KAPANAN KAPININ ARDINDA

1434 Words
Ormanın derinliklerine gömülmüş taş malikânenin içi, dışarıdaki sessizliğin aksine gergin bir fırtınayı barındırıyordu. Geniş salonun devasa camları, sabahın ağır gri ışığını içeri alıyor; dışarıdaki sis, camın yüzeyinde ince bir örtü gibi yayılıyordu. Odadaki koku; ıslak toprağın, eski ahşabın ve hafif yanmış odunların karışımıydı. Sanki doğa bile bu evde nefesini tutmuş, bekliyordu. Deren, nasıl getirildiğini hâlâ tam hatırlayamıyordu. Hatırladıkları parçalı, sisli ve ürperticiydi. Soğuk bir araç, ağzına kapatılan bir bez ve karanlık bir yer… Ve bütün geceyi kapısına kilit vurulmuş bir odada geçirişinin ağırlığı hâlâ omuzlarında duruyordu. Şimdi ise, geniş salonun ortasında, iriliği salonun kütleli mobilyalarını bile küçülten bir adam duruyordu. Demirhan Ateşoğlu. Salonun geniş camının önünde ayakta duran adam, dışarıdaki ormanın loş karanlığını arkasına almıştı. Geriye doğru süzülen uzun gölgesi, Deren’in ayaklarına kadar uzanıyordu. Gözlerini hafifçe kısmış, yılların içine gömdüğü öfkeyi derin bakışlarına yerleştirmişti. Sert çene hattı, yüzündeki kasların gerilmesiyle belirginleşiyor; omuzlarındaki güç, ona bakan herkesin geri çekilmesine neden olacak bir ağırlık yayıyordu. Deren, koltuğun kenarında yerde oturuyordu. Soğuğu içine çeken ahşap zeminden yayılan titreşim bile onu ürkütüyordu. Adamın nefes alışı bile tehdit gibiydi. Neden burada olduğunu soracak gücü toplayamamıştı; bütün gece boyunca belki bir yanlışlık olur, belki biri gelir kapıyı açar diye düşünmüş, kendini avutmuştu. Fakat şimdi… Gerçek, adamın gözlerinden bütün çıplaklığıyla üzerine yürüyordu. Demirhan’ın bakışları ona çevrildiğinde Deren’in omurgasından aşağı buz gibi bir ürperti indi. Kalbi göğsünden dışarı çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Yutkundu ama boğazı kuruydu; nefesi bile acıtıyordu. Bacakları istemsizce titredi. Koltuğun kenarından destek alarak ayağa kalktığında, adamın devasa varlığı onu gölgede bıraktı. Karşısında duran adam, gerçekten iki katı gibiydi.Güç, öfke ve karanlık bir hesaplaşmanın kokusu üzerinde asılıydı. Deren, korkuyla geriye bir adım atarken sesi çatladı. “Bir… bir yanlışlık var.” Sesi yükselmeye çalıştı ama dün geceki bağırışlarından, kapıya vurup yardım istemeye çalıştığı anlardaki çığlıklarından geriye yalnızca kısık ve hırıltılı bir ton kalmıştı. “Ben evli değilim… Yemin ederim bir karışıklık olmalı…” Demirhan başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinin içindeki öfke, yıllardır gizlenmiş bir kara bulut gibi kabarıyordu. Bir adım attı, sonra bir adım daha. Aralarındaki mesafe kapandıkça salon daraldı; Deren nefes alamıyormuş gibi hissetti. Adam alçak bir sesle konuştu. “Yanlışlık… öyle mi?” Bu kelimelerin soğukluğu, Deren’in tenine bıçak ucu gibi değdi. Geri çekilmek istedi ama ayakları zemine yapışmış gibiydi. Demirhan yaklaştı. Bir anda, hiçbir uyarı olmadan, Deren’in kolundan sertçe kavradı. Parmağının baskısı kemiklerine kadar işledi. Deren’in nefesi kesildi, irkilerek içgüdüsel bir ses çıkardı. Adamın nefesi bile öfkeyle titriyordu. “Ben o yanlışı,” dedi dişlerinin arasından, “yıllar önce yaptım.” Sözlerindeki acı, yıkımı ve öfkesi adeta zehir gibiydi. Sonra kolunu bir hamlede itti. Deren’in dengesi bozuldu. Ayakları birbirine dolandı, nefesi boğazında düğümlendi. Geriye doğru savrulurken her şey bir anlığına yavaşladı; salondaki dev cam, ateş gibi yanan şömine, koltuğun koyu gölgesi… Hepsi gözünün önünde titreşiyordu. Bir anda yere düştü. Kalçasının üzerine vurduğu darbeyle keskin bir acı bedenini sardı. Soğuk zeminin sertliği sırtına yayıldı. Nefesi kesildi; dudaklarından istemsiz bir inilti çıktı. Avuçları zemine sürtünerek açıldı, parmak uçlarına kadar sızladı. Başını kaldırdığında, Demirhan hâlâ oradaydı.Hiçbir şey olmamış gibi duran bir granit heykeli andırıyordu.Ama gözlerindeki ateş… o bütün salonu yakacak kadar güçlüydü. Deren’in sesine titrek bir korku karıştı. “Lütfen… gerçekten bilmiyorum ne olduğunu…” Bu kez sözleri, salondaki sessizliği yaran ince bir çatlak gibiydi. Ve o çatlak, ikisinin de hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecek karanlığın başlangıcıydı. Deren, yere düşmüş kalçasının acısını hissederken, gözlerini zorla kırpıştırdı. Bacaklarının hâlâ titrediğini, ellerinin küçük bir sarsıntıyla zemini kavradığını fark etti. Ama bütün acıya rağmen bakışlarını Demirhan’dan çekemedi; onun gözlerindeki o donuk, kara öfke, gölgesini salondaki tüm ışığa yaymıştı. Boğazı, düşüşün ve korkunun birleştiği acıyla yandı. Dudakları kurumuştu, fakat yemin eder gibi söze başladı. “Yemin ederim… sizi tanımıyorum. İlk defa görüyorum hayatımda. Ben kimseyle evlenmedim… Sizinle evli olsam, bilmez miyim?” Sesi kısıldı, kelimeler boğazında düğümlenmişti. Gözlerindeki karışık korku ve çaresizlik, tüm salonun havasına nüfuz ediyordu. Kalbi çırpınırken, acıyla titreyen elleri bir anlığına havada asılı kaldı. Deren, kendini savunma içgüdüsüyle bir adım daha ileriye gitmek istedi, ama Demirhan beklenmedik bir şekilde bağırdı. “Kes!” Söz, salonun taş duvarlarında çınladı. O kadar derindi ki, Deren’in kulakları uğulduyor, nefesi kesiliyordu. Bir an için kelimeler boğazında dondu; gözlerini kırpmadan Demirhan’a baktı. Adam birkaç adım attı. Her adımıyla salon küçülüyor, sanki tüm hava Demirhan’ın etrafında yoğunlaşıyordu. Deren’in düşmüş hâli, onu korumasız ve savunmasız gösteriyordu. Demirhan, bir dizini bükerek yere oturan Deren’le aynı hizaya geldi. Ama boyunun uzunluğu hâlâ ona üstünlük sağlıyor, kafasını hafif yukarı kaldırmış gibi Deren’e bakıyordu. Gözlerindeki öfke, hafifçe parlayan cam ışığında daha da derinleşmişti. Deren’in gözleriyle buluştuğunda, tüm salon sanki iki kişi arasında sıkışmış gibiydi. Demirhan’ın sesi, boğuk bir gök gürültüsü gibi salonu doldurdu. “Yine yalanlar… Yine işin içinden çıkmaya çalışmalar. Ben bu numaraları yemiyorum artık, Deren Hanım! Sen yaptıklarının bedelini ödeyeceksin!” Her kelime, Deren’in göğsünde ağır bir taş gibi çarptı. Acı ve korku birleşmişti, nefesi düzensiz bir şekilde yükselip alçalıyor, titreyen elleri hâlâ zemini kavrıyordu. Dudakları açılmak istese de kelimeler boğazında düğümlenmişti, kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyordu. Demirhan’ın bakışları hiç kaybolmadı her an onu tartıyor, her hareketini hesaplıyordu. Deren’in yavaş yavaş doğrulmaya çalışması bile onu durduramıyordu. Demirhan’ın güçlü varlığı, her adımında zemini sarsıyor gibi hissettiriyordu. Deren, acıyan boğazıyla sesini yükseltmeye çalıştı. “Lütfen… anlamaya çalışın… Ben…” Ama Demirhan bir adım daha yaklaştı, başını hafif yana eğdi ve kelimeler bir tokat gibi çarptı. “Yeter! Artık anlamayacağım, dinlemeyeceğim. Bu oyun bitti!” Deren gözlerini yumdu, kalbi korkudan hızla atıyor, titreyen elleri hâlâ yere sabitlenmişti. İçindeki çaresizlik, öfke ve korkunun birleşimi, salonu ağır bir sis gibi dolduruyordu. Demirhan, hâlâ onun üzerinde duruyor, öfkesinin tüm ağırlığını Deren’e hissettiriyordu. Ve Deren, boyunun iki katı büyüklüğündeki adamın gözlerinde yılların yıprattığı acıyı, ihaneti ve öfkeyi görüyordu. Bu bakışlar, geçmişin gölgelerini salona taşımış, yalanların ve gerçeklerin arasındaki çizgiyi silmişti. Deren’in aklı karışmış, kalbi sıkışmış, dudaklarından çıkacak her kelimeyi geri çekmişti. Ama içinde hâlâ bir kıvılcım vardı; belki hayatta kalma içgüdüsü, belki de yıllardır bastırdığı cesaret… O kıvılcım, Demirhan’ın öfkesiyle çarpışacak, sessizlik ve gerginlik içinde yeni bir hesaplaşmanın başlangıcını müjdeleyecekti. Deren’in bacakları hâlâ hafifçe titriyordu. Kalçasındaki acı, zeminin soğuk sertliğiyle birleşip her nefeste yayılıyordu. Ama içinde, bir kıvılcım yanıyordu; korku kadar, direnme arzusu da büyüyordu. Elleri titreyerek saçlarını karıştırdı, parmaklarının arasında sıkışan teller, tıpkı aklının karışıklığı gibi birbirine dolaşıyordu. Başını hafifçe salladı gözlerini kırpmaya çalıştı ama içerideki sis, düşüncelerini boğuyordu. Bu adam… Onu hiç tanımıyordu. Hiç. Daha önce yüzünü bile görmemişti. Ama adını bilip bilmemesi bir yana, onun sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu o güçlü, tehditkâr ses, Deren’in ruhunu sarsıyordu. “Karıcım… yaptıkların, yalanların…” demişti adam, sesi hâlâ çınlıyordu. Deren, nefesini kesen bu sözler karşısında aklını kaybetmiş gibi hissetti. Bu kelimelerin anlamını, neden kendisine söylendiğini bir türlü kavrayamıyordu. “Yalanlar… karıcım…” Bu kelimeler, onun dünyasında hiçbir bağ kuramadığı bir tuhaflık oluşturmuştu. Ne geçmişi, ne hataları, ne de yapıp yapmadıkları, bu adamın öfkesiyle birleşiyordu. Deren hâlâ anlamıyordu. Bu işin içinde bir yanlışlık olmalıydı. Ama beyni adeta durmuştu. Gözleri, salondaki ışıkta yansıyor camın ardındaki orman, sanki onun zihnindeki karışıklığın bir yansıması gibi puslu ve belirsizdi. Her adım, her nefes, her bakış, Deren’i daha da küçük ve korunmasız hissettiriyordu. Ama yine de ayağa kalktı. Bacakları sallanıyordu, elleri hâlâ saçlarında dolaşıyor parmak uçlarıyla karıştırdığı teller, tıpkı karmaşık düşüncelerinin fiziksel bir izdüşümü gibiydi. Dizlerinin üstüne oturmuş hâlden doğrulup ayağa kalkması, cesaretinin ve korkunun garip bir birleşimiydi. Yavaşça, temkinli ama kendinden emin bir şekilde yerinde durdu. Salondaki geniş camın önünde duran adam hâlâ ona bakıyordu gözlerinde öfke, dudaklarında sessiz bir yemin, vücudu hâlâ bir duvar gibi dimdik duruyordu. Deren’in gözleri, bir anlık cesaretle buluştu adamın gözleriyle. İçindeki korku, öfke ve şaşkınlık birbirine karışmış, kalbini sıkıştırıyor, nefesini daraltıyordu. “Bu… bu işin içinde bir yanlışlık var,” diye fısıldadı Deren, sesi hâlâ boğuk ve titrek. “Ben… anlamıyorum… Sizi hiç tanımıyorum. İlk defa görüyorum. Ne… ne oluyor, anlamıyorum.” Ama sözleri havada asılı kaldı. İçinde bulunduğu durum, kelimelerinin anlamını yutmuştu. Adamın bakışı, her kelimenin üzerine bir ağırlık koyuyor, Deren’in aklını daha da kilitliyordu. Her kelime, her nefes, her titreyen el, onu bu yabancı adamın öfkesi karşısında savunmasız bir çocuk gibi gösteriyordu. Deren, gözlerini kırpıştırdı kalbi hâlâ çılgınca çarpıyor, ciğerleri adeta oksijen istemiyordu. Bu adamın, bu salonun, bu ışığın içinde neyi temsil ettiğini hâlâ çözemediyordu. Ama içinde bir yerde, mantığın ve korkunun birleşimi, onu dimdik durmaya zorladı. Elleri hâlâ saçlarında dolaşıyor, parmaklarıyla telleri karıştırıyor, tıpkı düşüncelerini fiziksel olarak çözmeye çalışıyordu. Ve o anda, Deren fark etti ki ne kadar anlamazsa anlamasın, bu adamın bakışları bir gerçeğin habercisiydi. Gerçek, korkutucu, anlaşılmaz ama değişmez bir gerçek… Ve Deren’in dünyası, o bakışların içine hapsolmuştu. Salondaki sessizlik, yalnızca nefeslerinin ve titreyen kalbinin sesiyle doluydu. Deren, kendine güç vermeye çalışıyor, ama hâlâ bir adım ileri gidip neye bulaştığını kavrayamıyordu. Tek bildiği, içindeki korkunun yanında cesaretin de var olduğuydu. Ve bu cesaret, belki de hayatta kalması için tek dayanağı olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD