetler hareket özgürlüğü sağlıyordu. İşe yarayan telefonumu kasanın altından çıkardım ve açtım. Açılana kadar saçlarımı at kuyruğu yaptım, deri şapkamı taktım. Eldivenlerimi giydim, siyah maskemi yüzüme çektim... sadece gözlerim görünüyordu. “Nektar...” diye fısıldadım. Beyaz berjerin altından uyanmış, esneyerek bana bakıyordu. Eğilip yere çömeldim; o da yavaşça yanıma gelip önümde dikildi. Beni bu kıyafetler içinde görünce bakışı değişti ve ne yapması gerektiğini biliyordu. Boynunu sanki bana uzatır gibi yaptı. Kenardaki siyah tasmasını aldım ve boynuna taktım. Tasmasında kamera vardı. Görüntüleri an ve an telefonumdan izleyebiliyordum. Nektar’ı kimse eline almak istemezdi; çünkü tırmalardı. Bu yüzden evde sevilmiyor, çocuklar ondan korkuyordu. İşime geliyordu açıkçası. Pencereyi sessizce açıp dışarı saldım. Telefonumdan görüntüyü kontrol ettim. Bu kalabalığın içinden sıyrılıp kaçacaktım. Normalde herkes uyurken giderdim; bu yüzden gece kuşuydum. Karanlık benim için her zaman güvenliydi. Ama az önceki rezillikten sonra odamın kapısını kilitleyip kimseyle konuşmak istememem dikkat çekmezdi. Zaten yemek saatleri dışında kapım pek çalınmazdı. Nektar aşağı indi ve gezinmeye koyuldu. Kaçacağım yer onun ilk meskeniydi. Hemen arka tarafa adımladı; temizdi. Aceleyle camdan bedenimi dışarı çıkardım. Dışarıdakiler beni kolay kolay göremezdi; açı çok dardı. Kenarlardan tutunarak duvarın dar çıkıntılarına yan şekilde dikkatle ilerledim. Arada etrafımı kolaçan ediyordum. Dar bir sütunun üzerinde durup eğilerek nefeslendim. Sonra telefondan görüntüye baktım. Bir adam vardı. Koruma. Biraz orada gezinmeye başlamıştı. Nektar ise köşeye sinmiş, ona bakıyordu. Kediler gerçekten çok zekiydi; üstelik Nektar şimdiye kadar gördüğüm en zeki kediydi. Suç ortağım. Koruma uzaklaştı; ben de bedenimi aşağı sarkıtarak ikinci katın balkonuna sessizce atladım. Bu balkon misafir odasının balkonu olduğundan genelde boş olurdu. Ardından o balkondan da bir alt kattaki dar panjurun korkuluklarına bedenimi bıraktım. Tutunacak yer olmadığı için dengede kalmaya çalıştım. En sonunda ayaklarım yere bastı. Hemen arka kapıya yöneldim. Güvenlik kameralarının beni çekmemesi için telefonumdan sisteme girip görüntüyü geçici olarak devre dışı bıraktım. Parmaklarım titriyordu ama elimi saklayıp soğukkanlı görünmeye çalıştım. Kapıdan çıktığımda adımlarım sessizdi; ayak tabanlarımın zemine değdiği her anın sesini dinliyordum. Koşmaya başlamadım... koşmak dikkat çekerdi... ama adımlarımı hızlandırdım; gölgelerle beraber ilerledim. Arkada kalan evi bir daha görmemeye çalıştım; Nektar’ın arka sokakta devriye attığını biliyordum ve onun gözleri bana anlık durum raporu gönderecekti. Kamerayı yeniden aktifleştirmeyi de unutmamıştım; iş bitmeden hiçbir şeyi riske atamazdım. Sokak dar, taşlı ve soğuktu. Her köşe başında nefesimi tutup etrafı kolaçan ettim; birkaç insanın silueti görüldü, ama gece onların da mesaisi gibiydi — kimse benimle ilgilenmiyordu. Arabaların vızır vızır geçişi, lastiklerin ıslak yola çarpma sesi ve uzaktan bir köpeğin havlaması arka fonda bir ritim tutturuyordu. Ben o ritme uyum sağlamaya çalıştım; nefesimi kontrol ettim, kalbimin hızını yavaşlatmaya zorladım. Dar sokaktan karşıya geçtim, yığın evlerin arasından kıvrılarak ilerledim. Aydınlatmalar cılızdı; duvarlar arasında saklanmak kolay oldu. Bir taksi durağı gördüm, el kaldırıp bir taksi çağırdım ve içine atladım. Şoförle kısa bir konuşma, adresi söylemem, sonra kapıyı kapatmam — her hareketi mekanik, her saniyeyi hesaplayarak yaptım. Ücreti ödedim, inip hemen yürüyeceğim yönün aksi istikametine doğru kayboldum; üzerimde şuan eldiven yoktu, maskem yoktu; gece insanın sıradanlığına karıştım. Gecekondu sıralarının arasından geçerken nefesim bulut olup görünüyordu. Adımlarımı mümkün olduğunca duvar kenarına yaklaştırdım; ışıkların düşmediği köşelerden, tenhalardan yürüdüm. İleride, daha önce kiraladığım araba görünce. Şirketten birini, fazladan para verip aracı oraya bıraktırmıştım; anahtar arka tekerin üstünde duruyordu, her zamanki gizli yerimde. Anahtarı elime aldığımda parmaklarımın arasındaki metal soğuktu. Kapıyı açıp içine atladım; motorun düğmesine bastım, dönüşte motorun hafif homurtusu geceyi delip geçti. Arabanın farları çölü andıran karanlığı yarıp ilerledi. Uzaklaştığımda, şehir sesleri arkamda küçülmeye başladı. Hızlanırken kalbim daha hızlıydı ama kontrol altındaydı; ellerimi direksiyona bastım, gövdemde adrenalinin sıcaklığı vardı. Camdan dışarıya saçılan sokağın lambalarının soluk ışıkları yüzüme vurdu; her lambanın altından geçişimde geçmişin görüntüleri gözümün önünden bir flaş gibi geçti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD