SOHBET

1249 Words
Ertesi sabah okulun kapısından içeri girerken hava biraz daha soğuktu. Ama bu soğukluk rahatsız edici değildi. Daha çok insanın yüzüne hafifçe dokunup geçen, fark ettirmeden varlığını hatırlatan bir şey gibiydi. Bahçeye adım attığım anda kalabalık yine aynıydı; aynı sesler, aynı hızla akan yüzler, aynı telaşlı sabah enerjisi… ama ben artık o görüntünün içinde kaybolmuyordum. Bir şey değişmişti. Büyük bir şey değil. Ama küçük şeylerin toplamı gibi… insanın içini yavaş yavaş yerinden oynatan türden. Lina’yı giriş kapısının yakınında gördüm. Her zamanki gibi birilerini bekler gibi değil, sanki beni bekler gibi duruyordu. Beni görünce elindeki küçük çikolata paketini kaldırdı. “Bugün moral günü,” dedi. “Bunu kim ilan etti?” dedim yanına yaklaşırken. “Ben.” “Ne zamandan beri yönetmelik sensin?” Omuz silkti. “Resmî olmayan şeylerde ben varım.” Çikolatayı açtım. “Bu resmî olmayan bir şey mi?” “Hayatın çoğu öyle.” Gülümsedim. Cevap vermedim ama içimde küçük bir hafiflik hissettim. Lina’nın yanında olmak hep böyleydi; düşünmeyi tamamen bırakmıyordum ama düşünceler daha az sertleşiyordu. Biraz sonra Aras göründü. Her zamanki gibi acele etmeden yürüyordu ama hiçbir şeye de geç kalmıyormuş gibi bir hali vardı. Sanki zaman onun etrafında biraz esniyordu. Bize yaklaşınca kısa bir bakış attı. “Günaydın,” dedi. “Günaydın,” dedim. Lina hemen araya girdi. “Bugün kantin planı var mı?” Aras hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Senin hayatın kantin planı mı?” “Hayır,” dedi Lina ciddi bir ifadeyle. “Sadece en gerçek kısmı.” Aras bunu duyunca istemsizce gülümsedi. Çok küçük bir gülümsemeydi ama onda nadir görünen bir şeydi. O yüzden fark etmemek mümkün değildi. “Var,” dedi sonunda. “Kantin planı her gün var zaten.” “Harika,” dedi Lina. “O zaman bugün de yaşıyoruz.” “Yaşıyoruz mu?” diye sordum. Lina bana döndü. “Evet. Küçük ama kesin bir yaşam planı.” Aras bana baktı o an. Gözleri kısa bir saniye fazla kaldı yüzümde. Sonra hiçbir şey demedi ama bakışını da hemen çekmedi. Bu, garip bir şekilde rahatsız edici değil, sadece fark ettiriciydi. Dersler başladığında sınıfın içi yavaş yavaş doldu. Tahta sesi, kalem tıklamaları, sayfa çevirmeler… hepsi birbirine karışıyordu. Ben cam kenarına yakın oturuyordum, Lina yanımdaydı. Aras ise birkaç sıra arkadaydı ama sınıfın içinde sanki sürekli görünmez bir şekilde bizimle aynı çizgideydi. Lina sürekli bir şeyler çiziyordu defterine. İnsan yüzleri, anlamsız şekiller, küçük notlar… Bir ara eğilip bana fısıldadı. “Sen çok sessizsin.” “Şu an mı?” “Genel olarak.” “Rahatsız mı ediyor?” “Hayır,” dedi hemen. “Sadece… senin kafanın içinde çok şey var gibi.” Başımı hafifçe eğdim. “Herkesin içinde var.” “Evet ama herkes dışarı taşırmıyor.” O an Aras’ın sesi arkadan geldi. “Bazıları da dışarı taşırmamak için susuyor.” Döndüm. Bizi dinliyordu ama rahatsız edici bir şekilde değil. Sanki konuşmanın içindeydi ama aramıza girmiyordu. Lina hemen döndü. “Sen her şeye yorum yapıyorsun.” “Hayır,” dedi Aras. “Sadece denk gelince söylüyorum.” “Senin denk gelme oranı biraz yüksek.” Aras omuz silkti. “Benim suçum değil.” Bu küçük diyalog bile sınıfın içinde farklı bir hava yaratıyordu. Sanki biz üç kişi, kalabalığın içinde ayrı bir küçük alan oluşturuyorduk. Kimse fark etmiyordu belki ama ben hissediyordum. Teneffüs geldiğinde Lina her zamanki gibi ilk fırlayan oldu. “Kantin!” dedi. Ben kalktım. Aras da arkamızdan geldi ama bu sefer biraz daha yakındaydı. Bu “yakınlık” fiziksel değil, ritimseldi. Adımlarımız aynı hızda değildi ama aynı yöne gidiyordu. Koridorda yürürken Lina önümüzdeydi. Bir şeyler anlatıyordu yine ama cümlelerinin yarısı insan kalabalığına karışıp kayboluyordu. Ben onu dinlerken Aras yanımda yürüyordu.Bir süre kimse konuşmadı.Sonra o dedi: “Sen dün biraz farklıydın.” Adımlarım yavaşladı. “Nasıl farklı?” “Daha… buradaydın.” Bu cümle dün söylediği şeyin devamıydı ama daha yakındı. Daha doğrudan. “Bu iyi mi kötü mü?” diye sordum. “Bilmiyorum,” dedi. “Sadece fark ediliyor.” “Sen her şeyi fark ediyorsun zaten.” “Her şeyi değil,” dedi. “Sadece dikkat çeken şeyleri.” Bir an sustuk. Kalabalığın sesi arkamızda kalmıştı.Sonra ben sordum. “Ben dikkat çekici biri değilim.” Aras hemen cevap vermedi. Sanki cevabı seçiyordu. “Dikkat çekmekten bahsetmiyorum,” dedi. “Fark edilmekten bahsediyorum.” Bu cümle içime küçük bir yerden dokundu. Tam o anda Lina geri döndü. “Siz neden bu kadar yavaşsınız?” dedi. “Kantin bitecek.” Aras ona baktı. “Kantin bitmez.” “Biter. Yemek biter.” “Bu farklı bir şey.” Lina gözlerini devirdi. “Felsefeyi kantinde yapın.” Kantinde oturduğumuzda masa yine aynı şekilde paylaşıldı. Lina ortada, ben bir yanında, Aras diğer yanında. Ama artık bu düzen tesadüf gibi değildi. Sanki kendiliğinden oluşmuş bir dengeydi. Lina konuşuyordu, Aras arada yorum yapıyordu, ben çoğunlukla dinliyordum. Ama bu dinlemek artık kaçış değildi. İçinde kalmak gibiydi. Bir ara Lina bana döndü. “Sen hep dinliyorsun.” “İyi bir şey mi?” “Evet,” dedi. “Ama bazen insanın sesi de olmalı.” Aras araya girdi. “Herkesin sesi olmak zorunda değil.” Lina ona baktı. “Sen niye onu savunuyorsun?” Aras kısa bir an durdu. “Savunmuyorum.” “Savunuyorsun.” “Hayır.” “Evet.” Aras hafifçe nefes verdi. “Sadece zorunda olmadığını söylüyorum.” Lina bana baktı. “Gördün mü?” “Ne?” “İkiniz bir ekip oldunuz.” Bu cümle garip bir şekilde havayı değiştirdi. Aras bana baktı. Ben ona baktım. Bir saniye. İki saniye. Sonra ikimiz de aynı anda bakışımızı kaçırdık.Ama o kaçış bile bir şeyin fark edilmesiydi. Gün ilerledikçe bu küçük anlar çoğaldı. Sınıfta, koridorda, bahçede… Aras’ın varlığı artık sadece “orada biri” değildi. Daha çok “yanımda olan biri” hissine yaklaşmıştı. Ama bu yakınlık hızlı değildi. Hatta neredeyse görünmezdi. Sadece bazı anlarda ortaya çıkıyordu. Mesela bir defa kalemim yere düştüğünde, ben eğilmeden o uzandı. “Al,” dedi. “Teşekkür ederim.” “Önemli değil.” Parmaklarımız kalemi verirken çok kısa bir an birbirine değdi. Çok kısa. Ama o kadar kısa olmasına rağmen fark edilecek kadar netti.Ben bir şey demedim.O da etmedi. Ama ikimiz de fark ettik. Okul çıkışında Lina yine öndeydi. Bir şeyler anlatıyordu, güneş yüzüne vuruyordu. Ben ve Aras birkaç adım gerideydik.Bu sefer sessizlik daha uzundu.Sonra Aras konuştu. “Bugün daha sakindin.” “Ben hep sakinim.” “Hayır,” dedi. “Bugün farklı bir sakinlik.” “Nasıl?” “Kaçmıyorsun.” Bu cümle beni durdurdu.Adımlarım yavaşladı. “Ben kaçmıyorum zaten.” Aras başını hafifçe çevirdi. “Eskiden kaçıyordun.” Sessizlik oldu.Rüzgâr geçti aramızdan. “Bunu nereden biliyorsun?” dedim. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama hissediyorum.” “İnsanları hissetmek kolay mı?” “Hayır,” dedi. “O yüzden nadir yapıyorum.” Bu cevap garip bir şekilde dürüsttü. Abartısızdı. Süslenmemişti.Bir süre yürüdük.Sonra ben söyledim. “Bazen burada olmamak daha kolaydı.” Aras hemen cevap vermedi.Sonra dedi ki: “Kolay olan her şey doğru değil.” “Zor olanlar doğru mu?” “Onu da bilmiyorum.” Bir an bana baktı. “Ben sadece şunu biliyorum,” dedi. “Şu an buradasın.” Bu cümle dün söylediğinin daha derin haliydi.Ve ilk kez, bunu duyunca kaçmak istemedim.Lina çok önden bağırdı: “SİZ YİNE GERİDE KALDINIZ!” Aras hafifçe güldü. “Alıştı.” Ben de gülümsedim. “Evet,” dedim. “Alıştık.” Ve adımlarımızı hızlandırdık. O gece eve döndüğümde yine çekmeceyi açmadım.İpi yine görmedim.Ama yokmuş gibi de yapmadım.Sadece düşündüm. Bugünü. Aras’ın cümlelerini. Lina’nın sesini. Ve ilk defa, içimde tek bir düşünce vardı: Kaçmıyordum. Ve bu… yeni bir şeydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD