"Şaka mı?"
Gülerek sorduğumda Bahadır'ın yüzü sertti. Kafasını hayır anlamında sallarken Leyla'nın uzattığı sigarayı aldı ve dudaklarının arasında sıkıştırdı. Bahadır, mentollü sigara içecek birine benzemiyordu. Marlboro ya da puro ona daha çok yakışırdı.
"Değil."
Korkmuş muydum? Daha önce mafyadan biriyle tanışmamış, belki yanından bile geçmemiştim. Film ya da dizilerden biliyordum yalnızca; bu sebepten o an olayın ciddiyetini kavrayamamıştım. Asaf'ın dikkatli gözleri üzerimdeydi ve tepkimi merak ettiğine emindim.
"Yani..."
Derin bir nefes aldıktan sonra kafamı olumsuz anlamda salladım. Bu konu hakkında daha fazla soru sormayacaktım. Onların hayatı beni ilgilendirmiyordu zira Hilal'i bulduktan sonra onlarla asla görüşmeyecektim. Mafya için çalıştıkları gerçeğini hızlıca es geçerek asıl konuya, benim için önemli olana, odaklandım.
"Nazranlı, Dağıstanlı... Kim bunlar?"
Bahadır, dumanı suratıma üfledikten sonra bilgisayar ekranına döndü. Öksürmemek için nefesimi tutmuştum.
"Kafkasya'nın şehirleri. Örgütün altındakiler memleketleriyle bilinir genelde. Herkesin adı bir iş yerinde kayıtlıdır; maskeleme yöntemi olarak. Otel, Rent a Car, market ya da benimki gibi gece kulübü. Bu otel Nazranlılar'a ait."
Alt dudağımı biraz sertçe dişlerken onun yan profilini izliyordum. Kırlaşmış sakallarının örttüğü belirgin çenesi, sigara dumanını üflerken öne doğru hareket ediyor ve sözlerine odaklanmayı zorlaştırıyordu. Maskeleme yöntemi dediği şeyi açıklamasa da anlamıştım. Muhtemelen para aklanacağında bu iş yerleri sayesinde yapılıyordu ya da belki hepsine bir uğraş veriyorlardı ki işsiz kalmasınlar.
"Boş gezen mafya yok yani."
Salakça bir surat ifadesiyle konuştuktan sonra gergince güldüm. Şaka yapmanın sırası değildi; Asaf'ın benden utanırmışçasına gözlerini devirmesi sayesinde anlamıştım. Leyla, birasını çakmağın tersiyle açarken sessiz kaldı.
"Öyle de denebilir, evet."
Bahadır beni onayladıktan sonra, Hilal ve adamın müstehcen konuşmalarının arasındaki konumların ekran fotoğraflarını almaya devam etti.
"Ne yapacağız şimdi?"
Asaf'ın sorusuyla Bahadır yüzünü ona çevirdi ve bitmek üzere olan sigaradan son kez bir nefes çekti. Düşünceli olduğu çatılmış kaşlarından belli oluyordu. Leyla'nın uzattığı birayı sessiz bir teşekkürle aldım.
"Konumların hepsi farklı yerlerde ama muhattabımız belli. O gün, o saatte otele kim girdiyse kayıt altındadır."
"Gidip bakalım o zaman."
Asaf birasını sertçe orta sehpaya bıraktıktan sonra ayaklandı. Bahadır sinirle bir nefes verdi, belli ki kardeşinin ani tepkilerinden hoşlanmıyordu.
"Salak mısın oğlum? Caner'i yumrukladıktan sonra ne sana ne bana hiçbir bok söylemez."
Leyla, ağzını elinin tersiyle silerken sordu:
"Sen mi konuşacaksın ağabey?"
Bahadır sonunda geri çekilip uzun boyuyla dikilirken, Leyla gibi koltukta arkamı dönerek ona bakmıştım.
"Babası oradaysa evet. Haydi Pare, gidelim."
Asaf, ağabeyine doğru yürürken yumrukları sıkılıydı. Yüzü her zamankinden daha memnuniyetsiz ve her an kavga çıkaracak gibiydi.
"Ben de geliyorum. Hilal benimdi."
Bahadır'ın koyu kahve gözleri Asaf'ı baştan ayağa inceledikten sonra sıktığı yumruklarında takılı kaldı.
"Ne demek şimdi bu?"
Bahadır'ın bağıracağını düşünmüştüm ama sesi oldukça sakindi. Asaf'tan daha sert bakabilmeyi nasıl başardığını merak etmiştim ama nasıl olsa onun ağabeyiydi. Asaf bu denli duygusuz olmayı ondan öğrenmiş olmalıydı.
"Ne anladıysan o. Onu ben bulacağım, sen değil."
Derin bir nefes alırken ayağa kalktım. Elimde kapağı açılmış bira şişesiyle onlara doğru yürürken gözlerim yalnızca Asaf'ın kendini beğenmiş, aptal suratındaydı. Leyla da arkamdan kalkmıştı, sanki beni durduracakmış gibi oldu fakat herhangi bir harekette bulunmadı. Tatlı olduğuna emin olduğum bir tonda konuşmaya özen gösterdim zira onu sinirlendirmek istiyordum.
"Sen mi bulacaksın Hilal'i? Sonra ne olacak? Öpüşüp barışacaksınız herhalde. Umutlarını yıkmış gibi olmayayım ama arkasından küfreden bir adama asla dönmez."
Asaf, dalga geçercesine bir homurtu çıkardıktan sonra gözleri ağabeyinden bana kaydı. Bahadır'ın bakışlarındaki karanlık ifade nefesimi dengesizleştiriyorken, kollarımı göğsümde bağladım. Bir anda ev sıcaklaşmaya başlamıştı sanki ve altımdaki kot şorta rağmen terlemiştim.
"Aynı Hilal'den mi bahsediyoruz a*ına koyayım? Sen arkadaşını tanıdığından emin misin?"
Şaşkınlık ve itirazla Asaf'a bakmaya devam ettim. Ne demeye çalışıyordu ki? Dudaklarında bir sırıtış peydah olurken hiç de iyi şeyler duymayacağıma emindim ancak ondan önce Leyla araya girdi.
"Tartışmanın sırası değil. Bir an önce soralım."
Kafamı kaldırarak Bahadır'a baktığımda zaten bana bakıyor olduğunu görmek vücudumun garip tepkiler vermesine yol açmıştı. Alt dudağımı alışkanlıkla dişlerken koltuğun üzerinden eğilip Hilal'in telefonunu aldım. Arkamı döndüğümde üçünün de bakışlarının hedefinde olmayı beklemiyordum.
"Gidelim mi?"
*******************
Asaf'la tanıştığımız gün yürüdüğümüz otel otoparkına gelmiştik. Bahadır'ın arabası, Asaf'ınkine nazaran çok daha ferah ve temizdi. Leyla yolcu koltuğunda Bahadır'ın yanında oturuyor ve Hilal'in galerisini ve maillerini geri getirmeye uğraşıyordu. Asaf, arka koltukta tam ortada oturuyor ve geniş vücuduyla beni sağ kapıya doğru sıkıştırıyordu. Tüm dikkati, sanki ne yaptığını anlıyormuşçasına, Leyla'nın bilgisayarındaydı.
"Siz arabada kalın."
Bahadır, Asaf ve Leyla'ya doğru konuştuktan sonra gözleriyle bana çıkmam için işaret verdi. Kapıyı ardımdan kapatırken, havanın soğuduğunu fark ederek hafifçe titredim. Giydiğim büstiyerin kolları uzundu, bu sebepten en azından üst bedenim üşümüyordu. Yan yana yürürken ondan yayılan güçlü enerjiyi hissedebiliyordum, sanki göğsüm sıkıştırıyordu.
"Pare..."
Diye mırıldandı ve bir anda tek adımla önüme geçti. Büyük elleri omuzlarımı hafifçe sıkarken gözleri gözlerimdeydi.
"Caner burada."
Beni itip yere düşüren çocuk. Yüzüne iğrenç bir şekilde dikiş atılmış olan. Midem kasılırken, kafamı olumlu anlamda salladım ama sözleri bitmemiş gibiydi. Önümde uzun bir bina gibi dikilirken vücudumu soğuk rüzgardan koruyordu.
"Amcaları ve babasına gözüm kapalı güvenirim ama o ite asla. Sorsam da cevap vermeyecek. O yüzden bir oda tutacağız, tamam mı? En azından ailesinden birisi gelene kadar."
Nefesim, boğazımda takılı kalmış biçimde ona bakmaya devam ettim.
"Tamamdır."
Cevabımı verirken gözleri morarmış çenemde ve ısırılmaktan soyulmuş alt dudağımdaydı. Tek kolunu omzuma sardıktan sonra sanki yakınmışız gibi beni otelin sarı ışıklarının altına doğru yürüttü. Giriş kalabalık değildi, en fazla on katlı bir binaydı fakat içerisi şaşırtıcı biçimde genişti. Lobide, giyinişlerinden iş insanı olduğuna emin olduğum birkaç kişi valizleriyle beklerken, önümüzde zebra desenli elbiseli bir kadın ve oldukça yaşlı bir adam Caner'le konuşuyordu. Giriş kısmı krem rengi duvarlar, altın sarısı işlemeli perdelerle sanki bir saraydaymış izlenimi veriyordu. Bekleme alanında pudra rengi kadife koltuklar ve aynalı masalar yerleştirilmişti. Küçük bir otel olsa da şehrin en iyilerinden biriydi ve her zaman için müşterileri vardı. Zebra desenli elbiseli kadın telefonuyla ilgilenirken, yanındaki beyaz saçlı adam oda kartını Caner'den teslim almıştı bile. Sıra bize geldiğinde Caner'i çirkin suratı bir gülümsemeyle çarpıldı. Gözleri karmaşık turuncu saçlarımda, morarmış çenemde ve dudaklarımda gezindi ilk önce. Sonra Bahadır'ın omuzlarımı sarmalayan dövmelerle bezeli koluna baktı.
"Bahadır ağabey, senin miydi bu? Yetkan'ın sandım, ondan öyle davrandım. Kusura bakma."
Benden isimsiz bir şey, bir obje gibi bahsetmesi suratımı buruşturmama sebep olduğunda Bahadır'ın kolunu sıkılaştırması sayesinde hemen surat ifademi düzelttim.
"Öyle kardeşim. Bize 10. kattan bir oda ayarlasana. Ses gitmesin."
Elimden geldiğince suratımı ifadesiz tuttum ama Caner'in sapık gibi vücudumu süzmesi bunu kolaylaştırmıyordu.
"Rustam ağabey buralarda mı? Selam vereyim, ayıp olmasın."
Caner kol saatini kontrol ettikten sonra cevapladı; bu esnada şifreli dolaptan siyah, kırmızı çizgili bir kart çıkarttı.
"Bir iki saate burada olur. İşiniz biterse selam verirsin."
Dikişli suratı, samimiyetsiz bir gülüşle gerildiğinde midemin bulandığını hissettim. Bu çocukta tuhaf bir şeyler vardı. Asaf kaba ve sevimsizdi ama Caner bunların da ötesinde, korkunçtu. Her şeyi yapabilecekmiş gibi bakan buz mavisi gözleri içimi üşütüyordu. Bahadır'ın eli omzumdan kalçama doğru hafifçe kaydı ve beni asansörlere doğru yönlendirdi. Bu hareketi bilerek yapmıştı, hissetmiştim. Sanki beni korumak ister gibi bir hali vardı ama sadece kafamda kuruyor da olabilirdim. Asansörde yalnızca biz vardık, kartı siyah kare kutucuğa okuttuğunda onuncu kat tuşuna basmıştı. Elini sonunda üzerimden çekmişti ve yanımda, uzun boyuyla dikiliyorken nedense güvende hissettim. Bu garipti çünkü barda, beni Caner'den koruyan o bile değildi. Üzerinde çıkmadan değiştirdiği siyah kot pantolonu ve iri kaslarına rağmen üzerine bol gelen, dövmelerini açıkta bırakan beyaz bir t-shirt vardı. 10. kata geldiğimizde direkt bir süite açılmıştı asansör ve arkamızdan kapanmıştı. Bir sürü odanın bulunduğu bir koridor yoktu. Bahadır, ses gitmesin derken bunu kast ediyordu. İnce çerçeveli gözlüklerini çıkarırken, bakışları daha önce görmediğim bir türdendi. Konuşmadan önce sıkıntılı bir nefes aldı.
"Yatak odasına geç ve kıyafetlerini çıkar Pare."