BÖLÜM 2: DİKENSİZ GÜLÜN KANI
Mercedes’in torpidosunda kalan son tütün kırıntılarını kağıda sararken telefonun acı çığlığı gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Kâzım, çakmağın çarkını sürtmeden hemen önce ekrandaki isme baktı: Seyfi. Tetiği çekmek kadar nefret duyduğu bir sesti o herifin sesi ama açmak zorundaydı. Rolün hakkını vermeyen aktörün cesedini Marmara'ya atarlardı.
"Ne var Seyfi?" dedi Kâzım, sesini bir katilin umursamazlığına ayarlayarak. "Gecenin köründe yine ne bok var?"
"Kâzım! Neredesin ulan?" Seyfi’nin sesi telefondan bile kokain ve leş gibi alkol kokuyordu. Arkadan boğuk bir arabesk müzik ve kadın kahkahaları geliyordu. "Bırak ulan o köhne arabada oturmayı! Yarın büyük harp var diyoruz, moral depolamak lazım. Mekâna geçtik, çabuk gel. Yengeniz sayılır, yeni yetme çıtırlar düşürdük. Karıya gidiyoruz oğlum!"
Kâzım’ın midesi bulandı. İçindeki o vatan sevdalısı Balkan çocuğu, Seyfi’nin gırtlağını o an oracıkta sıkmak için çıldırdı. Ama zırhını giymek zorundaydı. En az o şerefsiz kadar alçak, en az onun kadar pis kokmak zorundaydı ki şüphe çekmesin. Savaş alanında melek rolü kesen ilk vurulan adam olurdu.
"Sikerim senin moralini de karını da Seyfi," diye gürledi Kâzım, gaza yüklenirken. Sesi tıpkı bir çakalın hırıltısı gibi sertti. "Yarın kafa keseceğiz, sen am peşinde koşuyorsun amına koyayım. Hangi çöplüktesiniz?"
"Fatih’teki gizli evdeyiz lan, uzatma! Gel de iki kadeh bir şey zıkkımlan. Bekliyorum!"
Kâzım telefonu pat diye kapattı. Direksiyonu sertçe kırarak arabayı Fatih’in ara sokaklarına sürdü. Gece büyüdükçe şehir daha da kirleniyordu sanki. Sokak lambalarının sarı ışığında süzülen yağmur damlaları, Kâzım’ın yüzündeki faça izini daha da belirginleştiriyordu. İçindeki nefreti, o aşağılık çete liderine duyduğu tiki tiksintiyi bastırmak için dişlerini gıcırdattı. Bu lağımı patlatmak istiyorsa, bizzat o banyoda yıkanması gerekiyordu.
Fatih’teki o iki katlı, dışı dökülen ahşap evin önüne geldiğinde Mercedes’i kaldırıma çıkardı. Kapıdaki iki eli silahlı torbacı, Kâzım’ı görünce hemen başlarıyla selam verip kenara çekildiler. Kâzım, ağır adımlarla merdivenleri çıktı. İçerideki koku tütün, ucuz parfüm ve dökülen içkinin iğrenç bir harmanıydı.
Salona girdiğinde Seyfi’yi deri koltukta, gömleğinin düğmeleri açılmış halde buldu. Masanın üzerinde uyuşturucu çizgileri ve devrilmiş viski şişeleri duruyordu. Yanında ise pavyon artığı birkaç kadın vardı. Ama Kâzım’ın gözü, odanın en karanlık köşesinde, bir taburenin üzerinde büzüşmüş duran o kıza takıldı.
Kızın üzerindeki kazağın söküklerinden omuzları görünüyordu. Dilediği kadar makyaj yapmaya çalışmışlardı ama yüzündeki çocuksu masumiyeti kapatmaya yetmemişti. Henüz çocuktu ulan bu. Taş çatsa on dokuzunda. Kâzım’ın göğsüne aniden bir kurşun saplandı sanki. Yıllardır tetik çeken, can alan, uyuşturucu tırlarını deviren o adam, gözlerinin irisinde bir anlık titremeyle kala kaldı. Kızın adı Kumru’ydu; Seyfi biraz sonra ağzından kaçıracaktı. Kumru’nun gözlerindeki o kapkaranlık nefret ve korku, Kâzım’ın ruhunu delip geçti. Kız sadece güzel değildi; kız, Kâzım’ın bu bataklıkta unuttuğu tek şeydi: Taptaze, kirletilmemiş bir hayat.
Kâzım duraksadığını fark ettirmemek için hemen çatık kaşlarıyla bir adım öne çıktı. Kızı ilk gördüğü anki o vurulmuşluğunu gizlemek için sesini daha da alçalttı, pisleştirdi.
"Bu ne lan?" dedi Kâzım, masaya doğru ağır bir adım atarak. Kumru’ya bakıp bıyık altından iğrenç bir tebessüm fırlattı. "Nereden buldun bu yeni yetme sürtüğü Seyfi? Mekânı kreşe çevirmişsin amına koyayım. Bunun süt kokusu buraya kadar geliyor."
Kumru başını kaldırıp Kâzım’ın boyuna, devasa omuzlarına ve yüzündeki o korkunç faça izine baktı. Gözlerinde en ufak bir geri adım atma ibaresi yoktu. Aksine, nefret bir alev gibi fışkırdı gözlerinden.
"Bana bak lan ayı!" diye bağırdı Kumru. Sesi titriyordu ama kelimeleri birer bıçak gibi keskindi. "Sürtük senin anandır! Orospu çocuğu! Dokunmayın bana, gebertirim ulan sizi!"
Seyfi kahkahalarla gülmeye başladı: "Gördün mü Kâzım? Kedi gibi ama tırnakları var gavatın kızında. Zengin pichi bir torbacı borç takmış buna, o da bunu bize getirdi. Henüz el sürülmedi, tam senlik matmazel!"
Kâzım içindeki o devasa yangını bastırmak için Kumru’ya doğru yürüdü. İçinden, Korkma be kızım, vallahi dokunmam sana, sövdüğün kadar söv, yeter ki kurtarayım seni diye geçirdi ama dışarıya sadece buz gibi bir katil siması yansıttı. Kumru’nun çenesini sertçe kavradı. Parmakları kızın pürüzsüz cildinde sert bir baskı oluşturdu. Kumru yüzüne tükürdü.
"Seni gidi namussuz piç!" dedi Kumru, hırsla Kâzım’ın eline vurarak. "Bırak lan beni! Erkek misiniz ulan siz? Yüzündeki o yaraya sıçayım senin! Katil köpek!"
Kâzım, yüzüne gelen tükürüğü sildi. Gözünü bile kırpmadı. Kızın o savurduğu galiz küfürler, Kâzım’ın kulağına bir ilahi gibi geliyordu çünkü kız hayattaydı, direniyordu. Ama Seyfi’ye bu masumiyeti yem edemezdi.
"Dili çok uzun bunun Seyfi," dedi Kâzım, kızı geriye doğru iterek. Kız tabureye çarpıp yere düştü. Kâzım hemen cebinden bir deste dolar çıkarıp masaya fırlattı. "Bu çıtırı ben alıyorum. Odama götüreceğim. Sabaha kadar o dilini nasıl keseceğimi iyi bilirim."
"Ohoo Kâzım Ağa’ya bak!" diye bağırdı Seyfi, viskisinden bir yudum alarak. "Parayı bastı, malı kaptı. Al tepe tepe kullan ulan. Ama yarın gece Rıhtım’da kafan ayık olsun, karı yüzünden faka basmayalım!"
"Benim kafam her zaman ayık Seyfi," dedi Kâzım, gözlerini Kumru’dan ayırmadan. "Sen kendi kasanı düşün."
Kâzım, yerdeki Kumru’nun kolundan tuttuğu gibi yukarı çekti. Kız ona vurmaya, göğsünü yumruklamaya başladı. "Bırak lan beni! Dokunma bana şerefsiz! Bırak dedim!" Kâzım kızın feryatlarına, savurduğu ağır küfürlere hiç aldırış etmeden onu sürüklercesine evin üst katındaki boş bir odaya soktu ve kapıyı arkalarından kilitledi.
Odanın kapısı kapandığı an, içerideki hava bir anda değişti.
Kumru duvara doğru geriledi, köşedeki komodinin üstündeki cam vazoyu kaptığı gibi Kâzım’a savurdu. Vazo Kâzım’ın omzuna çarpıp yere düşerek paramparça oldu. "Yaklaşma lan!" diye bağırdı kız, nefes nefese. "Yaklaşma vallah gebertirim seni! Sizin gibilerin kökünü kazımak lazım! Orospu çocukları!"
Kâzım istese kızı tek parmağıyla bayıltabilirdi. Ama sadece durdu. Kapının eşiğinde, o iki metrelik dev cüssesiyle bir heykel gibi dikildi. Yüzündeki o katil ifadesi bir anda buharlaştı. Yıllardır MİT amirine bile göstermediği o derin, çaresiz ve yorgun adamın gözleri belirdi faça izinin altında.
"Bağır," dedi Kâzım. Sesi artık iki kayanın sürtünmesi gibi sert değildi; aksine, kırgın ve kısıktı. "Aşağıdakiler duysun diye bağır, söv bana. Ama korkma."
Kumru elindeki cam parçasını Kâzım’a doğru sallarken duraksadı. Kızın gözlerindeki o vahşi nefret, Kâzım’ın gözlerindeki o zifiri karanlık yorgunlukla karşılaşınca bir anlığına bocaladı.
"Ne... Ne diyorsun lan sen?" dedi Kumru, sesi titreyerek. "Bana rol kesme! Katil piçin tekisin işte!"
"Evet," dedi Kâzım, yavaşça yere çökerken. Sırtını kapıya yasladı. Silahını belinden çıkarıp şarjörünü söktü ve mermileri yere saçtı. Boş silahı da Kumru’nun ayaklarının dibine doğru yuvarladı. "Katil bir piçim. Lağımın en dipteki sıçanıyım. Ama sana dokunmam. Yemin olsun ki dokunmam."
Kumru ayaklarının dibindeki boş silaha, sonra da dev adamın çöküşüne baktı. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. Küfürleri boğazında tıkandı.
"Niye..." diye fısıldadı kız. "Niye aldın o zaman beni o şerefsizden?"
Kâzım, cebinden son dökme tütününü çıkarıp titreyen elleriyle sarmaya başladı. Çakmağı çaktı. Sarı ışık, yüzündeki o faça izini ve göz pınarlarında biriken tek damla yaşı aydınlattı.
"Çünkü yarın gece bu şehirdeki bütün pislikleri ateşe vereceğim," dedi Kâzım, dumanı odanın tavanına doğru üfleyerek. "Ve o ateşin içinde senin gibi gencecik bir kızın yanmasına izin veremezdim. Söv bana Kumru... Sabaha kadar söv ki aşağıdakiler işimizi görüyoruz sansın. Ama sakın ağlama. Bulgar Kâzım bu evden sağ çıktığı sürece, kimse senin kılına dokunamaz."
Kumru elindeki cam parçasını yavaşça yere düşürdü. Odanın karanlığında, yüzü faça izleriyle dolu bu dev adamın, aslında kendi hapishanesinde mübet giymiş bir mahkûm olduğunu o an anladı. Dışarıda yağmur şiddetlenirken, içeride iki yaralı ruh, gecenin sonunu beklemeye başladı.