4.BÖLÜM "KIVILCIM"

2967 Words
4.BÖLÜM "KIVILCIM" * Kapının çalınmasıyla bilincim yerine oturdu. Yavaşça gözlerimi açarak bedenimi gerdim. Gözlerini kırpıştırarak sırtımı yataktan kaldırdım. "Buyurun?" dedim boğuk sesimle. İçeri genç bir kız girdi. Elindeki elbiseyle yatağa yaklaştı. "Günaydın hanım efendi ben Esra. Beni Alparslan beyim gönderdi kahvaltı hazır." dedi gülümserken. Başımı sallarken kızı inceledim. Uzun boylu, siyah saçları beline uzanan, incecik bir kızdı. Ona gülümserken elbiseyi uzattı bana. "Bugün odanız hazır olur. Ben çıkayım da siz giyinin." "Teşekkür ederim bu arada bana Hamra de Esra, hanımefendi demene gerek yok." dedim gülümserken. "Ama-" "Lütfen." dedim elbiseye uzanırken. "Peki." dedi ve arkasını dönerek odadan çıktı. Elbiseyi inceledim. Uzun kollu beyaz bir kazak ve askılı uzun bir elbiseydi. Elbiseyi üzerime giydikten sonra aynanın önüne geçerek saçlarımı düzelttim. Elbise dizlerimde bitiyordu ama çok güzel olmuştu üstüme. Gözlerimi yüzüme çıkardım. Kürşat ile 1 gün önceki konuşmamızı hatırladım. Onun üstüne hiç açmamıştı konuyu. Aslında kabul etmeyi düşünüyordum. Hem zaten nereye gidecektim ki? Gidecek bir yerim bile yoktu. 'Bırakmam!' Seni zihnimde yankılanınca içim titredi. Sanki bir daha o anı yaşıyor gibiydim. Hızlanan kalp atışlarımla kapıya doğru yöneldim. Dün hekim gelmiş sargıyı değiştirmişti. Bir iki güne kalmaz kurtulacağımı söylemişti. Artık az da olsa yürüyebiliyordum. Odadan çıkarak merdivenlerden aşağı indim yavaşça. Oturma odasına girince kahvaltı eden Ahu ve Kürşat'ı gördüm. "Günaydın." dedim gülümserken. "Günaydın." Ahu gülümseyerek önüne döndü. Kürşat bedenimi baştan aşağı inceleyerek kahvesini dudaklarına götürdü. Önüne dönerek hiç umurunda değilmişim gibi yaptı. Pislik! Bir günaydın dese ölürdü sanki! Sandalyeyi çekerek masaya oturdum. "İyi oldun mu?" dedim Ahu'ya. "Efendim?" "Dün kötüydün, merak ettim." "Ah evet iyiyim sağ ol." dedi gülümserken. Dün de hiç odasından çıkmamıştı hasta olduğunu söylemişti. Şahin'le aralarında bir şeyler olduğunu seziyordum ama olmayabilirdi de. "Yemeğini ye." dedi sert sesiyle Kürşat. Gözlerimi yüzüne çevirdim. Elindeki gazetesini okuyor bir yandan da kahvesini içiyordu. Kendimi tutarak tabağıma biraz peynir ve domates aldım. Neden böyle yapıyordu ki? Acaba o gün hiçbir şey demediğim için olabilir miydi? Ama onu zora sokmak istemiyordum. Neden yük olayım ki ona? Çatalımla önümdeki peyniri tırtıkladım. "Sana yemeğini ye dedim duymadın mı?" "Gazetenin arkasından sesinizi duymak zor oluyor kusura bakmayın Kürşat Bey." dedim imayla. Ahu hızla bana döndü. "Alparslan demek istedin herhalde değil mi? Yanlış söylemişsindir." Kürşat sert hareketle gazeteyi katlayarak masaya koydu. "Yemeğini ye dedim. Şimdi duydun mu?" dedi kaşlarını çatarak. "Emrinizi olur." dedim sinirle çatalı peynire batırıp ağzıma atarken. "Abi kızmadın mı?" dedi şaşırarak Ahu. "Yemeğini ye sende Ahu." Sesini yükselterek konuştu. "Tamam ne kızıyorsun?" dedi önüne dönerken. "Ben fabrikaya gidiyorum." dedi sandalyeyi itip kalkarken. Başımı ona hiç çevirmedim. O inatsa bende öyleydim. Bu tavrını hak edecek bir şey yapmamıştım çünkü. "Tamam abi." dedi Ahu yumuşak sesiyle. Kürşat birkaç saniye durdu öylece. Domatesi ağzıma atarak Ahu'ya baktım. Yüksek sesle alınan nefesini duyunca bile dönmedim o tarafa. Sert adımlarla odadan çıkışını hissettiğimde çatalı tabağa bıraktım. "Ne oluyor size?" "Bir şey yok." "Emin misin? Hiç öyle görünmüyordunuz?" dedi Ahu endişeyle. "Eminim." "Sen ona neden Kürşat dedin?" "Kendisi söylememi istedi." dedim ona bakarken. "Öyle mi. çok tuhaf?" dedi kendi kendine. "Neden o ismi kullanmıyor?" dedim merakla. Gerçekten çok merak ediyordum. "Bunu sana o anlatsa daha iyi olur." dedi gözlerini kaçırarak. Başımı salladım. Zorlamanın bir anlamı yoktu. Birlikte yemek yedikten sonra Ahu kasabaya gideceğini söyledi. Birkaç işi varmış beni de davet edince reddetmiştim. Çünkü daha tamamen iyileşmiş sayılmazdım. Oturma odasında biraz oturunca canım sıkılmıştı. Bende etrafı gezmek istedim. Koltuktan kalkarak odadan çıktım. İleride geniş olan avluda sesler gelince o tarafa doğru ilerledim. Kapıya geldiğimde içeriden birkaç ses duydum. "Bizi ilgilendirmez dedim Gül. Bırak bu işin peşini ondan sana yar olmaz." "O kız yüzünden oldu bütün bunlar. Yoksa Kürşat beni isterdi biliyorum." "Hadi ama Gül Alparslan Bey hiç umut vermedi ki sana. Kaldı ki Hamra sana hiçbir şey yapmadı." Esra'nın sesiyle mutlu oldum. Beni yanlış anlamasını istemezdim. "Sende mi onun tarafındasın Esra?" "Taraf meselesi değil bu. Anlatmak istediğin ortada bir taraf yok çünkü ortada hiçbir şey yok. Kusura bakma ama kendi kendine gelin güvey oluyorsun." "Öyle mi-" Daha fazla dinlememek için içeri girdim. Gül konuşmayı keserek bana baktı. "Kolay gelsin.” dedim gülümseyerek. "Hoş geldin otursana." dedi Esra masayı göstererek. Gül öfkeyle bakarak omuzuma vurup mutfaktan çıktı. Arkasından şaşkınca baktım. Bu kız benden ne istiyordu Allah aşkına? "Sen ona bakma lütfen. Gel." dedi Esra beni yanına çağırarak. Sandalyeye oturarak ona baktım. Pirinç ayıklıyordu. "Canım sıkılınca dolaşmak istedim. Rahatsız ettiysem gidebilirim." "Hayır canım otur lütfen. Benim de sıkılıyor inan. İki kahve yapayım mı konuşuruz?" "Olur!" Esra'yı sevmiştim. İyi bir kıza benziyordu. Kahveleri yaparak ikram etti bana. "Ee anlat bakalım nerelisin?" "Aslen İzmirliyim. Babam İzmirli annem Yunanlı." "Öyle mi bu kızıllıklar anneden o zaman?" dedi saçlarımı göstererek. "Evet annemin saçları da böyleydi." "Di?" "Annem hemşireydi babamda asker ikisini de Yunan işgalinde kaybettim." dedim hüzünle. O göğsümdeki bilindik acı yine baş göstermişti. "Kusura bakma bilmiyorum. Hay ağzıma!" dedi elini ağzına vurarak. "Önemli değil. Nerden bilecektin?" "Peki nerde tanıştınız Alparslan Bey ile?" Onun bu meraklı haline gülere baktım. Kürşat ile olan tanışmamızı anlatmaya başladım. Hayretler içerisine giriyor, gülmeme sebep olacak tepkiler veriyordu. Sıra Esra'ya geldiğinde anlatmaya başladı. Esra, İsmail ağanın kızıymış. Annesini hastalıktan kaybedince bu çiftliğe taşınmışlar. O gün bu gündür çiftliktelermiş. "Esra sana bir şey soracağım ama yanlış anlama olur mu?" "Sor tabi niye yanlış anlayayım?" "Kürşat Bey yani Alparslan Bey nasıl biri?" "Görüp görebileceğin en iyi insanlardan. Kendisini pek tanımıyordum başlarda askerdi pek buralarda yoktu zaten. Askerliği bırakınca yerleşti konağa." "Asker mi?" Şaşkınlıkla ona baktım. Kürşat, asker miydi? "Evet sonralarda Serap Hanımın isteği üzerine bıraktı." "Serap Hanım?" "Ahu Hanımın annesi." dedi kahvesinden bir yudum alırken. "Serap Hanım Ahmet Bey'in ikinci eşi. Ama Alparslan Bey'in üzerinde hakkı çoktur." "Alparslan Bey'in annesi peki?" "Küçük yaşta kaybetti onu. Ablasıyla birlikte büyürken Ahmet Bey çocukları için evlendi bir kez daha. Ahu Hanım doğdu bu sefer. Bir kaç yıl sonra da Ahmet Bey vefat etti. Ablaları Elif Hanım ise Çiçek doğduktan dört beş yıl sonra vefat ettiler. Anlayacağınız konak bomboş kaldı." dedi hüzünle. "Peki Serap Hanım? Ona ne oldu?" dedim merakla. "O şuan Paris'te. En son Alparslan Bey'le kavga edince gitti. Birkaç güne gelecek inşallah." dedi gülümserken. "Neden kavga ettiler ki acaba?" dedim ağzımı tutamayıp. "Alparslan Bey'i evlendirmek istiyordu ama Alparslan Bey kızınca tartıştılar o da kızıp gitti." "Onun hiç sevdiği olmadı mı?" "Alparslan Bey'in mi? Hiç olmadı. Değil evlilik bir kadınla bile ilişkisi olmadı!" İçime su serpilirken içimden derin ir oh çektim. Daha sonra kendime kızdım. Bana neydi canım adamdan? İstediğiyle evlensin. Hiç yani. "Neyse ben Çiçek'e yemeğini götüreyim de aç kalmasın yavrucak!" Yerinden kalkacakken durdurdum onu. "Ben götüreyim mi?" Kararsızlıkla bana baktı. "Bilmem olur mu ki?" "Olur olur sen bana ver ben götüreyim." Tepsiyi hazırlayınca elinden alarak mutfaktan çıktım. Merdivenlerden çıkarak Kürşat'ın daha önce beni getirdiği odanın önüne geldim. Yavaşça kapıyı vurarak içeri girdim. Pencerenin önünde arkası dönük bir şekilde bağdaş kurmuş oturuyordu. Yavaşça yanına yaklaşarak koltuğun yanındaki sehpanın üstüne koydum tepsiyi. Bir kere dönüp bakmadı arkasına. Yanına koltuğun kenarına oturarak onu izledim. Teni bembeyazdı, saçları ise omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yüzünü tam göremiyordum. "Merhaba." diye fısıldadım. Başını çevirerek bana baktı. İri mavi gözleriyle göz göze gelince kaskatı kesildim. Allah'ım bu ne güzellikti böyle! Masmavi gözleri, al yanaklı çok güzel bir kızdı. Annesinin neden Çiçek ismini koyduğunu anlıyordum şimdi. Çiçek gibi kızdı. Tanımadığı birini görünce o da benim gibi şaşırdı. Gözlerini yüzümde gezdirerek saçlarıma baktı. Dudaklarını aralayıp bir şey diyecekken tekrar kapattı. "Ben Hamra sen de Çiçek olmalısın." "Merhaba." diye fısıldadı kısık sesiyle. Gözlerini saçlarımdan zorlukla çekerek dışarıyı izlemeye devam etti. Gözlerimi etrafta koşuşturan insanlara çevirdim. Herkes bir tarafa koşuyordu. Çiçek bir süre pencereye baktıktan sonra tekrar gözlerini bana çevirdi. Göz göze geldiğimizde ona gülümsedim. Düz dudaklarıyla öylece bana bakıyordu. Gözlerine baktığımda derin acısı gördüm. Aynı benim gibiydi. "Biliyor musun bende senin gibiydim." dedim boğuk sesimle. Kaşlarını çattı anlamayarak. "Senin gibi annemi ve babamı aynı anda kaybetmiştim. Çok ağlıyordum kimseyle konuşmuyordum." dedim gözlerim dolarken. "Öylece pencereden yıldızları izliyordum. Babaannem yıldızlardan beni izlediklerini söylemişti. Bende sabah akşam öylece gökyüzüne bakıyordum. Hiç kaçırmıyordum, uyumadan öylece izlerdim bütün gece. Beni görüyorlardı nasıl uyuyabilirdim ki? Ama ben güçsüz bir kızım." "Sen çok güçlü bir kızsın. Ben senin kadar güçlü değilim. Her şeyle başa çıkabilecek güçtesin." dedim ona bakarken. Pencereden dışarıyı izliyordu ama biliyordum dinliyordu beni. "Sonra bir gün babaannem bir şey dedi." Sözümü keserek ona baktım. Meraklanmasını istiyordum. İstediğim gibi de oldu. Gözlerini bana çevirerek merakla bakmaya başladı. "Bana eğer böyle yaparsam yani uyumazsam, yemek yemezsem, konuşmazsam onların çok üzüleceğini söyledi. Ben onları üzmek istemiyordum ki. O yüzden uyudum, yedim, içtim, konuştum ki annem ve babam bana bakıp mutlu olsunlar." "Mutlu oldular mı peki?" dedi pırıl pırıl umutla parlayan gözlerini yüzüme çevirdi. Başımı olumlu anlamda salladım. "Eğer onların mutlu olmasını istiyorsan belki de sende benim yaptıklarımı yapmalısın" dedim omuzlarımı dikleştirerek. "Mesela çocuklarla oynayabilirsin, ne dersin?" Omuzlarını düşürerek, dudaklarını büktü. Umutla parlayan gözleri bir cam kırığı gibi her tarafa dağıldı. "Beni istemezler ki?" "Nedenmiş o?" "Bilmem, ben çekiniyorum." Dudaklarımda küçük bir tebessüm olduğunda elimi omuzuna koydum. "Çekinmene gerek yok canım, onlarla dost olmalısın." "Beni isterler mi ki?" dedi tazecik heyecanıyla. Başımı sallayarak fısıldadım. "Bence evet ama bir denemelisin." * Su içmek için mutfağa gitmiştim. Sadece Zehra abla vardı mutfakta. Bana gülümsemiş bir bardak su vermişti. Ben alacaktım ama kızmış kendisi vermişti. Suyu içtikten sonra mutfaktan çıkmıştım. Oturma odasına geçecekken kapı çaldı. Etrafta kimseyi göremeyince yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledim. Kapının kulpunu tutarak açtım. Kürşat'ı görünce kapıyı araladım. Gözlerimi yüzünde gezdirdim. Gözleri yorgunlukla çökmüş, saçları alnına düşmüştü. Oldukça yorgun görünüyordu. Çatık kaşları beni görünce düzledi. Gözlerini yüzümde gezdirdi. "Hoş geldin." dedim ona gülümserken. Kaşlarını tekrar çatarak bacağıma baktı. "Niye sen açıyorsun kapıyı? Başka kimse yok mu?" Gülümseyen dudaklarım şaşkınca açıldı. Kapıda beklemesin diye kapıyı açıyoruz da suç! "Kusura bakma bekleme diye açtım. Bir daha açmam kapınızı." Kapıdan çekilerek arkamı döndüm hızla. Kürşat'ın içeri girdiğini duydum. Birkaç adım atmıştım ki kolumu tuttu. Bedenimi kendisine çevirerek elini sırtıma koydu. "Ben açmamı dedim naren, yorma kendini diye söyledim. Bacağın tam iyileşmemişken." Bakışlarım üzerindeki gömlekteydi. Gömleğin üst tarafından iki düğmesini açmış, esmer tenini gözlerime sunuyordu. Gözlerimi yukarı tırmandırarak gözlerine baktım. "İyiyim ben. Kapının çalındığını duyunca açayım dedim." "Hmm iyi yapmışsın o zaman." Yüzünü saçlarıma yaklaştırarak kokladı. Saçlarımın arasında nefesini hissedebiliyordum. Bir elim göğsünün üzerindeyken, onun eli sırtımdan tutuyor, bedenimi bedenine çekiyordu. "Bir daha da açmam." dedim mırıldanırken. Sert bir soluk verdi saçlarıma. "Sen aç, her daim." Boğuk fısıltısıyla titredim ellerinin arasında bir yaprak gibi. Dudaklarımı aralayacakken arkamdan yüksek bir kırılma sesi geldi. Hızla Kürşat'ın ellerinin arasından çıkarak arkamı döndüm. Gül, merdivenin başında durmuş dolmuş gözleriyle bakıyordu Kürşat'a. Elindeki tepsiyi yere düşürmüş, salonda güçlü bir ses çıkmasını sağlamıştı. Eğilerek yerde kırıkları toplamaya başladı. İçim ezildi onun bu haline. Vicdanım sızlarken uzaklaştım Kürşat'tan. Kürşat ise elini uzatarak bileğimi tuttu. Gözlerim onu bulurken o, bileğimi sıkıca tutarak yürümeye başladı. Oturma odasına girdiğimizde elindeki ceketi koltuğun üzerine atarak bana baktı. "Sen burada bekle. Elimi yıkayıp geliyorum ben." Başımı salladım yavaşça. Kürşat odadan çıkınca bende koltuğa oturdum. "Selam ahali." Şahin'in sesini duyunca kapıya baktım. Kapıda durarak tüm neşesiyle bana baktı. "Hoş geldin." "Hoş bulduk. Kimse yok mu?" "Kürşat yukarıda. Ahu da Çiçek'in yanında." "Öyle- Kürşat mı dedin sen?" Kaşlarını çatarak yanıma geldi. Rahatsız olmayayım diye karşı koltuğa oturdu. Onun bu düşünceli tavrına gülümsedim. "Evet neden ki?" "Sakın ha bacım onun yanında da deme bunu." "Ama kendisi söylememi istedi." dedim gülümserken. "Öyle mi?" Kaşlarını havaya kaldırarak muzip bir ifadeyle baktı bana. "Bak sen şu işe." dedi gülerek. "Evet." dedim nefes alırken. İçeri Ahu gelince ona baktım. Yanıma gelerek oturdu. Gözlerini Şahin Bey'in tarafına hiç çevirmedi. Şahin Ahu'ya bakarak konuştu. "Ne oldu küçük hanım hiç selam sabah yok. Niye konuşmuyorsun benimle?" "Yok bir şey Şahin abi. Ne olabilir?" Şahin Ahu'nun sesiyle bedenini kastı, onun her halini görebiliyordum buradan. Artık emindim onların aralarında bir şey vardı. "Öyle olsun bakalım küçük hanım." dedi. Ahu küçük hanım lafını duyunca fısıldadı. "Küçük hanım sana-" Göz göze gelince sustu hemen. Ona gülümseyerek sorun yok der gibi baktım. "Yine mi geldin lan? Oğlum senin evin yok mu?" Kürşat'ın sesi doldurdu büyük salonu. Tok adımlarla yanımız gelerek Şahin'e baktı. "Beni özlemişsindir dedim, fena mı ettim?" dedi Şahin gülerken. "Lan yürü keriz, aç karnını doyurmak için gelmedin yani?" "Ben öyle biri miyim? Alınıyorum bak." dedi üzgün sesiyle. "Yürü git lan!" Gözlerini Ahu'ya çevirdi. "Sen nasıl oldun Ahu?" "İyiyim abi bir şeyim yok. Aslında sana bir şey soracaktım." "Sor." "Arkadaşlarla yarın büyük kulübe gidecektim eğer iznin olursa." dedi Ahu dudaklarını büzerken. "Kimmiş o arkadaşlar?" Hayır bunu söyleyen Kürşat değil, Şahin'di. Kaşlarını çatmış, alnındaki çizgi belirginleşmişti. "Sana ne Şahin abi?" dedi Ahu tek kaşını kaldırırken. "Ne demek sana ne? Bende senin-" "Neyimsin?" dedi Ahu hızla. "Abim misin? Hayır benim bir tane abim var yeter bana." dedi taviz istemeyen sesiyle. "Git Ahu. Tartışmayı kesin. O arkadaşlarının da kız olduğunu umarak izin veriyorum." dedi tehdit kokan sesiyle. "Sağ ol abi. Sende gelmek ister misin Hamra?" dedi bana dönerken. "Ben gelmesem iyi olur. Ayağımla sana yük olmak istemem" "Olur mu hiç öyle? Gel gidelim yarın akşam birlikte. Hem yarın alışverişe de çıkarız ne dersin?" "Git. Birlikte gidin." dedi Kürşat sözümü keserek. Gözlerine baktım. "Sende git hem yük olmak lafını duymayayım bir daha hatun." "Sağ ol abim." dedi Ahu yanına gidip yanağına öpücük kondurarak. "Teşekkür ederim." dedim kızaran yüzümle. "Hadi yemeğe." dedi Kürşat sofraya ilerlerken. Yavaşça koltuktan kalkarak sofraya ilerledim. Her daim oturduğum sandalyeye oturarak yemek yemeye başladık. Yemekten sonra daha fazla ayağıma yük olmayayım diye izin isteyerek yukarı çıkarak odama gittim. Zehra abla yeni odayı temizlemiş bana göstermişti. Kürşat'ın odasının hemen yanındaydı odam. Zehra abla odayı göstererek çıktı odadan. Bende gözlerimi odada dolaştırdım. Odada büyük işlemeli bir aynalı masa ve sandalye vardı. Üzerinde çeşit çeşit kokular, taraklar bulunuyordu. Yemen karşısında büyük krem renkli bir gömme dolap vardı. Tül ve kalın perdeler ile uyum sağlıyordu dolabın rengi. Yatak ise yeni nevresim takımlarıyla örtülmüştü. Oda gerçekten çok güzeldi ama bu kadarı benim için çok fazlaydı. Gözlerimi yatağın üzerindeki kitaplara çevirdim. Yavaşça yatağa ilerleyip oturdum. Kitapları inceleyerek merakla bakındım. Kitap okumayı çok seviyordum. Aralarından bir kitabı seçerek elime aldım. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna kitabın ilk sayfasını açarak okumaya başladım. Kitap o kadar akıcı ve güzeldi ki sayfaları arasında kaybetmiştim kendimi. Bir sonraki sayfaya geçecekken sayfanın içinde bir şey düştü kucağıma. Kırmızı bir gül. Daha yeni konulduğu belliydi, yaprakları yumuşaktı çünkü. Gülü elime alarak burnuma götürdüm. Tazecik kokusu burnuma doldu. Gülü elimden bırakmadan okumaya devam ettim kitabı. Bir iki satır sonra bir söz çarptı kalbime. 'Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.' Sözleri sanki kalbime dokunuyordu. Bu satırların altı ince bir kalemle çizilmişti. Yüzümde bir tebessümle okumaya devam ettim kitabı. Bir süre sonra yorulunca kitabı sehpanın üzerine koyarak yatakta doğruldum. Bedenimi gererek dolaba doğru ilerledim. Yavaşça dolabın kapısını araladığımda ren renk, çeşit çeşit elbiselerin düzgün ve asılı bir biçimde durduğunu gördüm. Benim için bunlar çok fazlaydı. Gerçekten. Yanaklarımı şişirerek derin bir şekilde ofladım. Alta bulunan çekmeceye uzanarak açtım. İçinde uzun gecelikler ve içlikler bulunuyordu. Yanaklarımı ateş basarken içinden bir sabahlık alarak üzerimi soydum. Elime önce biraz dekolteli olan uzun geceliği giydim. Üzerine ise yakaları dantelli olan sabahlığı elime alarak yatağa doğru geçtim. Yatağa uzanarak derin bir nefes aldım. Yeni yıkanmış kokan yastığı kokladım. Burnum kahve kokusuyla sızlıyordu. 2 günde nasıl alışmıştım o kokuya? Rahatsızlıkla gözlerimi yumdum. Lakin uyumak için çırpınan gözlerim bir türlü kapanmıyordu. Bu gece oldukça zor olacaktı anlaşılan. * Gözlerimi hissettiğim sızlamayla sıkıca kapattım. Sırtımı yatağın başlığına yaslayarak esnedim. Bir gram girememişti gözüme uyku. Öfkeyle homurdanarak kurumuş boğazımı temizledim. Susamıştım. Yerimden kalkarak yataktan çıktım. Kapıyı açarak koridora baktım. Hiç kimsecikler yoktu. Çıplak ayaklarımla Yavaşça yürümeye başladım koridorda. Kürşat'ın kapısının önünde durunca kapının aralık olduğunu gördüm. Yavaşça içeri baktığım da derin bir yutkunma ihtiyacı hissettim. Yatakta yüz üstü uzanmış yüzü kapıya dönük bir şekilde uyuyordu. Üstü çıplaktı ve esmer teniyle görsel şölen sunuyordu gözlerime. Üzerindeki örtüsü atmıştı ayaklarının ucuna. Hava çok da sıcak değildi ya hasta olursa? İçimi kemiren kurda karşı koyamadım. Koridorda kimse olmadığını görünce yavaşça açık kapıdan içeri süzüldüm. Paytak adımlarla, parmak ucumda yatağa yaklaştım. Yatakta uyuyan Kürşat'a baktım. Dağınık saçları yatağa dağılmış, alnına birkaç tutam düşmüştü. Gözleri kapalı, dudakları hafif aralıktı. Alnında biriken terlere anlamsızca bakıyordum. Acaba hasta mı olmuştu? Elimi yavaşça alnına dokundurdum. Kürşat yavaşça kıpırdandığında korkarak elimi geri çektim. Ateşi yoktu ama neden alnında ter vardı? Elimi ayaklarının ucundaki örtüye uzattım. İki elimle örtüyü tutarak çıplak omuzlarının üstüne örtecekken kendimi bir anda sırt üstü yatakta buldum. Küçük çığlığım dudaklarımdan firar ederken şaşkınlıkla ona bakıyordum. Çıplak boynumda soğuk metalini hissedince korkuyla ona baktım. Gözleri uykudan yeni uyandığı için şişmiş ve kısıktı. Kaşları çatık gözleri anlamamış gibi bakıyordu. Gözlerimi korkarak boynuma çevirdim. Kürşat hızla silahını boynumdan çekti. "Naren…" diye boğuk bir sesle fısıldadı. "B-benim." dedim korkuyla. O uyurken yastığın altında silah mı taşıyordu? Kürşat yorgunlukla kafasını açıkta olan göğüslerimin üstüne bıraktı. Çıplak tenimde yüzünü hissettim. Burnunu yavaşça göğüslerimin arasına sürttü. Kalbim dörtnala koşuyordu sanki. Yanaklarım ısınmaya başlamış, nefesim hızlanmıştı. Burnunu iki göğsümün arasına sokarak kokladı. "Anber!" diye fısıldadı boğuk sesiyle tenime. Hissettiğim arzuyla belimi dışarı doğru kavislendirdim. Sırtımı yataktan kaldırdığım için gecelik aşağı sıyrılmış, göğüslerim daha da açılmıştı. Kürşat, dudaklarını yavaşça dolgunluklarının üzerinde gezdirdi. "Ah!" diye inledim. Benden çıktığını duyduğum sesle utançla kızardım. Dudaklarını ıslatarak tenimde izler bırakıyordu. Dişlerini bir anda taşmış göğsüme geçirdi. Ellerimi saçlarına koyarak çektim. Zevk bedenimi ele geçirdiğinde kalçalarım havalandı. Kasıklarım kasıklarını değdiğinde inledim. Sert erkekliğini kasıklarıma bastırarak inledi. "Hassiktir!" İnlemesini duyunca yanaklarım daha da yandı sanki. Bir elini kalçama koyarak sıktı. "Dur!" diye nefes nefese konuştum. Dudağını biraz yukarı çıkarınca boynumda dolaştırdı dudaklarını. Tenimi dudaklarının arasına alarak emdi. "Ah!" diye inleyip başımı geri attım. Ne ara bu hale gelmiştik böyle? Dudaklarını boynumdan yukarı çıkartarak çeneme küçük bir öpücük bıraktı. Kısa sakalları tenimde iz bırakıyor, çiziyordu. Dudakları dudaklarıma değdiğinde gözlerine baktım. Dudaklarını dudaklarıma sürterek bana baktı. "Git, yoksa kimse seni elimden alamaz…" dedi boğuk sesiyle. Dudaklarını yavaşça dudağımın kenarına bastırarak öptü. "Teninden uzak kalmak çok zor, hele ki aklımı başımdan alan dudakların ve kızıl saçların." Dudaklarını yanağıma sürterek kokladı. Tenimi öperek gözlerimin içine baktı. "Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de. Sana hep yeniden başlamak isterim kadın." -Özdemir Asaf
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD