On altı

1507 Words
Yakut, içeriye tekrar dönmeden önce tuvalete gitti. Çatı katında yalnızca kendi bulundukları oda ve büyükçe bir banyo vardı. Klozetin üzerine oturduğunda, göz yaşlarını artık durdurmaya çalışmadı. Hayatından ciddi anlamda bıkmıştı, bir an önce gitmesi gerekiyordu. Gittiğinde bile, sorunlarının arkasından geleceğinin henüz farkında değildi tabii. Çünkü yaralar iyileşmezdi. İze dönüşür ve sonsuza dek kalırdı. Yakut'un yapması gereken şey, yaralarını kabul etmek ve çirkin görünseler bile onlarla yaşamayı öğrenmekti. Başka bir babası olmayacaktı, önce bunu kabul etmek zorundaydı. Sevilmemişti, ve sevilmedim diyebilmeyi öğrenmeliydi. Annem benimle ilgilenmiyor ve hala ölen kız kardeşimin yasını tutuyor, diyebilmeliydi. Ben de küçüktüm, hayattaydım ama artık hayatta bile olmayan kardeşim kadar değerli değildim, diyebilmeli ve tüm bu olanlarla yaşayabilmeliydi. O sırada Emir'den gelen mesajları okuyabilmek için gözlerini avuç içiyle sildi. Kaptan: +9054******** 23:19 Kaptan: Bahadır hocanın numarası 23:19 Kaptan: Konum at seni almaya gelecek 23:19 Kaptan: Eve gidince yaz bana 23:20 Kaptan: Seni seviyorum 23:20 Emir'e cevap vermeden önce, numaranın üzerine tıklayarak mesaj sayfasını açtı. Adamın profilinde fotoğraf yoktu, ve kız canlı konumu gönderdikten sonra tekrar Emir'le olan konuşmasını açtı. 'Seni seviyorum' yazmıştı. Seneler sonra, o akşam ilk kez bunu söylediğinde, Yakut kendini hem rahatlamış hem de suçlu hissetmişti. Çünkü, Emir'in onu sevip de, kendini mahvetmesine izin veremezdi. Çocuk, istediği üniversiteyi kazanmalı ve buradan gitmeliydi. Kendine benzeyen biriyle olmalıydı; sevilmiş ve değer görmekten çekinmeyen biriyle. Aileleri tanışabilmeliydi, birlikte yemeğe çıktıklarında huzurla vakit geçirebilmelilerdi. Yakut, kendisini onunla hayal edemiyordu. Babasını, onun ailesiyle konuşurken bile düşünemiyordu. Emir'in annesi ve babası, kim bilir kız hakkında ne düşünürlerdi? Oğullarına yakıştırmayacaklarına emindi. Yakut, sevgi için yalvarmaya alışkındı. Küçüklüğüne yeterince yüksek sesle ağlarsa, sonunda annesi ya da babası yanına gelirdi. Belki kızar, hatta tokat atarlardı ama sonunda onu görürlerdi. Bu sebeptendi ki, Yakut sevgiyi, kendini görmeyen adamlarda arardı. İlgi için bir şeyler yapmak zorundaydı, savaşmak zorundaydı ve eğer birisi onu koşulsuz severse, bunun gerçekliğinden şüphe ederdi. Sonunda kendini toparlayıp da odaya gidebildiğine, Kübra koltuğa kıvrılmış ve kısacık zamanda uyuyakalmıştı. Melis ve Leyla telefondan oyun oynuyorlardı, İrem ise Serra ve Ceren'e telefondan fotoğraf gösteriyor ve geçen seneki tatilinden bahsediyordu. ''Kızlar, kalkmak zorundayım ben.'' dedi sıkkınlıkla. Melis'in kahverengi bakışlarından ne olduğunu tahmin ettiğini anlamıştı. Leyla, telefonunu yere bırakıp ayağa kalktı. ''Ne oldu? Burada kalacaktık, yarın da cumartesi. Gitme, kal ya.'' ''Neden gidiyorsun? Yarın sabahtan gidersin, otobüs yok bu saatte burada.'' dedi İrem, o da ayağa dikilmişti. Yakut'un üzerindeki şort ve atletten oluşan pijamasını kısaca süzdü. Şu an sırası değildi, ama kendi bacaklarının daha ince olduğunu düşünerek daha iyi hissetti. Küçüklüğünden beri kendisini başka insanlarla kıyaslardı zaten, bu huyundan hiç vazgeçememişti. ''Babam aradı da, eve gel dedi. Yoksa kalırdım.'' Serra ve Ceren, sessizce olanları izliyor, ancak yorum yapmıyorlardı. Kübra'nın derin nefes sesleri duyuluyordu. Melis başını sallarken, kıza yaklaştı ve sıkıca sarıldı. ''Gidince ara beni.'' dedi yalnızca, sesi kısıktı. ''Ailen o kadar katı mı ya? Arkadaşında bile kalmana izin vermiyorlar, ne biçim bir şey.'' diye konuştu İrem hayretle, yarım şekilde sarılırken. Yakut, omzunu silkti yalnızca, bir şey söyleyip de yorum yapmalarına izin vermek istemedi. Leyla'ya da sarıldıktan sonra, Ceren'le Serra'ya el salladı. Mavi şişme montunu üzerine geçirirken, İrem'in sorusundan kurtulamadı. ''Nasıl gideceksin? Taksiyle mi?'' ''Emir'i aradım.'' diye yanıtladı yalnızca Yakut. Teknik olarak yalan söylememişti, Emir'i aradığı doğruydu. Ancak Bahadır Hoca'dan bahsederse, özellikle de İrem'in kızların ortasında söylediği şeylerden sonra, şüphelerine şüphe eklerdi. ''İyi kullanıyorsun sen de şu çocuğu.'' dedi gülerek, menekşe rengi gözlerinde iyi niyete dair hiçbir işaret yoktu. Yakut, gözlerini devirirken çantasını sırtına geçirdi. ''Arkadaşlar birbirine yardım eder. Ona bakarsan sen de Kerem'i kullanıyorsun. Hem de nasıl.'' dedi Yakut, artık kibar olmaya çalışmıyordu ve yüzü gayet ciddiydi. İrem, şaka yaptığına dair bir şeyler mırıldanmıştı. Melis, de ayağa kalkıp montunu üzerine geçirirken, ''Ben de geliyorum. Emir gelene kadar bekleyeyim seni.'' Yakut, gerek olmadığını söyledi ancak, bu sefer de Leyla geleceğim diye tutturmuştu. ''Sen hemen üşütüp hastalanıyorsun.'' diye kabul etmemişti Melis. Birlikte aşağı indiklerinde, üzerlerinde yalnızca ince pijamaları ve sanki onları soğuktan koruyacakmış gibi üzerlerine geçirdikleri şişme montları vardı. Yakut, montuna iyice sarılırken, ''Bahadır Hoca geliyor.'' dedi sessizce. ''Emir'ler halı sahadaymış. Kamyonet babasındaymış, o yüzden...'' Melis'in kahverengi gözlerinden hemen gölgelediği bir endişe geçti. ''Neler oluyor?'' diye sordu, elinden geldiğince, üzerine gitmemeye çalışıyordu. ''Bu adamla aranda bir şey mi var Yakut?'' Kız, başını sağa sola sallarken gözlerini kaçırmıştı. ''Bir şey yok Melis. Yemin ederim. Ama...'' ''Ama ne?'' diye sordu hafifçe Melis, vücudu soğuktan titrediğinde o da montuna biraz daha sarıldı. ''Sanırım seviyorum ben. Yani aşık gibi değilim, tam açıklayamıyorum. Ama ne zaman görsem, içim bir tuhaf oluyor. Biliyorum, iğrenç bir durum. Adam, yüzüme bakmıyor bile, baksa da azarlamak için falan. Öf, bilmiyorum...'' ''Enemies to lovers,'' dedi kız şakaya vurarak. Sonra derin bir nefes aldı ve başını anladığını belli edercesine salladı. ''Çekici bir adam. Uzun, yakışıklı. Okulda en az on kişi sayarım adamdan hoşlanan. Ama seninki öylesine bir hoşlantı değil Yakut. Bahadır Hoca'nın bakışlarını görüyorum.'' Yakut'un yeşil gözleri şaşkınlıkla Melis'inkilerle buluştu. Kız dalga geçiyor gibi görünmüyordu. ''Bir dost olarak seni uyarmam gereken kısma geçtik şimdi. Güzelsin, yeteneklisin, istersen çok da hırslısın. Emir sana aşık, Yakut. Öylesine söylemiyorum bunu, ciddi manada. Bazen sevildiğin ilişkide olmak iyileştirir. Seni yaralayacak birinin peşinden koşmaktansa, bir kez olsun gerçekten sevilmeni istiyorum.'' Yakut'un gözleri tekrar dolduğunda çenesi titredi. Melis'in onu bu kadar görmüş olması içini acıtmış ama bir yandan rahatlatmıştı. Daha önce de arkadaşlarının yanında ağladığı olmuştu ama bu kez, farklıydı. ''Üzgünüm.'' dedi Yakut, Melis ona sarıldığında. ''Keşke ben de kendimi böyle görebilsem.'' Göz yaşları hala durmamışken, kaldırımın kenarına yavaşça park edilen Land Rover ile, Melis, kızı kendinden ayırdı. ''Bin haydi,'' dedi sessizce. Bahadır, arabadan çıkacaktı ki, Melis'in yolcu kapısını aralamasıyla tekrar kemerini taktı. Bir şeyler olduğunu elbette anlamıştı, çünkü Yakut sanki fiziksel bir acı çekiyor gibi ağlıyordu. Hiçbir şey söylemedi, hatta ona değil de, kendisine teşekkür eden Melis'e baktı. Cevap olarak kafasını salladı yalnızca. Tekrar sürmeye başladığında, Yakut çoktan cama doğru dönmüş ve bacaklarını göğsüne çekmişti. Adam, umursamadığını kendine yüz kere de söylese aklında bir sürü soru vardı. Öncelikle, neden üstü bu kadar inceydi? Hava buz gibiydi ve o şortun üzerine giydiği montun hiçbir işe yaramadığına emindi. Sırt çantasını torpidonun altına, yere bırakmıştı ve koltukta az yer kaplamaya çalışarak, hatta Bahadır ile arasına mesafe koymuş şekilde oturuyordu. Bahadır'ın ela gözleri kızın çıplak bacaklarında gezindi, bir morluk ya da iz bulabilmek için. Hiçbir şey yoktu, sol dizindeki ufak iz hariç. Kızın sesini bastırabilmek için radyoyu açtı. Kendi tarzında olmayan, yeni nesil bir parça henüz yeni başlamıştı. Dokunmatik ekranda sesi yükseltirken, Yakut'un hıçkırıkları hala duyuluyordu. Bu durum ona ne hissettiriyordu bilmiyordu. İnsanların ağlamalarına tahammülü yoktu, belki kendisine bu lüksü hiç vermediğindendi. Bugüne kadar Yakut'un nispeten güçlü bir karakteri olduğunu düşünmüştü: Kendisine meydan okuduğunda, ne ceza verirse versin elinden gelenin en iyisini yaptığında ve fikirlerini korkmadan söyleyebildiğinde. Onu defalarca kırmıştı, umutlarını yıkmıştı, değerli olan bir şeyi elinden almıştı. Çünkü hayat böyleydi, daha güçlü olanın sözü geçerdi. Yakut gibi devrimci ruhlu insanlar ise eninde sonunda zayıflıklarını kabul etmek zorunda kalırlar, ya da bu uğurda hiçbir şeyleri kalmayana değin savaşırlardı. Tabii biraz olsun akıllılarsa, güçlünün yanında yer alırlardı. Bahadır, Yakut'un savaşmasını izlemekten zevk almıştı, ta ki o gün ofisinde ilk defa ağlayana kadar. Kızın kişisel hayatında bir şeylerin doğru gitmediği çok belliydi, güçlü görünmesine rağmen, Bahadır gibi insanlar zayıflığın kokusunu alırdı. Kendisini öptüğünde ise, yasakları çiğnediğini biliyordu ikisi de. Bahadır, güçlü olan taraftı, yönetmeli ve sınır koymalıydı. Ve yapmıştı da, ancak artık aralarındaki şeyin eskisi gibi olmadığını fark etmişti. Yakut, eskisi gibi gürültülü değildi, adama baş kaldırmıyordu. Eski halini bastırabilir, güçlü olanın kim olduğunu gösterebilir ve onu istediği gibi kırardı. Şimdi ise Yakut, güçlünün yanında yer almaya karar vermiş gibiydi, daha yumuşaktı ve yumuşak şeyler kırılmazdı. Bahadır, dudaklarının arasına sarma sigara sıkıştırırken, ela gözlerinde yalnızca boşluk vardı. Bitmeyecekmiş gibi görünen, sabah saatlerinin aksine artık boş olan otobanın asfaltına odaklanmıştı. Yakut'un hıçkırıkları sanki daha yüksekti ve beyninin içinde yankılanıyordu. Torpidoya uzanıp çakmağı aldığında, kolu kızın bacağına değmesine rağmen, Yakut fark ettiğine dair bir belirti göstermedi. Sürekli burnunu çekiyor, devamlı yaşlar akmasına rağmen gözlerini siliyor ve sesini bastırmaya çalışıyordu. Derdi neydi, geçmişinde ne gizliyordu bilmiyordu, ama adama rahatsızlık vermemek için kendini durdurmaya çalışması, Bahadır'ın kalbine bir huzursuzluk yaydı. Bugüne kadar kıza olan davranışlarından olsa gerek, kendisine kızacağını düşünmüştü muhtemelen. Bir nebze haklıydı, çünkü adam yol boyu ağlamasını dinleyecek birisi değildi. Ama artık Bahadır, nasıl bir adam olduğundan da emin değildi, sırf bu kız yüzünden. ''Sus artık,'' diye mırıldandı sigaranın dumanını savururken. Sesi o kadar düşük tondaydı ki, Yakut müziğin yüksek oluşundan duymamıştı. Adam, arabayı sağa çekip de park edene kadar, kafasını yasladığı camdan ayırmadı. Adam emniyet kemerini tek eliyle sabırsızca açarken, sigarasını torpidonun üzerine koydu. Sigara, yavaşça yanmaya devam ederken, zehirli duman arabanın içini doldurmaya devam etti. Yakut, yüzünü çevirip de ona bakmadı, ama adamın büyük ellerini önce omuzlarında hissetti. Sonra, Bahadır onu incitmekten korkuyormuş gibi yavaş hareket ederek, kafasını kendi göğsüne yasladı. Yakut'un bu duruma şaşırması gerekirdi, yüzünün kızarması, hatta kendi lehine çevirmesi. Ama o an, hiçbir şey için gücü yoktu. Bahadır'ın kucağına çekildiğinde, vücudu bir oyuncak bebek kadar tepkisizdi. Gözyaşları, bu kez adamın siyah montuna aktı. Bahadır'ın sol eli, karanlık saçların üzerinde sanki teselli ediyormuş gibi aşağı yukarı hareket etti. Sağ kolu ise, hafifçe titreyen bedene sarılmıştı. ''Üzgünüm,'' diye sızlandı Yakut, hıçkırıklarının arasından. Adam ise, özür mü diliyordu, yoksa içini acıtan bir şeyin onu üzdüğünden mi bahsediyordu, anlayamadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD