Sesindeki Pranga

2108 Words
Leyla, Mert’in evli olduğu gerçeğiyle yüzleştiği o korkunç andan beri nefes almayı unutmuş gibiydi. Eve girdiğinde elleri ve ayakları sinirden titriyordu. "Aşağılıklar," diye mırıldandı, "Hepsi mi yalan olur, hepsi mi sırtından vurur insanı?" Mert’in o güven veren sesinin arkasına sakladığı koca bir yalan, Leyla’nın tüm inancını yerle bir etmişti."Bir duş alsam iyi gelir," diye geçirdi içinden.Duştan çıktığında banyoyu yoğun bir buhar kaplamıştı. Saçlarını kurutmaya başladığında fön makinesinin o monoton sesi, dünyanın geri kalanıyla olan bağını kesti. Makinenin uğultusu odanın içinde yankılanırken, telefonunun çaldığını duyması imkansızdı. Ne zaman ki fön makinesini kapatıp fırçayı eline aldı, odanın sessizliğini yırtan o ince melodiyi fark etti.Hemen fönü bırakıp yatağın üzerine fırlattığı telefona doğru atıldı. Ekranda tek bir şey yazıyordu: Özel Numara.". "Hangi sapık acaba?" diye tısladı dişlerinin arasındanZaten sinirleri yay gibi gergindi, bir de kimliği belirsiz biriyle uğraşacak hali yoktu. Derin bir iç çekip telefonu açtı."Alo?" dedi sertçe. Karşı taraftan çıt çıkmıyordu. Sadece derinden gelen bir hışırtı, sanki birinin nefes almaya korktuğu o ağır sessizlik... "Alooo!" diye yükseldi Leyla. Yine ses yoktu. "Üff!" diyerek telefonu öfkeyle yüzüne kapattı. "Bir telefon sapığımız eksikti, o da tam oldu." Yatağına oturdu.Zihnindeki uğultuyu susturmak için bir sığınağa ihtiyacı vardı. Uzun zamandır eline almadığı, başucundaki rafta bekleyen en sevdiği kitabını gözüne kestirdi. Kendine sert bir kahve yapıp yatağına bağdaş kurdu. Kitabın kapağını açtığında, sayfaların kokusu ona bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Kahvesinden bir yudum alıp kaldığı yerden okumaya başladı. Bir süreliğine de olsa kendi hayatını, babasının o boğucu baskısını ve Emre’nin yarattığı enkazı Mert'in aşağılık yaptığı serefsizligi unutmuştu.Sayfalarda kaybolmuşken, telefonun tekrar çalmasıyla adeta yerinden sıçradı. Yine o özel numaraydı. Bu defa açmadı. Ekranın ışığının sönmesini bekledi ama numara durmuyordu. Sanki hattın diğer ucundaki kişi Leyla’yı çileden çıkarmaya yemin etmişti. Israrla, inatla çalmaya devam ediyordu.En sonunda dayanamayıp telefonu bir hışımla kaptı. "Acaba o şerefsiz Mert mi arıyor?" diye geçirdi içinden. Geçmişin tüm hayaletleri aynı anda kapısına dayanmış gibi hissediyordu. "Bana bak Allah’ın belası!" diye bağırdı telefonu açar açmaz. "Beni sakın bir daha arama! Duydun mu beni?"Cevap gelmesini beklemeden telefonu yine yüzüne kapattı. Kitabın kapağını bu kez okumak için değil, öfkeyle kapattı. Artık dalıp gidemezdi. Yatağına sırtüstü uzanıp gözlerini tavandaki çatlaklara dikti. Derin, ağır bir boşluk hissetti içinde. "Neden olmuyor?" diye sordu kendi kendine. "Neden hiçbir şeyi yoluna koyamıyorum?"Çabalıyordu, hem de çok. Gece gündüz demeden çalışıyor, her bir kuruşunu kuruşu kuruşuna babasına veriyordu. Elinde avucunda ne bir birikimi vardı ne de kendine ait bir hayatı. Aşk dersen, o zaten tam bir felaket senaryosuydu. Ne zaman toparlanmaya çalışsa, sanki bir el onu daha derin bir çukura itiyordu. Sağına dönüp ışığı kapattı ve gözlerini zorla yumarak huzursuz bir uykuya daldı.Ertesi sabah, Leyla için haftanın en kutsal günüydü. Atölye günü... Cumartesi sabahları biraz daha geç uyanabiliyor, hafta içindeki o ruhsuz masa başı işinden ve babasının kırtasiyesindeki o kasvetli havadan uzaklaşabiliyordu. Yanına boyalarını aldı; çocuklarla buluşmak, fırçasını tuvale dokundurmak onun için sadece bir hobi değil, hayata tutunma biçimiydi.Atölyeye girdiğinde o tanıdık boya kokusunu içine çekti. Resimlerin arasında kendini kaybetmek, sanki bir ormanda izini kaybettirmek gibiydi. Her bir fırça darbesiyle hayatındaki o düğümleri çözüyordu. 6-12 yaş arası öğrencileri, önlerine koyduğu meyveleri büyük bir ciddiyetle resmetmeye çalışıyorlardı. Onların masumiyeti, Leyla’nın içindeki kini bir süreliğine soğutuyordu.Tam en hassas çizgiyi çekerken telefonunun sesiyle irkildi. Yine özel numara... Bu kez umursamadı bile. Sessize alıp telefonu çantasına gömdü. Çizmeye devam etti. Çocuklardan birkaçı yanına sokulup yaptığı resme bakarak iç çekti. "Vay canına öğretmenim! Ne kadar güzel çizmişsiniz..." "Biz de bir gün sizin gibi yapabilir miyiz acaba?" Leyla burukça gülümsedi. "Yaparsınız," dedi çocuklara. Ama içinden, "Umarım benim gibi sadece kağıtların üzerinde değil, hayatınızda da güzel çizgiler çekersiniz," diye geçirdi. Bakışları uzaklara daldı gitti.Gün sona erdiğinde, her zamanki o eve gitme isteksizliği çöktü üzerine. O evde onu bekleyen huzur yoktu ki; sadece dört duvar ve sevgisiz bir sessizlik vardı. Tam atölyeden çıkarken kapıda bir siluet belirdi. "Merve!" diye bağırdı Leyla. Şok içindeydi.Merve, Leyla’nın İzmir’deki en candan arkadaşıydı. Üç yıldır yurt dışındaydı ve habersiz dönmüştü. Sırf sürpriz yapmak için atölyeye gelmişti."İnanmıyorum Merve! Sen nasıl... ne zaman geldin?" "Sürpriz yapayım dedim Leylacığım," dedi Merve gülümseyerek.İki arkadaş sımsıkı sarıldılar. Merve’nin varlığı, Leyla’ya çocukluğunun o tasasız günlerini anımsatmıştı. Leyla onu eve götürmek istese de Merve yorgun olduğunu, yarın mutlaka buluşacaklarını söyledi. Birlikte mahalleye doğru yürümeye başladılar. Aynı mahallede, sadece iki sokak ötede oturuyorlardı zaten. Sohbet ede ede, Merve’yi kapısına kadar bıraktı Leyla. Yarın sabah görüşmek üzere sözleşip vedalaştılar.Leyla, Merve’den ayrılıp kendi evine doğru iki sokaklık yolu yürümeye başladı. Akşamın karanlığı sokağı ele geçirmişti. Tam o sırada sessiz sokağı yine telefonun o bitmek bilmeyen sesi yankıladı. Yine özel numara.Leyla bu defa kaçmadı. İçindeki tüm hınçla, tüm birikmişliğiyle telefonu açtı ve bağırdı: "Efendim! Efendim! Kimsin sen be? Ne istiyorsun?"Karşı taraftan bu sefer o tanıdık sessizlik gelmedi. O ses... Leyla’nın sesini duymamaya yemin ettiği, hafızasından silmek için canını dişine taktığı o ses, soğuk havayı bir bıçak gibi kesti. "Hakkını helal et Leyla..." Leyla olduğu yerde çakılı kaldı. Telefonu tutan eli buz kesti.Leyla'nın elindeki telefon, sanki avucunda canlı bir bomba varmış gibi bir sarsıntıyla yere düştü. Ekranın cılız ışığı sokağın parke taşlarına vururken, o üç kelime zihninin içinde devasa bir çığ gibi büyüyordu: "Hakkını helal et Leyla..."Gözleri istemsizce korkuyla doldu. Bu, bir sevinç ya da şaşkınlık titremesi değildi; bu, bir kurbanın celladını yeniden kapısında gördüğünde hissettiği o iliklerine kadar işleyen dehşetti. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını arkasındaki soğuk duvara yasladı."Yine geliyor," diye fısıldadı karanlığa. "Yine geliyor." "Yine sızıyor hayatıma..."Zihni bir sinema şeridi gibi geçmişin o karanlık sahnelerini oynatmaya başladı. Emre’nin narsist tavırları, nizamiyede bıraktığı gururu, profilindeki o "B" harfiyle kalbine sapladığı hançer... Hepsi bir anda canlandı. Tam iyileştim dediği, tam Mert’in yalanlarını bile geride bırakıp kendine yeni bir sayfa açtığı anda, Emre o sayfayı yırtmak için yeniden ortaya çıkmıştı. "Hayatımı yine karartacak," dedi Leyla, nefes nefese kalmıştı. "Yine o sahte ses tonuyla güvenimi kazanacak, beni kendine bağlayacak ve sonra... Sonra yine hiçbir şey söylemeden, arkasına bile bakmadan yüzüstü bırakıp gidecek." Leyla için Emre artık bir "aşk" değil, bir "yıkım" demekti. Onun sesini duymak, aylarca uğraşıp kurduğu o hassas dengeyi yerle bir etmişti. İçindeki o küçük kız çocuğu çığlık atıyordu: Yok, yok, yok! Daha fazla acı çekmeye, aynı yalanlara inanıp sonunda yine kendini suçlamaya dayanacak gücü kalmamıştı. Kalbi o kadar yorgundu ki, bir "merhaba"yı bile kaldıracak mecali yoktu; kaldı ki bir de bu "helallik" yükünü sırtlanacaktı. Yerdeki telefona baktı. Ekran hala açıktı ama Emre’nin sesi artık gelmiyordu. O üç kelime havada asılı kalmış, Leyla’nın tüm huzurunu zehirlemişti. "Buna izin vermeyeceğim," dedi titreyen ellerini yumruk yaparak. Ama gözlerindeki o korku, bir türlü geçmek bilmiyordu. Emre’nin hayatına girmesi, güneşin batması ve bitmek bilmeyen bir gecenin başlaması demekti. Leyla o sokağın ortasında, kaldırıma oturup telefonunun başında öylece kaldı. Kendi hayatının iplerini eline almakla, o tanıdık acıya teslim olmak arasındaki o ince çizgide yürüyordu. Leyla, sokağın ortasında, telefonunun düştüğü o taş zemine çakılmış gibiydi. Bir süre öylece durdu; dünya durmuştu ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Eğilip titreyen parmaklarıyla telefonu yerden aldı. Ekran kararmıştı, telefon kapanmıştı.Kim bilir neler demişti Emre en son dur kapatma kapatma diye yalvariyordu. Ayakları sanki yere çivilenmişti, adım atmak istiyor ama dizlerindeki dermanın çekildiğini hissediyordu. Donmuştu adeta. İçindeki savaşın şiddeti canını yakıyordu. Bir yanı hâlâ o narsist adama mahkûm gibiydi. Onu çok sevmişti, hem de her şeye rağmen. Bir gün elbet döneceğini, kapısını çalacağını biliyordu. Kalbi bu dönüşün hayaliyle aylarca avunmuştu. İşte uzun zaman geçmiş, o beklenen an gelmişti. Dönmüştü dönmesine ama... Peki ya ihaneti? Leyla’yı o "B" harfiyle, o yalanlarla, o nizamiyenin soğuk sessizliğiyle kandırışı ne olacaktı? Gururu, çiğnenen onuru, harcanan ayları ne olacaktı? Tam yerinden kalkıp bu ağırlığı üzerinden atmaya çalışıyordu ki, telefonun ekranı yeniden aydınlandı. Yeter artık yeter yeter yeter diye sitemleri yankilaniyordu Leyla'nın. İçine içine haykiriyorudu adeta. Bu kez özel numara değil, Emre bizzat kendi numarasıyla arıyordu. O numara, Leyla’nın rehberinden silse de ezberinden asla atamadığı o rakamlar dizisi ekrandaydı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesine vurmaya başladı. Nefesi kesildi. Ama bu sefer açmadı. O an içinde bir şey koptu; büyük bir öfkeyle telefonun güç düğmesine basılı tutup cihazı tamamen kapattı. Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Kendi kendine, sitem dolu fısıltılarla konuşuyordu: "Yo yo yoo... Bu defa olmaz, bu defa olmayacak! Bir daha ona kendimi kullandırtmayacağım!" Bu cümleyi kim bilir kaçıncı kez kuruyordu? Leyla her defasında kendine bu yeminleri etmiş ama ne zaman Emre bir mesaj atsa, bir kez arasa ya da ansızın karşısına çıksa, tüm savunması yerle bir olmuştu. Ona kanıyor, istemese bile o zehirli sarmaşığın içine gönüllüce giriyordu. "En büyük suçlu benim," dedi içine doğru bağırarak. Kendini affedemiyordu.Eve doğru yürürken sokaklar üzerine geliyordu. Sanki binalar daralıyor, gökyüzü Leyla’nın üzerine çöküyordu. Bir an durdu, olduğu yerde kalakaldı. Dünya etrafında hızla dönüyordu, midesi bulanıyor, canı yanıyordu. Hem de çok... Fiziksel bir acı gibiydi bu, sanki kalbini biri avuçlarında sıkıyordu. Eve vardığında saat epey geç olmuştu. Kapıyı açtığında büyük bir korkuyla babasının evde olup olmadığını kontrol etti; şanslıydı, babası henüz gelmemişti. Annesi onu kapıda karşıladı. "Kızım nerede kaldın bu saate kadar? Merak ettim," dedi endişeyle. Leyla, yüzündeki o enkaz halini gizlemeye çalışarak, "Uzun sürdü işimiz anne," dedi geçiştirerek. Ama bir annenin gözünden hiçbir şey kaçmazdı. "Neyin var kızım? Biraz dalgınsın sanki?" "Yok bir şey anne," dedi Leyla, konuyu değiştirmek için hemen ekledi: "Anne, biliyor musun Merve geldi!" Annesi büyük bir şaşkınlıkla ellerini dizine vurdu. "Aaa! Demek döndü ha?" Leyla başıyla onayladı. "Evet anne, artık gitmeyecekmiş, temelli dönmüş." Bir süre annesiyle konuştu, Merve’den, yurt dışından bahsetti ama aklı orada değildi. Emre’nin o hırıltılı sesiyle "Hakkını helal et" dediği o an, bir plak cızırtısı gibi kulağında dönüp duruyordu. "Ben odama gidiyorum anne, çok yorgunum," diyerek konuşmayı kesti. Annesi arkasından seslendi: "Kızım bir şeyler yemeyecek misin?" Leyla arkasına bakmadan, "Bir şeyler atıştırmıştım," dedi. Odasına geçip yatağının kenarına oturduğunda sadece sessizlik vardı. Telefonu hala kapalıydı ve onu açmaya hiç niyeti yoktu.Odaya geçtiğinde odanın karanlığında bir süre ayakta durdu tipi hayalet gibi.gercektende son 6 aydır bir hayaletten farkı yoktu Leyla'nın zaten. Camın kenarına geçti sessizce karanlıkta. Alnını soğuk cama yasladı. Daldı... Çok uzaklara daldı. Son bir yıldır yaşadığı her şey, Emre’yle geçen o sancılı süreç, bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Ne de çok canı yanmıştı, ne kadar çok eksilmişti. Ama dışarıdan bakan kimse bunu görmüyordu; Leyla acısını bir zırh gibi taşıyor, kimseye yansıtmıyordu. Gökyüzüne baktı, derin bir nefes çekip içini boşalttı.Oysa ortada bir gerçek vardı ki Leyla emreden nefret ediyordu aslinda. Fakat içinden ne yaparsa yapsın asla atamadığı sevgisi sürekli nefrete galip geliyordu. Gece boyunca uyku haramdı ona. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtı. Telefonu hala kapalıydı. Açarsa biliyordu; Emre yine aramış, belki onlarca mesaj atmış olacaktı. Ona yeniden inanmaktan, onun sahte merhametine bir kez daha yenilmekten korktuğu için telefonunu açmadı. Erkenden evden çıktı. Pazar günüydü, atölye mesaisi vardı ama önce sığınacağı tek limana, Merve’ye gitti. Merve’nin kapısını çaldığında Nuran teyze açtı kapıyı. "Leyla kızım, hoş geldin! Geç içeri, Merve de yeni uyandı odasında. Birlikte kahvaltı yapalım," dedi o her zamanki sıcaklığıyla. Nuran teyze, Leyla’nın çocukluğunu bilirdi; ona hep kendi kızı gibi bakmıştı. "Nuran teyzecim, biraz erken oldu ama Merve’yi bir göreyim dedim işe gitmeden," dedi Leyla donuk bir sesle. Tam Merve’nin odasına yönelecekti ki, Merve kapıda belirdi. "Leyla canım, hoş geldin!" dedi ama arkadaşının yüzündeki o hayaletimsi ifadeyi anında fark etti. "Gel canım biz odaya geçelim. Annecim sen çayı koy, geliyoruz hemen." Odaya girer girmez Merve kapıyı kapattı. "Ne oldu canım? Belli ki bir şey olmuş, anlat dinliyorum." Leyla bir süre sustu, dudakları titredi. "Şey Merve..." "İmmm?" dedi Merve sabırsızlıkla. "Emre aradı..." Merve’nin yüzü bir anda ciddileşti. "Emre mi? Yine mi?" Merve tüm sürece hakimdi; Leyla ne zaman yıkılsa Merve binlerce kilometre öteden ona destek olmaya çalışmıştı. "Ee? Ne diyormuş? Ne diye aramış seni?" "Bilmiyorum," dedi Leyla sinirle. "Hakkını helal et dedi telefonu açar açmaz. Sonrasını dinlemedim, elimden düştü telefon. Dondum kaldım." Merve, Leyla’nın ellerini tuttu, gözlerinin içine sertçe baktı. "Bak Leylacığım, o adamdan olmaz... Ondan hiçbir şey olmaz. Uzak dur ondan. Hayatına sürekli girmesine izin verme. Her defasında sen iyileştikten, tam kafanı kaldırdıktan sonra gelip seni aşağı çekmesine izin verme. Bak çok korkuyorum senin için. O adam hayatına girdiğinden beri sen, sen değilsin. Artık buradayım, hata yapmana izin vermeyeceğim." Leyla sustu. Tek kelime edemedi çünkü Merve haklıydı. Kahvaltıya geçtiklerinde Merve neşeli hikayeler anlatarak Leyla’nın kafasını dağıtmaya çalıştı. Leyla da ona eşlik ediyor, gülümsüyordu ama ruhu orada değildi. "Hadi ben kalkıyorum," dedi Leyla saate bakarak. "Geç kalmadan atölyeye gideyim. Akşama seni bize bekliyorum."Leyla, atölyenin önüne geldiğinde derin bir nefes aldı. Burası onun kalesiydi, burada güvendeydi... ya da öyle sanıyordu. Başını kaldırdığında kalbi duracak gibi oldu. İşte oradaydı. Orada. Tam karşısında. Emre, atölyenin girişinde öylece durmuş, onu bekliyordu. Leyla buz kesti. Dünya etrafında bir kez daha dönmeye başladı. "Nasıl olur?" dedi kendi kendine, "Nereden çıktı bu adam?" Kaçış bitmişti. Emre’den ne kadar kaçarsa kaçsın, aralarına ne kadar yalan ve mesafe girerse girsin, kader sanki onları bir yıkım için hep bir araya getiriyordu. Emre’nin gözleri Leyla’nınkilerle buluştuğunda, Leyla başına geleceklerin ağırlığını hissetti. Kader, Leyla için yeni bir sınav mı hazırlıyordu, yoksa bu sonun başlangıcı mıydı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD