Mühürlenmiş Kader

1982 Words
O sabah gökyüzü, üzerime çökmeye yemin etmiş dev bir beton kütlesi gibiydi. İstanbul’un o insanı iliklerine kadar titreten kuru ayazı bir jilet gibi yüzüme çarparken, içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı. Haftalardır arkadaşım Suna’nın "Hadi Leyla, şu yeni açılan mekâna gidelim, herkes orayı konuşuyor," ısrarlarına karşı ördüğüm o kalın duvarlar, o sabah kendiliğinden kum gibi dağıldı. İzmir'deki ailemin telefonun ucundan bile hissettirdiği o bitmek bilmeyen denetimi, mezuniyet yaklaştıkça omuzlarıma binen gelecek kaygısından bir anlık uzaklaşmak için pes ettim. "Tamam," dedim. "Gidelim." Yol boyu başımıza gelen aksilikler aslında evrenin bana çektiği birer imdat sireniydi. Aracın sebepsizce hararet yapması, kilitlenen trafik... Sanki bir el bizi o mekândan uzak tutmaya çalışıyordu. Ama bilemezdik ki. Masaya oturduğumuzda, menüleri bırakan eldeki o detay tüm algımı felç etti. Adamın işaret parmağında, siyah mürekkeple derisine kazınmış bir aslan vardı. Başımı kaldırdığımda o bakışlarla çarpıştım. Gözleri elaydı ve bir o kadar da yakışıklıydı. Daha çok bir avcının, avını köşeye sıkıştırdığında takındığı o kendinden emin, o delici netlik vardı bakışlarında. Kahvaltı boyunca o keskin bakışları adeta tenimde hissettim. Kalkmamıza yakın, bir yırtıcı sessizliğiyle yanımızda bitti. "Gitmeden önce," dedi, hafifçe masaya doğru eğilerek, gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan; "Müessesemizin ikramı olan o kahveyi içmelisiniz. Hatırı büyüktür," diye ekledi. Suna heyecanla, "Ne naziksiniz, değil mi Leyla?" dedi ama ben konuşamıyordum. "Peki"dedim sadece. O kahve fincanları önümüze geldiğinde, fincanı tutan parmaklarım titriyordu. İlk yudumu aldığımda boğazımdan geçen o acı tat, sanki kaderimin tadıydı.Biz artık yavaştan kalkacakken; "Afiyet olsun" dedi, sesi bir fısıltı gibi kulaklarımda yankılandı. Masadan kalkıp kapıya yöneldiğimizde, hala sırtımda o yakıcı bakışların izini taşıyordum. Dışarı çıktığımda dünya aynıydı ama ben artık aynı Leyla değildim. O gece odamın sessizliğinde sadece o ela gözleri düşünüyordum. Kimdi bu adam? Neden çıkmıyordu aklımdan. Onu bulmalıydım.Telefonu aldım elime, sosyal medyanın o dipsiz kuyusuna daldım. Önce o gün gittiğimiz kafenin hesabını buldum. takipcilere hikayelere tek tek baktım. Adeta samanlıkta iğne arıyordum. Tam vazgeçmek üzereyken, bir fotoğrafın altında o duruşu gördüm. İşte oradaydı "Emre..." Profiline girdiğimde kalbimin ritmi öyle hızlandı ki, Gururumla merakım arasında verdiğim o kısa savaşı, merak kazandı. Kaderimin mührünü o mavi butona basarak vurduğum. İstek Gönderildi. Telefonu yatağa fırlatıp heyecanla bekledim. Ekranın ışığı duvarda soğuk bir hayalet gibi belirdi bir süre sonra. "Acaba sizi bir yerden tanıyor olabilir miyim?" Gülümsedim. Ama bu, felaketine aşık olan bir kurbanın son gülümsemesiydi. Cevap verdim ve on gün sürecek olan o dijital flört böylece başladı. On gün boyunca telefonum elimden hiç düşmedi; her bildirim sesiyle kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu. Emre, kelimeleri birer oya gibi işliyordu. Bazen çok ilgili, bazen de ulaşılmaz bir gizem gibi davranarak beni kendine iyice çekiyordu. Gecelerce mesajlaştık. Beni çözmeye çalışıyor, en zayıf noktalarımı zekice sorularla tespit ediyordu. Ve nihayet, o gerçek randevu günü geldi. Aynada kendime bakarken tanıyamıyordum. Kıvırcık saçlarım omuzlarıma dökülürken bir yangın gibi parlıyordum. Buluşma yerinde onunla karşılaştığımda dizlerimin bağı çözüldü. Sohbet akıp giderken, çantasından o kırmızı, minik ayıcığı çıkardı. "Sana benziyor," dedi gülümseyerek "Sevimli ama dokunmaya korkulacak kadar narin." Gulumsedim "Tesekkurler emre bu aldığım en güzel hediye" diyebildim sadece. Bir aslanın pençesine kendi rızamla yerleştiğimi anlamamıştım. Ama o gece eve döndüğümde içimi ansızın bir ürperti kapladı. Okul bitiyordu, mezun oluyordum. Zaten kaldığım bir kaç ders vardı dönem uzamıştı onları da verip bitirmiştim. Dönme vaktiydi artik. Peki ya Emre... Bir sonraki gün için biletimi sessizce aldım ve Emre’ye tek kelime etmeden şehri terk ettim. Gitmem lazımdı ailem beni bekliyordu. Ve istanbul'u sesisizce terk ettim. Artık İzmir'deydim. İzmir’in o ilk sabahı, bir itirafla başladı. Parmaklarım ekranda titrerken ona o mesajı gönderdim: "Ben İzmir’deyim." Emre için bu bir şoktu. Neden, niçin, nasıl? Sorular ardı ardına diziliyordu. "Okul bitti, dönmek zorundaydım Emre. Çok geç karşılaştık."diyebildim sadece. Emre kızgındı. Habersiz gidişime, bu sessiz vedaya öfke duyuyordu." Peki" dedi sadece, peki... Tam üç ay boyunca sadece telefon ekranlarından birbirimize dokunabildik. Arkadaştık güya... Ama ben onu seviyordum. Ve bir gün, o beklenmedik hamle geldi: "Seni görmeye geliyorum." Evim, baskıcı bir ailenin kurallarıyla örülü bir kaleydi ama ben binbir bahane uydurup çıktım evden ve otogarın yolunu tuttum. Ve işte oradaydı... Otobüsün kapısından indiğinde, o delici bakışlar kalabalığın arasından beni buldu. Tüm o kızgınlığını İstanbul’da bırakmış gibi hızla yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Elimi avuçlarının içine aldı ve sıkıca tuttu. İşte bu onunda beni istediğinin kanıtıydı. Artık kaçış yoktu. İzmir’in sokakları hiç bu kadar ferah gelmemişti. Tam üç gün adeta dünyayı unuttuk. El ele yürüdük, çimlere uzandık, dalgaları dinledik. Hayatımda ilk kez nefessiz kalmıyor, aksine nefes alıyordum. Her akşamın sonunda beni evimin kapısına kadar bırakıyor; sonra oteline dönüyordu. Ailem bu gizemden habersizdi. Son gün geldiğinde, otogarın gri havasında ona sımsıkı sarıldım. Zamanın durması için yalvarıyordum içimden. Emre, gitmeden hemen önce eğildi ve beni ilk kez öptü. O an her şeyin düzeleceğine dair bir yemin gibiydi bu öpücük. Oysa o öpücük, huzurlu bir geleceğin değil, hayatımı altüst edecek büyük felaketlerin ilk kıvılcımıydı. Yine geleceğim dedi tatlı gulumsemesiyle. Otobüs hareket ederken arkasından bakıyordum; cennetten kovulup cehenneme ilk adımımı attığımdan tamamen habersizdim. Eve adımımı attığımda bedenim burada ama ruhum hala o otogar peronundaydı. Kapıdan içeri girer girmez odama geçtim hemen.Annem komşu da babam ise dukkandaydı kardeşimle. İlk işim telefona sarılmak oldu; sanki o mesafeler ancak ekrandaki bir ışıkla kapanabilirdi. "Emre, vardın mı? Yolculuk nasıl geçiyor? Şimdiden çok özledim..." yazdım. Cevap beklediğimden çabuk geldi: "Yoldayım güzelim, her şey yolunda. vardığımda yazarım."O "güzelim" kelimesine tutunup geceyi huzurla kapattım. Ama ertesi gün, o huzur yerini ağır bir boşluğa bıraktı. Emre sanki yer yarıldı da içine girdi. Attığım mesajlar cevapsız, aramalarım yanıtsızdı. Emre günün sonunda sanki hiçbir şey olmamış gibi tek bir cümleyle ortaya çıktı: "İslerim yoğundu kusura bakma, seni seviyorum... Bu söz ruhuma sürülen zehirli bir merhemdi. Ben o kadar kördüm ki, seviyor ya diyordum. Bu belirsizlik sarmalında bir ay geçip gitmişti ki, bir sabah telefonumun ekranında bir otobüs bileti belirdi altında sadece iki kelime yazıyordu: "Yarın İzmir’deyim kıvırcık. Tekrar geliyordu! O an, herşeyi unutup yine evden çıktım hazırlanıp arkadaşıma gidiyorum diye doğru yola çıktım.Ve emre yine karsimdaydı. İzmir sokaklarında iki gün boyunca gizli kaçamaklarımıza şahitlik ettik tekrardan.Emre bu kez daha yakındı, Bakışlarında farklı bir cüret, sınırlarımı zorlayan bir tavır vardı. Yakınlaşmak istiyordu, daha fazlasını istiyordu. Benim o saf direncimle karşılaştığında ise yüzünde o tanıdık, huzursuz gülümseme belirdi. "Sen bilirsin kıvırcık," der gibiydi. 2 gün bittiğinde, o yine İstanbul’a döndü. Ama bu gidiş, bir veda gibiydi.Sarıldık, içimde birşeyler kopuyordu sanki. İçim bir garipti bu defa ona sımsıkı sarıldım huzuru içime çekiyor gibiydim.Hoscakal emre iyi bak kendine diyebildim sadece. Ellerimden öperek kendine iyi bak kıvırcığım seni seviyorum." deyip otobuse binerken arkasindan uzunca baktım. Bu gidiş içimden bir parcami da götürmüştü sanki.Gittikten sonra yine gariplesti Emre. Bu hep oluyordu, yanımdan ayrıldığında bambaşka bir adama dönüşüyordu. Son 15 gün böyle devam etti. Emre artık bir hayalete dönüşüyordu. Nedenini Bir türlü anlayamiyordum.Bir akşam, onu sosyal medyada başka fotoğrafları beğendiğini kadınları takip ettiğini fark ettim. O an ne hissettigimin tarifi yoktu. ve artik içimdeki sabır kırıntısı koptu. Aradım . Emre? nerelerdesin sen bir yazıyor bir kayboluyor bir arıyor bir aramiyorsun sorun ne ? Gelen cevap dünyamı yıktı: "Olmuyor Leyla... Çabalıyorum, uğraşıyorum senden gitmemeye direniyorum ama olmuyor. Mesafe çok koyuyor Leyla, ben sürekli seninle olmak seninle olmak sana dokunmak istiyorum ama o istediğim anlarda bulamiyorum yanımda. Birakta bitsin Leyla ikimizde acı cekmeyelim.Ama diyebildim sadece ikinci bir ama dan sonra cevap gecikmedi. "Git artık," "Git" Leyla gitt.... O son git kelimesinden sonra telefon elimden sessizce düşerken gözümden acı bir gözyaşı döküldü. Cevap verip kendimi savunmak, ona nedenlerini sormak ya da gitmemesi için yalvarmak... Hiçbiri o anın ağırlığını hafifletemezdi. Evin en sevdiğim, terasına attım kendimi.Havanın ayazı tenimi kesiyordu ama içim öyle yanıyordu ki, soğuğu hissetmedim bile. Gökyüzündeki yıldızlara, aya baktım. Onlar da benim gibi yalnız ve sessizdi. O gece o terasta sadece Emre’yi değil, ona olan kör inancımı da o karanlığa gömdüm. Ne bir hıçkırık ne bir feryat... Sabaha karşı gün doğarken o gece ile birlikte Emre'yi de o geceye bıraktığımı sanıyordum... 1 Ay Sonra O "Git" mesajının üzerinden koca bir ay geçti. Diplomam masanın üzerinde tozlanırken, evdeki "fazlalık" olma hissim her sabah kahvaltı sofrasında boğazıma diziliyordu. Ve doğum günümdü. Kimsenin aklına "İyi ki doğdun kızım" demek gelmemişti. Geceye doğru evin terasına sığındım. Gökyüzü uçsuz bucaksız bir karanlıktı. Aylardan Kasım hava yavaştan soğumaya başlamıştı. Ay'ın ışığına dalmisken dünyadan silinmişim gibi hissettiğim o anda, telefonun ışığı yandı. Ekranda o numara... Kalbimi parçalayıp giden o adam "Emre" arıyordu. Telefon avucumda ellerim titriyordu.Bir yanım "Sakın açma!" diye bağırırken, diğer yanım o bir aylık sessizliğin açlığıyla "Sadece sesini duy" diye fısıldıyordu. Açmakla açmamak arasında uzun süre gidip geldim. Reddetmek için niyetlendim ama yapamadım. O numaranın ekrandan kaybolması, tamamen unutulmak demekti. Ve ben o gece, unutulmaya dayanamayacak kadar kimsesizdim.Telefon kapanmak üzereyken o yeşil butona dokundum. Sesim donmuşcasına zor bela çıkarak "Efendim?" dedim. Hattın ucundaki ses, inanılmaz bir nezaketle fısıldadı: "İyi ki doğdun Leyla. Yeni yaşın sana tüm güzellikleri getirsin..." Dondum kaldım. Ailemin bile unuttuğu o kızı, celladı hatırlamıştı. Narsist, kurbanını tam da en "fazlalık" hissettiği anda yakalamıştı. Bu telefon, ördüğüm tüm savunma duvarlarını bir saniyede yıktı. Te.. tesekk.... teşekkürler emre diyebildim. Bir çok iyi niyette bulunup telefonu