Altı ay geçmişti. Altı ay, Leyla için bazen altı asır gibi bazen de bir göz kırpması kadar hızlı geçmişti. Emre’yi kalbinden çıkarmak için kendiyle büyük savaşlar vermiş, sonunda o savaşı kazandığına kendini inandırmıştı. Artık her sabah aynı döngüye uyanıyordu: Erken kalk, işe git, akşam atölyeye uğra, eve dön ve odana kapan. Ama bu monotonluk, aslında onun sığınağıydı.
Yeni iş haberi hayatına bir hareket getirmişti. Büyük bir şirketin finans departmanından gelen o telefon, sanki ona "hadi artık uyan" diyordu. Pazartesi günü yeni bir sayfa açacaktı. Atölye ise onun ruhunu dinlendirdiği yer olmaya devam edecekti; hafta sonları çocukların neşesiyle dolacak, boyalarla dertleşecekti.
Cuma akşamı, mahalle sokağının loş ışıkları altında yürürken zihni çok uzaktaydı. Yeni işinde ne giyeceğini, çocuklara hangi tekniği öğreteceğini düşünüyordu. Tam köşeyi dönerken, kulaklarını tırmalayan o keskin motor sesi ve üzerine gelen ışık hüzmesiyle dünyası sarsıldı. Kendini yerde bulduğunda tek hissettiği korku ve şaşkınlıktı.
Motorun üzerinden fırlayıp yanına koşan o gencin sesi yankılandı sokakta:
"Hanımefendi! Çok özür dilerim, gerçekten çok özür dilerim! İyi misiniz?"
Leyla şaşkın şaşkın bakıyordu. Genç adam, "Ambulans çağırayım mı, hastaneye gidelim mi?" diye üzerine titrerken, Leyla elindeki hafif kanayan sıyrığa baktı. Canı o kadar yanmamıştı aslında.
"Dur, dur... Arama kimseyi," dedi Leyla hafif bir sesle. Üstünü başını çırpıp ayağa kalktı. Adam hala özür diliyor, hatasını telafi etmek için pervan oluyordu. Leyla’nın o anki dalgınlığı yerini hafif bir öfkeye bıraktı.
"Beyefendi, iyiyim diyorum ya! Benim hatamdı, ben önünüze atladım," diye çıkıştı. Karşısındaki yakışıklı gencin yüzündeki mahcubiyeti görmezden gelerek hızlı adımlarla uzaklaştı.
Mert, motorunun yanında öylece kalakalmıştı. Gecenin karanlığında kaybolan o kızın arkasından bakarken ağzından tek bir kelime döküldü: "Ay prensesi..." Aynı mahallenin insanlarıydılar ama birbirlerini hiç görmemişlerdi. Mert bu karşılaşmanın büyüsüne kapılmıştı bile.
Odanın Sessizliğinde Bir Telefon
Leyla eve girdiğinde her şey aynıydı. Babası televizyondaki haberlere odaklanmış, annesi elindeki örgünün ilmeklerini sayıyordu. Kimseyle konuşmadan odasına geçti. Yatağına uzandığında eli gayriihtiyari telefona gitti. İki aydır kendine verdiği sözü bozdu ve Emre’nin profiline girdi.
Gördüğü şey nefesini kesti. O harf... Emre'nin o kızın isminin baş harfini koyduğu o "B" harfi artık yoktu. Leyla bir an duraksadı. "Demek bitti," diye fısıldadı. Emre için artık hiçbir şeyin yolunda gitmediğinin kanıtıydı bu. İçinde garip bir zafer hissiyle karışık bir hüzün oluştu ama telefonu hızla köşeye fırlattı. Artık buralarda dolaşmak ona göre değildi. Camın önüne geçti, dışarıdaki karanlığa baktı. Asker yolunu gözlediği, o tabelada ismini görüp sevindiği günler bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Derin bir iç çekti: "Bitti Leyla, bitti."
Tesadüf mü, Kader mi?
Pazartesi sabahı alarmın azizliğine uğramıştı. İlk iş gününde geç kalmak, yapacağı en son şeydi. Apar topar evden fırladı, sokağın başına geldiğinde ise o motorun sesini yine duydu. Mert, sanki onu bekliyormuş gibi tam önünde durdu.
"Merhaba! Ne büyük tesadüf," dedi Mert gülümseyerek. "Yine karşı karşıyayız ama bu sefer çok şükür her şey yolunda."
Leyla utançla gülümsedi. "Dün için tekrar kusura bakmayın, ben çok dalgındım."
Mert ise her zamanki centilmenliğiyle, "Asıl siz benim kusuruma bakmayın. Çok aceleci görünüyorsunuz, isterseniz sizi gideceğiniz yere bırakayım," dedi.
Leyla bir an duraksadı. Mahalleli ne derdi? Babası görürse ne anlatırdı? Ama saatinin tik takları kulağında çınlıyordu. İlk günden kapıda kalmak istemedi. Kaskı başına takarken içindeki o korku ve heyecan birbirine karıştı. Motora bindi, Mert’in sırtına hafifçe tutundu. Rüzgar yüzüne vururken, hayatının yön değiştirdiğini hissetti.
Şirketin önüne geldiklerinde Mert, Leyla’yı indirdi ve çekingen bir tavırla sordu:
"Şey... Eğer müsaitsen, akşam sahilde bir kahve içmeye ne dersin?"
Leyla şaşırdı. Bu kadar hızlı olması onu ürkütse de, içinde o altı aydır biriken koca boşluk bir şekilde dolmalıydı. Emre’nin yarattığı yıkımı belki de bir başkası tamir edecekti. "Olur," dedi kısaca.
Sahildeki Gizem
Akşam 7’de sahilde buluştular. Deniz kokusu, taze demlenmiş kahve kokusuna karışıyordu. Mert, Leyla’ya hayranlıkla bakıyordu. Sohbet ilerledikçe ortak noktalarını keşfetmeye başladılar ama Mert’in bakışlarında anlatamadığı, dilinin ucuna gelip de yuttuğu bir şeyler vardı.
Mert, Leyla’nın mahalledeki yaşantısından, resim sevdasından bahsederken onu sanki yıllardır tanıyormuş gibi dikkatle dinliyordu. Ama bir an geldi, Mert’in yüzündeki gülümseme dondu. Gözlerini denizin karanlık sularına dikti.
Leyla, "Bir sorun mu var Mert?" diye sordu.
Mert zoraki bir gülüşle, "Yok, sadece... Bazı gerçeklerin zamanlamasından korkuyorum," dedi.
Leyla henüz farkında değildi ama Mert’in hayatındaki bir parça, Leyla’nın geçmişindeki o enkazla yani Emre ile bir şekilde bağlantılıydı. Mert, Leyla'nın önüne sadece motoruyla değil, hayatındaki o saklı gerçeğin ağırlığıyla da çıkmıştı.Masada oturdukları o bir saat boyunca Mert’in gözü sürekli kolundaki saatindeydi. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş ya da birinden haber bekliyormuş gibi huzursuzca telefonunu kontrol edip durmuştu. Sohbet bir noktadan sonra tıkanmış, Mert’in "Seni hep gördüm" diyen o derin bakışlarının yerini tedirgin bir bekleyiş almıştı.
Kalktıklarında Mert, "Seni eve bırakayım, bu saatte yürüme," diye ısrar etti. Sesi nazikti ama o ısrarın altında Leyla’yı bir an önce oradan uzaklaştırmak ister gibi bir acelecilik vardı.
Leyla, "Hayır, biraz yürümek istiyorum. Kafamı toplamam lazım," diyerek kestirip attı. Mert birkaç kez daha şansını denese de Leyla’nın kararlı "hayır"ları karşısında pes etti. Motoruna bindi, kaskını taktı ve arkasına bile bakmadan hızla uzaklaştı.Leyla sahil yolunda tek başına yürürken denizin hırçın sesini dinliyordu. İçindeki o kuşku kemirmeye başlamıştı ruhunu. "Bir gariplik vardı," dedi kendi kendine. "Neydi o telaş? Neydi o telefon saklamalar?"
Aklına hemen Emre ve yaşadığı o büyük hayal kırıklığı geldi. Yarası hala tazeydi ve savunma mekanizması hemen devreye girmişti. Kendi kendine söylenmeye başladı:
"Belki de sevgilisi var... Hatta belki evli bile olabilir. Erkek milleti değil mi?Leyla, Mert'in o etkileyici gülüşünün altında aslında ikinci bir hayat sakladığından şüpheleniyordu. "Ay prensesi" deyişi, o nazik tavırları... Hepsi bir maske miydi?Leyla'nın her zamanki telaşlı sabahıydı. Kapıdan çıkıp hızla işe yetişmek üzereyken, tam köşede duran tanıdık silüetiyle karşılaştı: Mert. Leyla'nın içinde "Bu da ne arıyor burada, ne işi var ya?" diye bir isyan yükseldi. Sinirli bir ifadeyle Mert'e doğru yürüdü.
Mert, Leyla'yı görür görmez gülümseyerek "Günaydın Leyla" dedi. Leyla onun bu rahat tavrına daha da sinirlendi.
"Senin ne işin var burada Mert? Evimin önünde ne arıyorsun?" diye çıkıştı. İçinden bir yandan da babasının işe gitmiş olmasına şükrediyordu. Ama ya komşular? Ya biri görürse, ya babasına söylerse?
Mert, Leyla'nın gerginliğini fark etmiş gibi bir adım geri çekildi. "Burada oturduğunu duydum, belki işe götürürüm diye..."
Leyla onun konuşmasına bile fırsat vermedi. "İşe götürmek mi? Teşekkürler, ben giderim," dedi sert bir ses tonuyla. Arkasını dönüp tam gidecekti ki, durdu. Geri dönüp Mert'e sert bir bakış attı. "Bir daha kapımın önüne gelmezsen sevinirim." Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.
Gün boyu aklında Mert vardı. Aklına geldikçe sinirleniyordu. Bu ne cüretti ya? Evinin önüne gelmek ne demekti?
Akşam eve doğru giderken komşusu Leman Teyze'yi gördü.
"Oo Leyla kızım, nasılsın?"
"İyiyim Leman teyzecim, sağ ol sen nasılsın?"
"İyiyim ben de. İş güç nasıl?"
"İyi çok şükür."
Leman Teyze, birden Leyla'nın sabahki gerginliğini unutturan bir soru sordu: "Sabah evin önünde Mert'i gördüm. Ne arıyordu orada? Seninle de konuşuyordu."
"Şeyyy..." dedi Leyla, tam konuşacaktı ki Leman Teyze başladı konuşmaya.
"Aman kızım, diyeyim uzak dur ondan. Şerefsizin tekidir. Evli, bir eşi, bir oğlu da var. Erken yaşta evlenmiş, şimdi de karı kızın peşinde dolanıyor. Tüm mahalle ne kadar karaktersiz olduğunu biliyor. Ben uyarayım seni dedim. Bilirsin kızım, seni severim, kötülüğünü istemem."
Leyla dondu kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Bir an kekeledi başta. "Yok Leman Teyze, merak etme, öyle bir şey yok aramızda ne alakası var hem. Kendisi sabah bana adres soruyordu. Mahalleli olduğunu bilmiyorum, uyardığın iyi oldu," deyip hızla oradan uzaklaştı. Yüzündeki öfke, onlarca metre öteden belli oluyordu Leyla'nın. "Allah belanı versin!" deyip sinirle yürüdü.
İki gün sonra...
Yine bir akşam iş çıkışı, Leyla kapıdan çıktığında Mert'i gördü. "Aha, oradasın demek," dedi Leyla, kendi kendine mırıldanarak. "Bekle sen, bekle..." Mert, Leyla'yı iş yerine bir kere bırakmıştı ya, adresini öğrenmişti.
Leyla Mert'in yanına yaklaştı. Mert, "Naber fıstık?" demesine fırsat kalmadan Leyla tokadı yapıştırıverdi.
"Adı pislik! Allah belanı versin! Utanmıyorsun değil mi?"
Mert şaşkınlıkla yanağını tuttu. "Ne oluyor Leyla, ne yapıyorsun?"
"Utanmaz pislik! Allah kahretsin seni! O evindeki karından, çocuğundan utan!"
Mert durdu, bir an yere baktı. "Şey... Ben... Yok öyle bir şey."
"Sus, adı herif! Seni bir daha evimin, işimin yakınlarında görürsem... Yemin ederim eşine her şeyi söylerim! Sen o çocuğuna dua et!" Leyla, Mert'in suratına tükürdü ve hızla orayı terk etti.
Leyla'nın kaderi miydi bu acaba? O hep aşağılık, adı pislik, karaktersiz insanlara mı denk gelecekti?Suratına tükürdüğü o adamın şaşkınlığı, Leyla’nın içindeki yangını söndürmeye yetmemişti ama ona bir güç vermişti. Bir daha asla kimsenin onu "av" olarak görmesine izin vermeyecekti. Çantasını omuzuna sertçe astı ve dimdik yürümeye devam etti. Mert’in arkasından "Leyla, dinle!" diye seslenişi boş sokakta yankılandı ama Leyla duymuyordu bile. Sokağın karanlığında kayboldu...