Yakut'un ayakları betona her çarptığında, içindeki öfke biraz daha titriyordu. Bahadır'ın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: "O küçük ağzını tutamadığın için..."
Küçükmüş.
Ağzını tutamazmış.
Keşke küfür falan etseydim diye geçirdi içinden.
Kız hızlandıkça saçları terli boynuna yapışıyor, siyah şortun esnek kumaşı her adımda iç bacaklarını kesiyordu sanki. Karnının altında hafif bir ağrı vardı; tuvalete gitmesi gerekiyordu. Ama o kadar inatçıydı ki, Bahadır'a bunu söylerse yenileceğini sanmıştı.
Atletik vücudu koşmaya alışkındı ama bu koşunun amacı kondisyondan fazlasıydı: Bahadır'ın otorite kurma çabası. Bu adam korkunç biriydi. Yakut bunu hissedebiliyordu. Karanlık insanları hissetmekte iyiydi. Onlardan biriyle yaşıyordu zira.
Emir, su içerken bakışları Yakut'un üzerindeydi. Futbol takımı yirmi dakikalık mola vermişti o an. Sefa ve Göktuğ ile göz göze geldi Emir, sonra Yakut'a baktı. Normalde cıvık olan bu çocuklar bile seslerini çıkarmamışlardı. Ne kızla dalga geçmişlerdi ne de kendi aralarında bir yorum yapmışlardı. Emir'in yüzünde nasıl baş edeceğini bilemediği bir suçluluk vardı. Bahadır'a bir şey demek istedi, ama hocasıyla sürtüşmek cesaret değil, intihardı. Göktuğ, dirseğiyle Sefa'yı dürtüp kızları işaret ettiğinde, çocuk gözlerinde yoğun bir ilgiyle tribünlerin altındaki Leyla'ya baktı.
Kız, tribünlerin altından fırlayıp Yakut'un yanına koşacak gibiydi. Alt dudağını kanatırcasına çiğniyor ve kollarını göğsünün üzerinde bir çaprazlayıp bir çözüyordu. "Sakın," dedi Melis. "O şimdi durmaz. Durursa ağlar." Leyla'nın gözleri doldu hafifçe. Aynı sıkıntıyı tüm kızlar çekmesine rağmen ses çıkaran tek kişi Yakut'tu. Dolayısıyla tek cezalandırılan da oydu. "Ağlasın ya. Bahadır Hoca sınırı aştı."
"Aştı ama bir şey değişmeyecek. Sesini kesmeyi öğrenemedi şu kız bir türlü."
Melis'in sesi hem öfke hem acı doluydu. Yakut, altıncı tura geldiğinde göğsü yanmaya başlamıştı. Adımlarını yavaşlatmadı, Bahadır da bir kez bile dönüp ona bakmadı. Sahanın ortasında, elleri belinde, düdüğü boynundan sarkan o zincirde sallanıyordu. Her turda kızın yanından geçmesine sessiz kaldı; ne memnundu, ne sinirli. Sanki kendi kendine işkence ediyormuş gibi bir ifadesi vardı.
Ve bu, Yakut'un sinirini daha da bozdu.
Koş, Yakut. Durursan kaybedersin.
Ama sekizinci turda bacaklarında ince bir sızı yükseldi, mesanesi isyan etti, kasığına doğru yayılan bir ağrıydı bu. Adımları sendeledi, düşecek gibi olduğunda ellerini öne doğru uzattı. Karanlık saçları savruldu ve görüş alanını birkaç saniyeliğine kapattı. Sadece bir anlık. "Devam et!" Bahadır'ın sesi aniden yankılandı kapalı spor salonunda. Yakut gözlerini devirdi ama bir şey diyemedi. Nefesi ağırdı, sakızı çoktan yutmuştu, dilinin ucu mentol tadıyla yanıyordu. Bahadır'ın ayak sesleri duyuldu. Adam yanına gelmiyordu ama ona doğru iki adım atmıştı, sahanın çizgisine. Leyla seslendi: "Yakut bırak! Sakatlanırsan yarışmaya çıkamayacaksın!"
"Antrenmana dön!" diye bağırdı Bahadır. Yakut'un dudakları titredi, ağlamayı hiç istemiyordu. Özellikle de şu an. Tüm futbol takımının ve kendi arkadaşlarının önünde. O yüzden yeniden hızlandı. Son iki tur kalmışken, bacakları artık taş gibiydi; nefesi göğsünden soluk borusuna değin geçtiği her yeri yakıyordu. Kaslarının her biri önce uyuşmuş, sonrasında pes etmişlerdi, zira Yakut artık belden aşağısını hissetmiyordu. Dokuzuncu turun sonunda gözleri kararmaya başladı. Mesanesinde dayanılmaz bir baskı vardı artık.
Kalbi hızlandı.
Panik boğazına yapıştı.
''Siktir ya... Hayır,'' diye mırıldandı. Teri şakaklarından süzülürken, bacakları durmazcasına titrerken, mesanesinin üzerindeki kontrolü kaybettiğini biliyordu. Önce inkar etti içinden, zira böyle bir şeyin olmasının imkanı yoktu. Sıcaklık iç bacaklarından dizlerine doğru akarken gözleri utançla doldu, sanki nefesi kesilmişti.
Yere çöktü. Hatta yere kapaklandı.
Saha sessizleşti. Herkes bakıyordu.
Yakut hiç böyle küçülmemişti. Hiç böyle savunmasız kalmamıştı. Hiç böyle rezil olmamıştı.
Tam o anda Bahadır hızla hareket etti. Ne bağırdı, ne kızdı. Sanki saniyeler önceki sert adam o değilmiş gibi. Sweatshirtini çıkarıp Yakut'un üzerine fırlattı aceleyle. Büyük gri kumaş kızın dizlerine düştü, tamamen örttü.
"Kimse bakmayacak!" diye kükredi Bahadır, sesi tüm sahaya yayıldı.
Öyle böyle bir öfke değildi bu; Yakut'un bile daha önce deneyimlemediği türden bir şeydi, zira Bahadır Hoca en çok ona kızardı. Futbol takımına döndü:
"DÖNÜN ARKANIZI!"
Yanına çömeldi—Yakut'un yanı başına. Sanki kızın omzuna dokunacakmış gibi hareket etti ama eli kızın gece siyahı saçlarını buldu. Alçak bir sesle konuştu:
"Tamam. Tamam Yakut... Nefes al. Bitti."
Yakut içini çekti önce, ancak bu büyük bir ağlama krizinin başlangıcıydı. Bahadır'ın, terden ıslanmış saçlarındaki büyük eli, ona hiç sahip olmadığı şeyleri vadediyordu sanki. Bu durumdan nefret etti. Her şey bu adam yüzündendi, üniversiteye gidemezse bu onun suçu olacaktı. Yine de o an ne kadar utansa da bir o kadar da güvende hissetti.
"Ben... ben—"
Sesi çıkmadı ama Bahadır onun yerine konuştu.
"Kimse. Kimse görmedi. Duydun mu?"
Yakut titreyerek doğrulurken Bahadır gözlerini kaçırdı.
Sanki onun kırılışına bakmaya hakkı yokmuş gibi.
"Herkes gördü." dedi kız fısıltıyla. Yanakları, dudakları kadar kırmızıydı ve gözyaşlarıyla parlıyordu. "Mutlu musunuz?" Bahadır'ın yüzü ifadesizdi ama gözleri... Gözleri kızın yorgunluğunu, kızgınlığını, incinmişliğini tek tek inceliyordu.
"Değilim," dedi.
"İntikam bu." diye fısıldadı Yakut. ''Altıma kaçırdım, herkesin önünde. Mahvoldum...'' Kalbi öfkeyle ve hüzünle öyle bir yandı ki, yüzüne yansıdı. Dudakları titredi, bakışlarını kaçırdı. Boğazından bir hıçkırık daha kaçtığında, gözlerini tamamen yummuştu. Sanki Bahadır'ı görmezse, adam da onu görmeyecekti.
"Eve bırakayım seni."
Bahadır onu tribünlerin altındaki boş koridora götürürken kimse konuşmadı. Yakut'un adımları sendeleyerek ilerliyordu. Bahadır her an onu tutmaya hazır gibi yürüyordu ama yine de bir adım fazladan yaklaşmıyordu. Kızın sesi sonunda çıktı—kısık, incinmiş bir fısıltıyla:
"Ben... Dayanabilirdim."
Bahadır başını salladı.
"Hayır," dedi. "Kimse bu kadar acıya dayanmak zorunda değil."