“14 yaşındayım bugün. Ve ortaokuldan mezun oluyorum.”
Günlüğümün en başına bu cümleyi yazdım. Kalemim bir süre sayfanın üzerinde durdu, sanki yazdığım şeyi ben de sindirmeye çalışıyordum. İnsan büyüdüğünü bir anda fark etmiyor. Ama bazı günler var… işte bugün gibi… insanın içine bir şey oturuyor. Bir şeyin bittiğini, bir şeyin değiştiğini hissediyorsun. Ama tam olarak ne olduğunu kelimelere dökemiyorsun.
“Mutluyum.”
Bu kelimeyi yazarken dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi. Eskiden böyle yazamazdım. Çünkü mutluluk bana hep geçici gelirdi. Sanki hemen ardından bir şeyler alınacakmış gibi… Ama şimdi öyle değil. Şimdi mutluluk daha sakin. Daha gerçek. Ve daha korkutucu değil.
“Yanımda olan insanlar var.”
Bu cümleyi yazarken biraz durdum. Kalbim hafifçe sıkıştı ama bu kötü bir his değildi. Daha çok… dolu bir his. Defteri kapattım.
Yavaşça kapağını okşadım, sanki içindekileri saklıyormuş gibi. Sonra kalktım, perdeyi araladım. Güneş odaya doldu. Işık yüzüme vurdu. Gözlerimi kısarak dışarı baktım.
Eskiden sabahlar hep griydi gibi hatırlıyorum.Şimdi değil.Aşağıdan annemin sesi geldi:
“İpek! Kahvaltı hazır!”
Sesinde öyle bir sıcaklık vardı ki… hâlâ alışamadım belki ama seviyorum.
“Geliyorum!” diye seslendim.
Ayağa kalktım, saçlarımı elimle geriye attım ve merdivenlerden aşağı indim. Her adımda evin içindeki o tanıdık koku bana eşlik etti; çay, ekmek, biraz da annemin kullandığı sabunun kokusu… ev kokusu.
Mutfağa girdiğimde annem masayı hazırlıyordu. Babam gazeteye bakıyordu ama beni görünce hemen başını kaldırdı.
“Günaydın mezun hanım,” dedi, gözlerinde hafif bir gurur vardı.
“Baba…” dedim gözlerimi devirmemeye çalışarak ama gülmemi saklayamadım. Sandalyeye oturdum. Annem yanıma geldi, saçımı kulağımın arkasına attı.
“Bugün çok güzel olacaksın,” dedi.
“Zaten güzelim,” dedim şaka yaparak.
Babam güldü.
“Özgüvene bak sen.”
Masaya baktım. Sade ama sıcak. Çaydan yükselen buhar, ekmek kırıntıları, annemin titizliği… bunların hepsi bana artık yabancı değildi.
“Heyecanlı mısın?” diye sordu annem.
Bir an düşündüm.
“Biraz… ama daha çok tuhaf hissediyorum.”
“Nasıl yani?” dedi babam.
Omuz silktim. “Sanki bir şey bitiyor ama tam ne olduğunu bilmiyorum.”
Babam çayını karıştırdı. “Bitmiyor aslında,” dedi. “Sadece değişiyor.”
Annem bana baktı. “Ve sen değişimi iyi karşılıyorsun.”
Gülümsedim. “Sanırım.”
Kahvaltıdan sonra odama çıktım. Dolabı açtım. Mezuniyet elbisesi askıda duruyordu. İlk başta annemle epey tartışmıştık. O daha gösterişli bir şey istemişti, ben daha sade. Sonunda ortasını bulduk. Elbiseyi aldım, giydim, aynanın karşısına geçtim.
Kendime baktım.
Uzun süre.
Sanki ilk defa görüyormuş gibi.
Annem kapıyı tıklatıp içeri girdi.
“Hazır mısın?” dedi. Sonra beni görünce durdu.
“Ne oldu?” dedim.
Gülümsedi. “Saçlarını ben yapayım mı?”
Bir an durdum. Bu teklif… küçük ama önemliydi. “Olur,” dedim.
Sandalyeye oturdum. Annem arkamda durdu. Parmakları saçlarımda dolaşmaya başladı. Yavaş, dikkatli, özenli… Saçımı ikiye ayırdı, hafifçe örmeye başladı. Her hareketinde bir sakinlik vardı.
“Canın acıyor mu?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra annem hafifçe konuştu: “İlk geldiğinde… saçlarına dokunmaya bile çekinirdim.”
Kalbim bir an durdu.
“Biliyorum,” dedim.
“Şimdi…” dedi, saçımı düzelterek, “izin verdiğin için mutluyum.”
Aynaya baktım. Gözlerim dolmadı. Ama içimde bir şey yumuşadı.
“Ben de,” dedim.
Saçımı bitirdi. Omuzlarıma dökülen hafif dalgalar… sade ama güzel.
O an bileğime gözüm takıldı.
İp hâlâ oradaydı.
Solmuş.
Ama kopmamış.Parmaklarımla dokundum.
Ve bir an…geçmiş geri geldi.
Yurt bahçesi.
Soğuk bir gün.
Ben ve Eylül.
İlk gittiğim zamanlardan biri.Ayda bir gidiyordum o zamanlar.Elimde küçük bir poşet vardı. İçinde çikolata.kapının önünde durmuş, içeri girmek istememiştim.
“İpek?” demişti Cemal Bey.
“Girmek istemiyorum,” demiştim.
“Neden?”
Cevap verememiştim çünkü korkuyordum.
İçeri girince… her şeyin tekrar canlanmasından.Ama sonra…girmiştim.
O odayı görmüştüm.O yatağı.
Ve bir boşluk…
Ama zamanla bu ziyaretler azalmıştı.
Ayda birden…
iki ayda bire…
sonra yılda bire…
Son gidişimde…hiç ağlamamıştım.
Bu fark beni korkutmuştu.Ama aynı zamanda…rahatlatmıştı.
“Hazır mısın?” dedi annem.
Gözlerimi açtım.
“Hazırım.”
Babam arabayı çalıştırdı. Yolda camdan dışarı baktım. Hayat akıyordu. İnsanlar, yollar, ağaçlar… Hepsi aynıydı. Ama ben değişmiştim.
“Gurur duyuyorum seninle,” dedi babam.
“Ben de,” dedim.
Okula vardık. Kalabalık, sesler, heyecan… Sahneye çıktığımda adım okundu. Diplomamı aldım. Anneme ve babama baktım.
Gülümsedim.
Ama içimde küçük bir boşluk vardı.
Artık tanıdığım bir boşluk.Gece yatağıma uzandım. Gün bitmişti. Elimi kaldırdım. Bileğime baktım.
İp…hâlâ oradaydı.Uzun süre baktım.
Sonra yavaşça çözdüm.Düğüm biraz zor açıldı.Ama açıldı.İp avucumda kaldı.
Çok hafifti.Ama içinde…çok şey vardı.
Çekmeceyi açtım.İçine koydum.
Bir süre kapatmadım.
“Unutmuyorum,” diye fısıldadım.
“…sadece eskisi kadar aramıyorum.”
Çekmeceyi kapattım.Işığı kapattım.
Ve o gece…
ilk kez…
Eylül’ü düşünmeden uyuyabildim.
Ama bu…onu tamamen unuttuğum anlamına gelmiyordu.
Sadece…artık kalbimin başka yerlerinde yaşıyordu.
Pamuk ipliği gibi.
İnce…
ama hâlâ kopmamış.