Yağmur o gün akşam saatlerinde başlamıştı.İnce ince, neredeyse fark edilmeyecek şekilde düşüyordu önce. Ama gece ilerledikçe hızlandı. Damlalar çatıya daha sert vuruyor, camlara çarpıp dağılıyor, sonra aşağı doğru birbirine karışıyordu. Yurt binasının eski duvarları yağmurla birlikte daha da sessizleşmişti. Sanki bina da o gece konuşmak istemiyordu.
İpek yatağında uzanıyordu ama uyumuyordu.Gözleri açıktı ve tavana bakıyordu.Ama aslında hiçbir şey görmüyordu.Akşam yemeğinden sonra bir şeylerin değiştiğini hissetmişti.
Eylül normalden daha sessizdi.Gülüyordu belki, konuşuyordu… ama arada bir duruyordu. Sanki aklında başka bir şey vardı. Sanki bir yere gitmişti de bedeni burada kalmış gibiydi.İpek bunu fark etmişti ama sormamıştı.
Çünkü bazı şeyler sorulmadan da anlaşılırdı.
Gece herkes yatağına çekildiğinde oda sessizleşti.
Ama o sessizlik… doluydu.Söylenmemiş cümlelerle doluydu.Eylül yan yatakta dönüp İpek’e baktı.
“Uyudun mu?”
İpek gözlerini tavandan ayırmadan cevap verdi.
“Hayır.”
Kısa bir sessizlik oldu.Sonra Eylül hafifçe doğruldu.
“Ben de uyuyamadım.”
İpek başını çevirdi göz göze geldiler.O bakışta bir şey vardı.Normal değildi.
İpek yavaşça oturdu.
“Ne oldu?”
Eylül hemen cevap vermedi.Battaniyeyle oynadı.Parmaklarını kumaşın kenarında gezdirdi.Sonra derin bir nefes aldı.
“Bugün gelenleri gördün mü?”
İpek’in kalbi bir an durdu.Ama yüzü değişmedi.
“Gördüm.”
Eylül başını eğdi.
“Beni seçtiler.”
O cümle odanın içinde yankılandı.Ama yüksek sesle değil.
Sessizce.
Ama ağır bir şekilde.İpek hiçbir şey söylemedi.Söyleyemedi.Eylül gözlerini kaldırdı.
“Gideceğim.”
İpek’in içinden bir şey çekildi.Sanki biri içinden bir ipi çekiyormuş gibi.Yavaşça.
Acıtarak.
“Ne zaman?” diye sordu sonunda.
“Yarın.”
Bu kelime…çok yakındı.İpek yavaşça nefes verdi.Başını geriye yasladı.Gözlerini kapattı.
“Bu kadar çabuk mu?” dedi.
Eylül omuz silkti.
“Bilmiyorum… hep böyle oluyor galiba.”
Sessizlik oldu.Ama bu sefer ağırdı.
İpek tekrar gözlerini açtı.Eylül’e baktı.
“Gitmek istiyor musun?”
Eylül bu soruya hemen cevap vermedi.
Uzun süre sustu.Sonra çok dürüst bir sesle:
“Bilmiyorum.”
İpek kaşlarını hafifçe çattı.
“Bir yandan istiyorum,” dedi Eylül.
“Bir ev… bir oda… belki gerçekten benim olan bir yer…”
Bir an durdu.
“Ama…”
İpek devamını bekledi.
“Burayı bırakmak istemiyorum.”
İpek’in boğazı düğümlendi.Eylül ona baktı.
“Sen varsın.”
Bu cümle…
İpek’in en zayıf yerine dokundu.İpek hemen gözlerini kaçırdı.
“Ben hep buradayım,” dedi.
Eylül başını salladı.
“Hayır… sen burada değilsin.”
İpek tekrar ona baktı.
Eylül devam etti:
“Sen benimlesin.”
O an…
İpek’in içindeki duvarlardan biri daha çatladı.
Eylül battaniyeyi kenara attı.
“Gel buraya.”
İpek kaşlarını kaldırdı.
“Niye?”
Eylül hafifçe gülümsedi.
“Son gece.”
İpek bir an durdu.Sonra kalktı.Yavaşça Eylül’ün yatağına geçti.Yan yana uzandılar.
Tavana baktılar.Bir süre konuşmadılar.
Sonra Eylül birden güldü.
İpek döndü.
“Ne oldu?”
“Hatırlıyor musun,” dedi Eylül, “ilk geldiğin gece bana hiç cevap vermemiştin.”
İpek hafifçe güldü.
“Konuşmak istemiyordum.”
“Ben de susmuyordum,” dedi Eylül.
İpek başını salladı.
“Evet… baya konuşuyordun.”
Eylül dirseğiyle ona hafifçe vurdu.
“Ayıp ya.”
İpek ilk kez o kadar rahat güldü.
“Ciddiyim,” dedi Eylül. “Sen baya korkunçtun.”
İpek gözlerini kısarak baktı.
“Ben mi?”
“Evet,” dedi Eylül. “Böyle bakıyordun.”
Kaşlarını çattı, taklit yaptı.
İpek güldü.
Gerçekten güldü.
“O kadar kötü değildim,” dedi.
“Daha kötüydün,” dedi Eylül.
İkisi de güldü.Sonra sessizlik geldi.
Ama bu sefer sıcak bir sessizlikti.
Eylül yavaşça konuştu:
“Sen gelince… ilk başta korktum.”
İpek şaşırdı.
“Niye?”
“Çünkü çok yalnız görünüyordun.”
İpek sustu.
Eylül devam etti:
“Ve yalnız insanlar… bazen kimseyi istemez.”
İpek derin bir nefes aldı.
“Doğru.”
Eylül başını çevirdi.
“Ben seni istedim.”
İpek’in gözleri doldu.
“İyi ki,” dedi.
Eylül gülümsedi.
“Sen de beni istedin mi?”
İpek hiç düşünmeden cevap verdi:
“Evet.”
Bu “evet”…çok netti.
“Beni unutacak mısın?” diye sordu Eylül birden.
İpek hemen döndü.
“Saçmalama.”
“Ciddiyim,” dedi Eylül. “Yeni hayat… yeni insanlar…”
İpek başını salladı.
“Sen benim… ilkimsin.”
Eylül kaşlarını kaldırdı.
“Ne ilki?”
İpek düşündü.
Sonra yavaşça söyledi:
“İlk bağım.”
Eylül bir an sustu.
“Güzelmiş,” dedi sonra.
“Sen de benim,” diye ekledi İpek.
Eylül gülümsedi.
“Bak,” dedi, “ben gidersem…”
İpek hemen araya girdi:
“Gideceksin.”
Eylül başını salladı.
“Tamam… gidersem… beni unutma.”
İpek gözlerinin içine baktı.
“Unutmam.”
“Ve…” dedi Eylül, “beni sev.”
İpek’in sesi çok yumuşaktı:
“Zaten seviyorum.”
O gece uyumadılar.Konuştular.Güldüler.
Sustular.Bazen sadece tavana baktılar.
Ama yalnız değildiler.Sabah olduğunda…
her şey daha ağırdı.
Ve veda…
kaçınılmazdı.
Yağmur sabahı erken uyandırmıştı.
Gece boyunca durmadan yağan o ince, yorulmak bilmeyen yağmur, sabaha doğru daha da yoğunlaşmıştı. Çatıdan süzülen sular, oluklardan taşarak yere düşüyor, damlalar birbirine çarparak dağılıyordu. Gökyüzü tek bir renkten ibaretti; gri. Ne açılıyor ne de tamamen kararıyordu. Sanki o da bir şeyin bitmesini bekliyordu.
İpek o sabah gözlerini açtığında ilk yaptığı şey doğrulmak olmadı.Sadece yattığı yerde kaldı.Çünkü uyanmak istemiyordu.
Çünkü bugün…bir şeyin biteceğini biliyordu.
Yan yatağa baktı.Eylül uyanmıştı.Ama kalkmamıştı.O da İpek gibi tavana bakıyordu.İkisi de konuşmadı.
Ama ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Zaman ağır ağır ilerledi.Sonra Eylül başını çevirdi.İpek’e baktı.
“Bugün,” dedi sadece.
İpek gözlerini kapattı.
“Biliyorum.”
O kelime…çok şey anlatıyordu.Birlikte kalktılar.Ama o sabah her şey farklıydı.
Yatağı toplamak daha uzun sürdü.
Yüzlerini yıkamak daha sessizdi.
Koridordan geçerken adımları daha yavaştı.
Kimse onları durdurmadı.Ama herkes bakıyordu.Çünkü herkes biliyordu. Yemekhaneye gitmediler.Aç değillerdi.
Ya da belki…hiçbir şey yemek istemiyorlardı.
Bahçeye çıktılar.Yağmur hâlâ yağıyordu.
İlk başta saçlarına değdi.Sonra yüzlerine.
Sonra kıyafetlerine.Ama ikisi de geri çekilmedi.
Eylül derin bir nefes aldı.
“Islanıyoruz.”
İpek başını salladı.
“Evet.”
Ama bu sefer…bu cümlede şikâyet yoktu.
Bir süre yürüdüler.Bahçenin köşesine kadar.
En sakin yere.Sonra Eylül durdu.İpek de durdu.İkisi de birbirine baktı.Söylenecek çok şey vardı.Ama hiçbir cümle yeterli değildi.
Eylül önce konuştu.
“Gitmek garip.”
İpek kaşlarını hafifçe çattı.
“Nasıl?”
Eylül omuz silkti.
“İstediğin bir şey gibi… ama aynı zamanda istemediğin.”
İpek başını salladı.
“Anlıyorum.”
Eylül gözlerini kaçırdı.
“Ya unutursam?” dedi.
İpek hemen cevap verdi.
“Unutmazsın.”
Eylül başını kaldırdı.
“Ya sen unutursan?”
İpek o an bir adım yaklaştı.
“Unutmam.”
Bu sefer sesi daha netti.
Bir an durdular.Sonra…Eylül bir adım attı.
İpek de.Ve…sarılıp kaldılar.Bu sıradan bir sarılma değildi.Eylül kollarını İpek’e doladı.
Sıkıca.İpek de karşılık verdi.Daha da sıkı.
Sanki bırakırlarsa…gerçekten ayrılacaklardı.
Yağmur hızlandı saçları tamamen ıslandı.
Kıyafetleri ağırlaştı.Ama ikisi de umursamadı.Eylül yüzünü İpek’in omzuna gömdü.
“Gitmek istemiyorum,” diye fısıldadı.
Eylül’ün kalbi sıkıştı.
“Biliyorum,” dedi.
Eylül ağlamaya başladı.Sessizce.
Ama derinden.İpek de gözlerini kapattı.
Gözlerinden yaşlar yağmurla karıştı.
“Bak,” dedi Eylül titreyen bir sesle,
“beni unutursan… ben seni bulurum.”
İpek nefesini tuttu.Eylül devam etti:
“Nerede olursan ol… bulurum seni.”
İpek kollarını daha da sıktı.
“Ben de seni bulurum,” dedi.
Bu bir söz değildi.Bir karardı.Yavaşça ayrıldılar.Ama tamamen değil.Ellerini bırakmadılar.Eylül İpek’in bileğine baktı.
Bileklik…oradaydı.
Kendi bileğine baktı.O da oradaydı.
“Bu koparsa bile…” dedi Eylül,
“biz kopmayacağız.”
İpek başını salladı.
“Biz zaten bağlıyız.”
Eylül gülümsedi.Gözleri doluydu.
“Seni hep seveceğim.”
İpek cevap verdi:
“Ben de.”
“Hiç ayrılmayacağız.”
İpek bu sefer farklı söyledi:
“Ayrı olsak bile… bağlı kalacağız.”
Kapının önüne geldiklerinde araba hazırdı.
Motor çalışıyordu.Yağmur camlara vuruyordu.Eylül kapıyı açtı.Ama binmeden önce döndü.İpek’e baktı.Uzun uzun.
Sonra tekrar sarıldı.Bu sefer daha güçlü.
Daha uzun.Sanki zaman durmuştu.
Sonra yavaşça ayrıldı.Arabaya bindi.
Kapı kapandı.
Araba hareket etti yavaşça.Eylül arka cama geçti.Elini kaldırdı.İpek de kaldırdı.İkisi de ağlıyordu.Ama gülümsüyorlardı.
Çünkü bu bir son değildi.Araba uzaklaştı.
Yağmur her şeyi bulanıklaştırdı.
Eylül’ün yüzü…silinmeye başladı.
Ama İpek gözlerini kırpmadı.Son ana kadar baktı.Araba kaybolduğunda…İpek hâlâ oradaydı.Yağmur altında.
Yalnız.
Ama tamamen değil.Elini kaldırdı bileğine baktı.Pamuk ipliği…oradaydı.
Ve o an anladı.
Bazı insanlar gider.Ama bağ…kalır.Ve bazı sözler…asla kaybolmaz.
“Seni bulacağım.”
İpek gözlerini kapattı.
Ve ilk kez…yalnız kalmaktan korkmadı.
Çünkü artık biliyordu:
Bir yerlerde…onunla aynı bağı taşıyan biri vardı.
Pamuk ipliği gibi.
İnce.
Ama kopmayan.