sonlandirdi.Ne yapmıştım ben neden açmıştım ki o telefonu. Ancak o geceden sonra Emre yine sustu. Beni yine o belirsizliğin ortasında bıraktı. Ve bu belirsizlik beni odama kapattı ,kara kalemlerime sığındım. Kağıdın üzerinde sertçe gezdirdiğim kalem, içimdeki öfkenin çığlığıydı. Bazen yarım kalmış bir yüz çiziyor, bazen de donuk gözler resmediyordum.Doğum günümde gelen o kısa telefonun yankısı, hayatımda koca bir ay sürecek yeni bir sessizliğe kapı aralamıştı. Emre o gece sadece bir "merhaba" deyip gitmiş, beni yine o belirsizlikte bırakmıştı. Ben kendi içimde bu sessiz savaşı verirken, arka planda bir fırtına kopuyordu. Kuzenim Kader, benim o günden güne solan halimi gördükçe dolmuş, içindeki öfke patlama noktasına gelmişti. Bir gece, benden habersiz Emre’nin numarasını almış ve onu aramıştı. Kader, o gece Emre'nin o narsist gururunu yerle bir edecek her şeyi söylemişti. "Sen kimsin ki bir genç kızın hayatıyla oyuncak gibi oynuyorsun?" diye bağırmıştı ona. "Leyla seni çoktan sildi, senin gibi bir eziğe bir daha dönüp bakmaz bile! Sen ancak kaçıp gitmeyi bilirsin, bir kadının kalbinde kalmayı değil!" demişti. Kader’in amacı beni korumaktı ama narsist bir adam için bu, yenilmesi gereken bir meydan okumaydı. Emre için ben artık "sevilen bir kadın" değil, "Kader'e karşı kazanılması gereken bir zafer" haline gelmiştim. ona söylenen ağır sözlerin intikamını alırcasina yemin etmişti sanki... Birgün marketten eve donerken sokakta tam köşeyi dönecekken, karşımdan beliriverdi. Olamazdı. İstanbul'da olması gereken adam, tam karşımda beni dakikalardır orada bekliyormuş gibi dikiliyordu. Göz göze geldik, eskiden olsa kalbim ağzımda atardı ama bu kez sadece bir buz kütlesi gibiydim. Emre, o sahte ve büyüleyici sesiyle "Leyla..." dedi. Adımı öyle bir tınıyla söyledi ki, sanki aylardır beni özleyen oymuş gibi hissettirmeye çalışıyordu. "Burada ne işin var?" diyebildim sadece. Sesim, aylardır çizdiğim o donuk portreler gibi ruhsuzdu. "Seni görmeden, o son 'git' kelimesini silmeden duramadım," dedi bir adım yaklaşarak. "Bunca zamandan sonra... Her şeyi geride bırakıp baştan başlayalım mı?" O an anlamalıydım. İzmir'e gelmesi, o caddede "tesadüfen" önüme çıkması Kader'in ona söylediklerini bana yedirmek, beni tekrar kendine köle ederek o "ezik" suçlamasından kurtulmak istemesi oldugunu. Ben ise sadece pişman olduğuna inanmak isteyen saf bir kızdım. O gün orada, o donuk bakışlarımın altında sızlayan kalbimle ona bir kez daha kapı araladım. Ancak bu "baştan başlama" masalı sadece birkaç gün sürdü. Emre, benim yeniden ona bağlandığımdan, o donuk bakışların yerini yeniden umuda bıraktığından emin olduğu an, intikamını almış olmanın verdiği rahatlıkla yine yok oldu. Telefonlar yine kapandı, mesajlar yine yanıtsız kaldı. Kader, bir akşam ağlayarak yanıma gelip o meşhur itirafı yaptığında ise asıl gerçeği öğrendim: "Leyla özür dilerim... O senin için gelmedi. Benim ona ettiğim hakaretleri kendine yediremedigi için yaptı bunu" derken, elim ayağım buz kesti. Demek her şey bir gurur savaşıydı. Elime telefonu aldım, tüm o sahte anıları ve gurur kırıklıklarımı bir kenara bırakıp o son mermiyi sıktım: "Seni Allah'a havale ediyorum Emre... 6 Ay Sonra Aradan koca bir altı ay geçti. Ben artık küllerinden doğmuş yeni bir hayat kurmuştum. Çocuklara resim öğretiyordum,ise girmiştim. Renklerin arasında kendimi buluyordum. Ta ki o akşam, tanımadığım o numara arayıp sessizliği o tanıdık sesle bozana kadar. "Alo" "Leyla... Kapatma! Lütfen kapatma! İzmir'deyim, buradayım lütfen Leyla askerliğim buraya çıktı. Bir nefes kadar yakınım sana..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD