Yağmur şelale gibi kızın üzerine yağmaya başladığında, eve varmasına hala en az on dakikası vardı. Kasım ayının başındalardı ve hava artık buz gibiydi. Buna rağmen Yakut okulun forması olan kırmızı polo yaka t-shirt ve siyah, esnek şortunu giyiyordu, neyse ki şişme montu üzerindeydi. Tabii artık ıslaktı, kızı korumak yerine daha çok üşütmeye başlamıştı.
Tekerler yağmurdan kaymasın diye insan üstü bir dikkatle sürmeye uğraşırken, çantasının ağır oluşuna küfür etti. Ne olur ne olmaz diye ders çalışmaya karar vermiş, şehir kütüphanesinde en az beş saatini geçirmişti. Bir işe yaramamıştı gerçi, zaten ders nasıl çalışılır onu bile bilmiyordu. Türkçesi iyiydi biraz, ezber gerektiren şeyleri yapardı ama sayılar işin içine girince coğrafyada bile çuvallardı.
Aptal herif, diye geçirdi içinden. Aptal ama o kadar seksi ki kafayı yedirtecek bana.
Bahadır'ı öpmüştü. O anı kafasında canlandırmadan iki saniyesi geçmiyordu kızın. Adamın masanın kenarına kalçasını yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış o hali, kızı dikkatle dinleyişi, 'sadece gelsen bile alırım seni' demesi sürekli zihninde dönüp duruyordu.
Sonrasında Yakut'a 'sevmesi zor bir insansın ' diyişi de vardı elbette. O an kalbi teklemişti sanki, şımarık, ukala, utanmaz... Adamın uzun bacaklarının arasına girmiş, sakalları hassas tenini kaşındırmasına rağmen onu öpmüştü. Boy farklarına rağmen, güç dengesizliğine ve aralarındaki sürekli harlanan nefrete rağmen sonunda sürekli hayalini kurduğu şeyi yapmıştı. Adamın sıcak elleri, kendisinin üşüyen belini kavramış, sanki orada tutmak için var gücüyle sıkmıştı, ki o an inlememek için zor tutmuştu kendini Yakut. Hem hissettiği hafif acıdan, hem vücudunun alev almasından.
Eh, utanmazdı ne de olsa.
Bugün ise Yakut ilk kez spor salonuna inmemişti. Eğer artık jimnastik yoksa, en azından sınava kadar elinden geleni yapmalıydı. Barajı bile geçse, annesinin olduğu şehri tercih etse buradan taşınıp giderdi. Kafasının asla basmadığı matematik dersini dinlemişti, edebiyat dersinde soru bile çözmüştü. Ama eski Türk yazarlarının ismini okurken bile aklında yalnızca Bahadır vardı.
Bilmiyordu ama Bahadır için de durum farksız değildi.
Gözleri sürekli basket potasının arkasına kaymıştı. Ceren ve Serra zaten yoktu. Leyla ile Melis antrenman yapmalarına rağmen, tüm heveslerinin söndüğü belli olacak derecede mutsuz görünüyorlardı. Adam, Emir'e ve Hüseyin'e ayrı ayrı direktifler verirken, aklında canlanan tek sahne; Yakut'un kafasını kaldırıp da gözlerinde yorgunluk ve inatla ona bakışıydı. Saçları yumuşak yanaklarına doğru kaymış, Bahadır'ın ona dokunma isteğini ikiye katlamıştı. Bir de içindeki o tuhaf his vardı: Suçlulukla bastırılmış arzu ve bunu engellemek için kalbinde başlattığı o nefret kıvılcımı. Hayır, aslında kızdan nefret etmiyordu; kendisinde uyandırdığı yasak olan tüm duygulardan nefret ediyordu.
Yakut, hızla pedal çevirmeye devam ederken, zincirin attığını fark etmedi. Tek isteği bir an önce eve gidip ısınmakken, kaderin bambaşka planları vardı.
''Hay sokayım ya,'' dedi bisikleti durdurmak için vitesi sıkarken, kaldırımdaki eski model bir arabanın bagaj kısmına çarptı. Ne bisiklette, ne arabada hasar yoktu ama Yakut bisikletle birlikte sola devrildi.
''İyi misin?''
Boğuk bir erkek sesi duydu, zira dudakları arasında henüz ucu tutuşturulmamış bir sigara vardı, sesin sahibi bir taraftan da omuzlarından kavramıştı. Yakut, ağır bir motor yağı ve tütün kokusu aldı çocuktan, bir de yoğunca sıkılmış ve terle karışmış deodorant. Kız, hafifçe inleyerek ayağa kalktı, sol dizi boydan boya soyulmuş ve ince ince kanıyordu.
''Zincirin atmış, nasıl sürdün böyle?''
Üzerinde bel kısmında yırtıklar olan, kirli ve mavi bir tulum giyen çocuk, bisikleti sabitledikten sonra Yakut'un önünde diz çöktü ve siyah lekeli elleriyle zinciri taktı. Kız etrafa baktı, eski bir mahalle tamirhanesinin önündeydi, bu araba da çocuğa ait olmalıydı. Yakut, gözlerinin dolmasını engelleyemedi, canı çok yanmamıştı ama yine de bacağının o soyulmuş halini görmek acısını ikiye katlamıştı sanki.
''Bilmiyorum, yani fark etmedim sürerken.'' dedi kız, soğuk yüzünden hafifçe ürperirken. Çocuk işini bitirip de ayağa kalktığında, Yakut'a bakabilmek için başını eğmek zorunda kalmıştı. Bahadır Hoca kadar uzun, diye geçirdi içinden.
''Sen o kızsın.'' dedi çocuk hafifçe gülümserken, ama memnuniyet içeren türde değildi. Yakaladım seni, gibi bir gülümsemeydi. ''Ağabeyimin etrafında dolaşıp durmuştun. Rüya abla sahne aldığında, yanında sevgilin vardı-''
''Sevgilim değil o. Ayrıca ağabeyim derken?'' Yakut, savunmacı bir tavırla kollarını göğsünde çaprazladı, soğuktan çenesi titremeye başlamıştı bile. Sonra bir anda yeşil gözleri kocaman açıldı: ''Bahadır Hoca'nın kardeşi misin? Yok artık!''
''Aynen. Asaf ben. Yetkan da diyebilirsin.''
O an Yakut, ikisinin ne denli benzediğini fark etti. Çocuk da en az onun kadar uzundu, bakışları aynı derecede ela ve tehlikeliydi. Asaf, onun daha genç versiyonuydu sadece.
''İçeri geç. Bacağına bandaj yapıştıralım.''
***********************************************
Yakut, yüksek, tahta bir taburenin üzerinde; omuzlarına battaniye atılmış şekilde oturuyordu. Montunu çoktan çıkarılmış, Asaf tarafından çatırdayarak yanan sobanın üzerine asılmıştı. İçerisi sıcacıktı ve ikisi dışında başka kimse yoktu. Kız, avuçlarını taburenin kenarlarına yaslamış, etrafı izliyordu. Her ne kadar dışarıdan ufak bir mahalle tamirhanesi gibi görünse de, kocaman bir yerdi burası. İçeride iki tane iyi model araba yan yana park edilmişti ve tertemiz görünüyorlardı. Yakut'un karşısında, en az on metre uzakta kasa ve arkasında büyük bir raf vardı. Kızın adını bilmediği bir takım şişeler vardı. Motor yağı, suyu falandı galiba, ya da benzin. Hiçbir fikri yoktu, bisiklet sürmeyi bile zor öğrenmişti.
Çocuk, tekrar önünde diz çökmüş, kızın sol dizini temiz bir pamuk parçasıyla siliyordu. Eline Baticon şişesini aldığında, hafifçe sızlandı Yakut. Canının yanacağını biliyordu çünkü. ''Dayan iki saniye,'' diye mırıldandı Asaf, bir yandan da şişeyi ters çevirip pamuğa bastırdı. Sonrasında ise yaranın üzerine hafifçe dokundurdu ama bu bile, Yakut'un çocuğun bileğini tutmasını engellemedi. ''Acıyor.'' dedi, ''Sadece bandaj yapıştırsan olmaz mı?''
''Hep böyle misin sen?'' dedi Asaf, gözlerinde tuhaf bir parıltıyla. ''Dayansana biraz kızım.'' Çocuk tekrar yaranın üzerinden geçerken, Yakut acıyla inledi ama bu kez ağzını avucuyla kapattı. Bandajı yapıştırırken, ela gözleri kızın dizlerinden başlayarak yüzüne değin çıktı. Abimi bu kadar etkileyecek ne yaptın acaba, diye düşündü. Rüya'nın sahne aldığı akşam, kızın Bahadır'a olan bakışlarını fark etmişti. Ağabeyinin nasıl dibine kadar girdiğini, sonrasında ağzını gömleğine sildiğini bile.
Zaten içeri girdiğinden beri kızın farkındaydı.
Bir de evden çıkmadan önce duyduğu şeyler vardı. Bahadır, Yakut'tan öyle bir bahsediyordu ki, Asaf başta öğrencisi olduğunu anlayamamıştı. Cenk ağabey bahsedene kadar. O an çok yorgundu, babasıyla tartışmalı bir konuşma yaşamıştı ve tamirhaneyi açması gerektiğinden pek umursayamamıştı.
Tabii bu iki saat sürmüştü. Sert bir kahve ve üç sigarayla kendisine geldiği an, kızın cesur tavırlarını tekrar zihninde canlandırmış, bu sahnelerde ise ağabeyinin kıza nasıl taviz verdiğini fark etmişti. Adam her şeyin farkındaydı ve Yakut'a karşı koyamıyordu. Öğretmen olarak değil, erkek olarak.
''Siz nasıl kardeşsiniz yani? Anne baba ortak gibi mi?'' diye sordu Yakut, bugün edebiyat çalışmıştı ama ona rağmen cümleleri Türkçe'ye hakaretti.
''Aynen. İkisi de ortak bildiğim kadarıyla.'' Asaf hafif bir sırıtışla konuştu. Kızda hafif bir alıklık vardı, ama bakışları o kadar derindi ki, çocuk iç çekmekten kendini alamadı. Ağabeyinin beğendiği kadınlar hiç böyle değildi. Ne Nergis, ne Rüya, ne diğer kaçamakları...
''Benziyorsunuz biraz yakından bakınca.'' Yakut öne doğru hafifçe eğildi, önünde diz çökmüş olan çocuğa biraz daha yaklaştı. Asaf geri çekilmedi. ''Bakışlarınız aynı. İkiniz de benimle alay ediyor gibi bakıyorsunuz.''
Asaf'ın kaşları hafifçe çatıldı, kulağının arkasına sıkıştırdığı sigarayı yakmak için parmakları arasına alırken ayağa kalkmıştı. ''Seninle alay etmiyorum.'' dedi dudakları arasındaki Marlboro ile. ''Ağabeyim nasıl davranıyor bilemem. Ama aynı değiliz.''
Yakut kafasını geriye atarak çocuğu izledi. Bahadır ne kadar sarkastik, ulaşılmaz ve kaliteli görünüyorsa, bu çocuk o kadar sıcaktı. Belki üzerindeki kirli iş kıyafetinden, belki soğukta onu dışarıda bırakmayışından. Bahadır olsa arkasını dönüp giderdi, diye geçirdi aklından.
''Pek iyi davrandığını söyleyemem.'' dedi ağzından kaçırırcasına, sonra hemen durdurdu kendini. Asaf, gözlerindeki paniği fark ettiğinde, derin bir nefesle ciğerlerindeki dumanı bıraktı. Ela gözleri kısılmış şekilde kızın ufak bedeninin kasılışını izledi.
''Neden peşindesin o zaman? Onu düzeltebileceğine mi inanıyorsun?''
Yakut, bir an donakaldı. Ağzını bir şey söyleyecekmiş gibi açtı önce, sonra ise panikle konuştu:
''Peşinde falan değilim-''
''Çok küçüksün.'' diye söze başladı Asaf. Bahadır, iyi bir adam değildi ve bunu en iyi bilen de kendisiydi. Onunla aynı evde büyümüştü; hep gölgesindeydi, daha az sevilen, daha çok çalıştırılan hep Asaf'tı.
Ağabeyin gibi ol biraz, serseri!
Bahadır üniversiteyi kazandı, öğretmen olacak. Sen de top peşinde koş dur.
Asaf onun kadar akıllı değil zaten, verelim sanayiye çalışsın.
Büyürken duyduğu cümlelerin yalnızca birkaçıydı bunlar. Ağabeyine karşı hayranlık duysa da, kıskançlıkla karışıyor ve çocuğu içten içe yiyip bitiriyordu.
''Senin için ne iyi ne kötü, anlayacak yaşta değilsin. Ama sana tek tavsiyem, ondan uzak dur. İncitir seni.''
''Sen kaç yaşındasın da bana akıl veriyorsun?'' Yakut, sakince ama zehirli bir tavırla sordu. Bu çocuğun her şeyi bu kadar hızlı çözmesi onu sinirlendirmişti. Gerçi dışarıdan gayet de öğretmeniyle flört etmeye çalışan bir kız gibi göründüğünün farkındaydı. Ayağa kalktığında omuzlarındaki battaniye tabureye yığıldı.
''Senden büyüğüm.'' dedi Asaf ufak bir gülümsemeyle. Kızı sinirlendirdiğini ve aslında aklına şüphe düşürdüğünü biliyordu. 'Ağabeyimi bilirim ben. Ne zaman bir şeye göz diker, nasıl elde eder ve nasıl kaybeder...'' Dumanı burnundan ve ağzından bırakırken, Yakut yakınına gelmişti bile. Kız gerçekten güzeldi, daha doğrusu seksiydi, belki de Bahadır bu yüzden taviz veriyordu. Ya da daha fiziksel bakıyordu her şeye.
Asaf emindi ki, ağabeyi Yakut ile dışarıda tanışmış olsaydı, onu çoktan becermişti.
''Ne yaptığım seni ilgilendirmez.'' dedi kız sinir bozucu bir gülümsemeyle. ''Kendi işine bak. Yardım ettiğin için de teşekkürler.''
Kurumaya başlamış olan mavi şişme montunu aldı ve sırtına geçirdi. Asaf ise sessizlikle izledi kızı. Tekrar karşılaşacağız, diye geçirdi içinden.
''İnsanların zaaflarıyla oynar o. Özellikle deneyimsiz ve kendisiyle ilgili fazla hayal kuranlarla.'' Çocuk bıkkınca konuştu, zira kızın onu dikkate almayacağını biliyordu. Yakut'un bisikletin üzerine oturuşunu izlerken devam etti: ''Kirletir seni. Gerçi pek de temiz durmuyorsun.''