Uyanışın İlk Rengi

1235 Words
Emre’nin yanından, o nizamiyenin soğuk demir parmaklıklarının gölgesinden ayrıldığından beri Leyla’nın beyninde tek bir kelime, sanki paslı bir çiviyle kazınmış gibi dönüp duruyordu: "Balım... Balım... Balım..." Kimdi bu Balım? Telefonun ekranında beliren o bir saniyelik isim, tüm günü üzerine kurulmuş o pembe bulutları dağıtmaya yetmişti. Yol boyunca otobüsün buğulu camından dışarıdaki karanlığı seyrederken, elindeki zakkum çiçeğini ve onun sığındığı o plastik su şişesini bir an bile dizlerinden indirmedi. Parmakları şişeye öyle sıkı sarılmıştı ki, sanki bıraksa Emre’yle olan o incecik bağı da kopup gidecekti. Bir an durup gülümsedi karanlığa doğru. "Vay be," dedi içinden, "Askerdeyken, o disiplinin, o yokluğun içinde bile yaptı yapacağını." Emre, o çorak nizamiyenin çevresinden bu çiçeği koparıp getirmiş, imkansızı imkanlı kılmıştı. Bu, Leyla’nın yirmi küsur yıllık hayatında aldığı ilk çiçekti. Belki çok pahalı bir buket değildi, belki yol kenarında kendi kendine açan yabani bir bitkiydi ama Leyla için yeryüzündeki tüm hazinelerden daha değerliydi. Çünkü bu çiçeği değerli kılan toprak değil, onu tutan ellerdi; Emre’nin elleri. "Neydi bu Emre aşkı?" diye sordu kendine. Neden bu adama bu kadar kopmaz halatlarla bağlanmıştı? Kuzenim Kader’in ona söyledikleri, Emre’nin o sarsıcı git-gelleri, intikam alır gibi hayatına bir girip bir çıkışları... Hepsi zihninde bir film şeridi gibi geçti. Emre onu bazen dünyanın en özel kadını gibi hissettiriyor, bazen de bir mola yerinde unutulmuş sahipsiz bir eşya gibi kenara itiyordu. Sahi, ne istiyordu bu adam ondan? Ama hemen ardından o bildik savunma mekanizması devreye girdi: "Ama seviyor işte. Sevmese neden her defasında dönüp dolaşıp bana gelsin? Neden beni çağırsın?" Kader’le olan tartışmasında bile Emre’ye hak verecek bir boşluk buldu. Kader çok ağır konuşmuştu, belki de Emre sadece gururunu koruyordu. Ya da hayır, kimse onun kadar acımasız olamazdı... Zihni adeta ikiye bölünmüş, bir tarafı celladına aşık bir kurban gibi onu savunurken, diğer tarafı sessizce imdat çığlığı atıyordu. Leyla’nın zaten aşktan yana hiç şansı olmamıştı. İlk sevgilisiyle üç yılını devirmiş, evlilik hayalleri kurarken üniversite son sınıfta ihanetin en soğuğuyla tanışmıştı. "Belki de kaderim bu," diye geçirdi içinden. "Belki de ben kötüyüm ve hep kötüleri çekiyorum." Bir an duraksadı, kalbi sıkıştı. "Ne diyorum ben? Deliriyorum galiba..." Eve yaklaştığında saatin çoktan sınırı geçtiğini fark etti. Sokak lambalarının cılız ışığı altında hızlı adımlarla yürürken, evin köşesinde aniden durdu. Elinde bu şişe ve zakkumla kapıdan içeri girmesi, kendi idam fermanını imzalaması demekti. Annesi mutfakta sorguya çeker, babası o çiçeğin hesabını burnundan getirirdi. Alelacele, titreyen elleriyle çiçeği şişeden çıkardı. Islak saplarını çantasına, gizli bir bölmeye yerleştirdi. Elinde kalan o boş plastik şişeyi ise sanki bir suç kanıtıymış gibi çöp tenekesine fırlattı. Kapıyı açtığı an annesinin endişe dolu yüzüyle karşılaştı. "Neredesin sen Leyla? Baban seni sorup durdu, delirdi içeride! Ne diyeceğiz şimdi ona?" Leyla tam cevap verecekken içeriden o gürültülü, evin duvarlarını titreten ses yükseldi: "Leyla! Gel buraya!" Babası, televizyonun karşısında otoritesinden aldığı o sahte güçle oturuyordu. Gözleri zehirli birer ok gibi kızına saplandı. "Neredesin sen bu saate kadar? Pazar günü iş mi olur? Saat kaç!" Leyla’nın konuşmasına fırsat bile tanımadan kükremeye devam etti: "Seni işe girdiğinde uyarmıştım! Bu eve geç gelmeyeceksin, dışarıda gezmeyeceksin, kimseyle muhatap olmayacaksın!" Leyla, gözlerini yere dikip yutkundu. "Kusura bakma baba. Bir sergi için resimleri yetiştirmemiz gerekiyordu, o yüzden sarktı. Bir daha olmaz." Babası inanmış gibi görünmese de homurdanarak televizyona döndü. Leyla, her adımı batan bir diken gibi odasına geçerken dişlerini sıktı. Kapıyı kapatır kapatmaz çantasını yatağın üzerine savurdu. "Yeter artık!" diye fısıldadı hıçkırıklarını boğarak. "Çalıştığım bütün parayı aldığı yetmiyor gibi bir de küçük çocuk gibi azarlıyor!" O an çantasını savurduğu aklına geldi. "Çiçek!" Hızla çantayı açtı. Kalbi ağzında atıyordu. Neyse ki zakkumun o narin dalları kırılmamıştı. Onu nazikçe çıkarıp masasının üzerindeki bir bardağa su doldurarak içine bıraktı. O an, tüm öfkesi bir sis bulutu gibi dağıldı. Emre’nin nizamiyeden çıkıp elinde çiçeklerle ona doğru koştuğu o anı hatırladı. Herkes onlara bakmıştı; kıskançlıkla, merakla... Dünyanın en güzel tablosu gibi hissetmişti kendini. Ama sonra yine o "Balım" ismi düştü aklına. İçi içini kemiriyordu. Kimdi o? Gerçekten ablası olabilir miydi? Yoksa yeni bir yalanın başlangıcı mıydı? Bu iç savaşın ortasında telefonu titredi. Kapıyı hemen kilitledi ve mağrur, özlem dolu bir sesle açtı: "Alo, Emre?" "Kıvırcık, nasılsın?" dedi Emre. Sesi yorgun ama o tanıdık büyüleyici tondaydı. "İyiyim Emre, eve girdim şimdi. Sen nasılsın?" "İyi ben de... Leyla, iyi ki geldin. İyi ki varsın. Her şeye rağmen yanımda olman bana güç veriyor." Leyla sustu. Az önceki tüm şüpheleri, o "Balım" fısıltıları Emre’nin bu tek cümlesiyle eriyip gitti. Emre hemen konuyu değiştirdi; günün ne kadar güzel geçtiğinden, onu görmenin acemi birliğindeki o zor günleri nasıl kolaylaştıracağından bahsetti. Ve o beklenen teklif geldi: "Haftaya da geleceksin, değil mi?" Leyla duraksadı. Bugün eve bu kadar zor girmişken, babasının o korkunç sesi hala kulaklarında çınlarken haftaya nasıl çıkacaktı? "Bakarız," diyebildi sadece. "Bakarız deme Leyla, gel lütfen... Seni bekliyorum. Kendine dikkat et, öptüm." Telefon kapandı. Leyla elinde telefonla, loş ışığın altında bir süre öylece kaldı. İçini tarifsiz bir mutluluk kapladı. "Yok abi," dedi kendi kendine sesli bir şekilde, "Bu adam benim kaderim. Ben bununla evleneceğim." İlk görüşte aşık olduğu adamın, aslında onun sonu olabileceğini düşünemeyecek kadar körelmişti bilinci. Yatağına uzandı, başucundaki masada bir bardak suyun içinde duran zakkum çiçeğine baktı. Ne kadar asil, ne kadar saf ve ne kadar güzel kokuyordu... Tıpkı Leyla’nın Emre’ye olan aşkı gibi; dışarıdan büyüleyici ama içten içe zehirli. Gözleri yavaşça kapandı, o gece zakkumun karanlık gölgesinde, gördüğü en güzel rüyalara daldı._ Leyla, zakkumun o baygın kokusu altında derin bir uykuya dalmıştı. Rüyasında, zamanın ve mekânın ötesinde, uçsuz bucaksız bir kır bahçesindeydi. Üzerinde hafif rüzgârla uçuşan bembeyaz bir elbise vardı. Güneş, tenini usulca ısıtırken Leyla dizlerinin üzerine çökmüş, elindeki taze papatyalardan kendine bir taç örüyordu. Her bir sapı birbirine dolarken içi huzurla doluydu. Birden, papatyaların arasında bir karaltı belirdi. Başını kaldırdığında Emre’yi gördü. Emre, eğilip yerden bir papatya kopardı ve yavaş adımlarla Leyla’nın yanına gelip yanına oturdu. Hiç konuşmadan, Leyla’nın yarım kalan tacını yapmasına yardım etmeye başladı. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yüzünde, gerçek hayatta hiç tatmadıkları o saf, katıksız gülümseme vardı. Tacı bitirdiklerinde Emre, papatyadan tacı büyük bir nezaketle Leyla’nın saçlarına yerleştirdi. Ardından eliyle Leyla’nın çenesini hafifçe tutup, dudaklarına tüy kadar hafif, minicik bir öpücük bıraktı. İşte tam o an, odanın içinde yankılanan keskin bir telefon sesiyle Leyla yerinden sıçradı. Uyku sersemi, kalbi hala rüyasındaki o öpücüğün etkisiyle hızlı hızlı çarparken neye uğradığını şaşırdı. El yordamıyla telefonu buldu. Ekranda Suna yazıyordu. Üniversite bittiğinden beri bağını asla koparmadığı, sırdaşı, ruhunun aynası olan ama bir yıldır hasret kaldığı en yakın arkadaşı... "Alo, Suna?" dedi Leyla, sesi hala uykunun o puslu derinliğinden geliyordu. "Leyla! Canım benim, nasılsın?" Suna’nın sesi her zamanki gibi enerji doluydu. "İyiyim... Uyuyordum Sunacığım, sen nasılsın?" "Ben çok iyiyim Leyla! Sana bir sürpriz yapacaktım, kapına dayanacaktım ama dayanamadım söylüyorum... Biricik arkadaşın seni görmeye geliyor! Yola çıkıyorum!" Leyla, duyduklarına inanamayarak yatağın içinde doğruldu ve minik bir çığlık attı. "Neee! İnanmıyorum, sen ciddi misin Suna?" "Evet canım! Sonunda bizimkileri ikna edebildim. Sadece iki gün kalıp döneceğim, az ama olsun, sonunda sarılacağız!" Leyla’nın gözleri parladı. "İnanmıyorum... Çok sevindim Suna, dört gözle bekliyorum seni. Gel tabii, sana o kadar çok ihtiyacım var ki!" Telefonu kapattığında Leyla’nın yüzünde rüyasındaki o gülümsemeden daha canlı bir ifade vardı. Tam telefonu komodine bırakacakken bir bildirim daha düştü ekrana. Emre’den gelmişti: "Günaydın güzelim..." Leyla, elindeki telefona ve masadaki zakkum çiçeğine baktı. Ne oluyordu böyle? Önce rüyasındaki o huzurlu anlar, sonra Suna’nın mucizevi gelişi ve şimdi de Emre’nin bu tatlı sabah selamı... Uzun zamandır üzerinde taşıdığı o ağır, gri bulutlar dağılmış; yerini umut dolu, masmavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Bu sabah, hayatının en huzurlu sabahıydı; ya da Leyla, fırtınadan önceki o meşhur sessizliğin en güzel kısmını yaşıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD