Yakut, Rasim'in önünde yerini aldığında, Ceren resmi olarak yedeklere alınmıştı. Kahverengi gözlerinde öfkeyle karışmış hüzün vardı; bu Yakut'u üzse de, kendisini düşünmesi gerekiyordu. O bursa ihtiyacı vardı, zira üniversiteyi kazandığında babasının onu artık desteklemeyeceğini biliyordu. Ceren'in her zaman arkasında duran bir ailesi var, sen kendine üzül, diyerek içini ferah tutmaya çabalıyordu.
Bahadır, henüz takımı kontrol etmeye gelmemişti, muhtemelen de en az iki ders boyunca buraya uğramayacaktı. Futbol ve basketbol takımları onu yeterince meşgul ediyordu çünkü. Turnuvaya on günden az kalmışken, elinden geldiğince çocukların performansını yükseltmeye çabalıyordu.
İrem, antrenman bitimine doğru yaklaşırken, yeni harekete geçeceklerini söylemişti. Yakut ve Leyla'nın, Kerem ve Rasim tarafından taşınması gerekiyordu. Oldukça basit bir hareketti. Tek yapmaları gereken, çocukların kendilerini kaldırmasına izin vermek, sonrasında ise ayak tabanlarından desteklenmekti. Futbol ve basketbol takımları sahaya çıkmadan önce iki dakikayı aşmayacak bir performans sergilemeleri yeterli olacaktı. Yakut, bunu yapabileceğinden emindi, çünkü Göktuğ'un sırf kızın pozisyonlarını bozabilmek için yaptığı hareketleri andırıyordu. Onu geren tek şey, Rasim'in varlığıydı. Antrenmanın ilk gününde, izni olmadan bacağına dokunmuş, sonra ise rahatsız edici şeyler sormuştu.
Yakut, giydiği boğazlı bluzun yakasını çekiştirerek nefes almaya çalıştı. Antrenmanda daha rahat ve ince şeyler giymesi gerekiyordu, ancak boynundaki ve kolundaki izleri, yüzünü makyajla kapattığı gibi gizleyemezdi. Özellikle de en çok terleyen bölgeler oldukları için, böyle bir çözüm bulmuştu.
Antrenman sonunda yere bağdaş kurarak oturan İrem, telefonunu kontrol ettikten sonra Yakut'a seslendi. ''Bahadır Hoca mesaj atmış, ofisine çağırıyor seni. Formalar için. Kerem seni de.'' dedi umursamazca. Kız, başını salladıktan sonra, Kerem'in arkasından odadan çıktı.
''Şurana n'oldu?'' diye sordu Kerem, çekinerek. Kafasıyla, dudağının sağ kenarını işaret etti. Morluğu makyajla kapatabilmiş olsa da, henüz kapanmış yara için bu pek de mümkün değildi. ''İstemiyorsan söylemek zorunda değilsin.'' diye ekledi. Rasim'in etkisinde kalmadığı zamanlarda, o kadar da rahatsız edici bir çocuk değildi.
''Bir şey değil ya, kapıya çarptım.'' dedi Yakut, sonra ise söylediğine hemen pişman oldu. Bu ne saçma bir cevaptı? Kim dudağını kapıya çarpıp da patlatırdı ki?
''Nasıl bir kapı o öyle?'' dedi, Kerem gülerek. Kıvırcık saçları ve mavi gözlerindeki parıltıyla, haylaz bir çocuğu andırıyordu. Yakut da sırıtmaktan kendini alamadı, o sırada yeni kapanmış olan yara, tekrar açılacakmış gibi sızladı. Yüzünü buruşturarak, baş parmağıyla dudağının kenarına dokunduğunda, Bahadır Hoca'nın ofisinin kapısı da açılmıştı.
''Tamam, gülme. Özür dilerim.'' dedi Kerem, panikle karışık bir tebessümle. Bahadır, kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde çaprazlamış halde, kendisine doğru yürüyen öğrencileri izliyordu. Bakışları her zamanki gibiydi; duygusuz ve sakin. İçinde kaynayan öfke ya da rahatsızlık, ela gözlerine yansımıyordu.
''Daha yavaş gelin.'' dedi, sözlerinin altında kinaye vardı. ''Bolca vaktimiz var çünkü.''
Kerem, utanmış gibi kafasını eğerken, içeri geçti. Bahadır'ın bakışları ise Yakut'un üzerinde normalden biraz fazla oyalandı. Özellikle de boğazlı bluzunda ve dudaklarında. İkisi de içeri geçtiğinde, Bahadır kafasıyla masayı işaret etti. Üzerinde isimlerinin yazdığı iki poşet vardı.
''Deneyin. Üzerinize olmazsa tekrar terziye gönderilecek.''
Kerem, elindeki krem rengi poşetle kapıya doğru yürüdüğünde, arkasına dönerek Yakut'a baktı. ''Gelsene,'' dedi, kapının kulpunu kavrarken. Kız, onaylar anlamda başını salladı ve çocuğun yanına yürüdü.
''Sen kal.'' dedi Bahadır, onlara doğru yönelirken. Kerem, omuz silkerek odayı terk ettiğinde, Yakut'un gözlerindeki paniği görmemişti. Kalbi hızla atmaya başladı, zira adamı arabada öylece bıraktığı için ona hesap sormasından korkuyordu. Alt dudağını ısırarak, bir süre öylece kaldı. Adamın varlığını arkasında hissedene dek. Siktir, diye geçirdi içinden. Stresten bayılacağım.
Bahadır'ın büyük ve sıcak eli, belinin açıkta kalan kısımlarını kavradı. ''Hayır,'' diye itiraz etti Yakut. Tüm vücuduna elektrik yayılmış gibi titrerken, kapıya doğru bir adım daha attı. Ancak bu hareket, onu Bahadır ile kapının arasına sıkıştırmaktan başka işe yaramadı. Pürüzlü parmak uçları, belinden karnına, sonra ise taytının kumaşına doğru indi.
''Beni zor durumda bıraktın.'' dedi adam, sesi derinden ve çok da yakından geliyordu. Sert bedeni Yakut'unkine yaslanırken, kasıklarındaki baskı barizdi. Sol eli, taytının içine girmiş, dantelli olduğunu anladığı iç çamaşırının başlangıcını bulmuştu. ''Sevişmek istediğini sanıyordum.'' diye devam etti. Sağ eli, yukarıya çıkarak kızın çenesini biraz sertçe okşadığında, Yakut acıyla inledi.
''Yine ne oldu?'' diye sordu Bahadır, bıkkınca. Dokunuşları, önündeki bedeni terk ederken, tüm hevesi kaçmıştı ve bu kızın hassaslığı artık canını sıkmaya başlamıştı. ''Acıdı.'' dedi Yakut, dürüstçe. Yalan söylemekte berbattı, tıpkı Kerem'e kapıya çarptığını söylediğinde olduğu gibi. Bahadır, kızın ince omuzlarından tutarak kendine çevirdi ve boy farkından dolayı ona doğru eğildi. Ela gözleri önce kapanmış gibi görünen yarayı inceledi, sonra parmak uçlarıyla yanağını okşar gibi temas etti. Hissettiği şişkinlikten, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. ''Baban mı?'' diye sordu yalnızca, cevabı zaten biliyordu.
Yakut, yeşil gözlerinde gölgelenmiş bir hüzünle adamın yüzüne bakmaya devam etti. Kafasını onaylar gibi salladı, halbuki Bahadır'ın yanıta ihtiyacı yoktu. Adam, sıkkınca nefes verirken, eli bu kez daha da yukarıya çıkarak, karanlık saçlarını buldu. Yumuşak telleri sevdiğinde, Yakut hafifçe titredi, zira bunu hiç beklemiyordu. Bedeni, hareketin vadettiği şefkatle rahatlarken, kendini adamın göğsüne yaslanırken buldu. Alt dudağını dişleri arasına almış ve gözlerini kapatmıştı, yalnızca bu kısa süreceğini bildiği anın tadını çıkarmak istiyordu.
''Kızgın mısınız bana?'' diye sordu zayıf bir sesle. Bahadır'ın baş parmağı, kızın elmacık kemiğinin üzerinde oyalanırken, olumsuz anlamda bir ses çıkardı. ''Kızgındım,'' diye başladı, ama cümlesinin sonu gelmedi. Yakut, hala nasıl oldu da bu noktaya gelebildiler anlam veremiyordu. Yalnızca birkaç hafta önce birisi gelip ona Bahadır Hoca tarafından teselli edileceğini söylese, saçmaladığını söylerdi.
''Benden nefret ediyor musunuz peki?''
Kızın sol yanağı, hala Bahadır'ın göğsüne yaslıydı ve iki kolu da etrafındaydı. Saçlarını ve şakağını kendisinden beklenmeyen bir şefkatle okşarken, diğer kolu ince omuzları etrafında sarılmıştı. Cevap vermeden önce bir süre bekledi. Tek istediği Yakut'u becermekti aslında, sırf bu yüzden onu ürkütmemeye uğraşıyordu. Yine de, hiç sabırlı bir adam değildi ve oynadığı bu rolü bırakması an meselesiydi.
''Bana hissettirdiklerinden nefret ediyorum.'' diye kaçamak bir şekilde yanıtladı. İşin aslı şuydu ki; tam olarak neyden nefret ettiğini bilmiyordu. Yakut'tan mı, otoritesini sarsmasından mı yoksa kendisine yasak oluşundan mı?
''Sevişmek istedim.'' dedi Yakut, kafasını kaldırıp da Bahadır'ın yüzüne baktığında, yanağı adamın kıyafetinin kumaşına sürtündü. Gözlerinde çekingen bir bakış olsa da, Bahadır onun kendisinden çekinmediğini adı gibi biliyordu. ''Ama siz benden hoşlanmazken böyle bir şey yaşarsak...''
''Seni beğeniyorum.'' diyerek, kızın lafını böldü. Sol avcuyla çenesinden kavrayarak yüzünü yukarıya doğru kaldırırken, kendisi de ona doğru eğilmişti. ''Gözlerini,'' dedi sıcak dudakları onun kurumuş, kırmızı dudaklarına dokunurken; o henüz kapanmış yaraya temas etmemek için özellikle çabaladı.
''Saçlarını,'' diye devam etti, yaranın hemen altını; çenesine yakın bir noktayı öperken. Yakut, gözlerini açık tutmakta zorlanıyor olmasına rağmen, sırf adamın yüzünü bu kadar yakından görebilmek için elinden geleni yaptı.
''Bacaklarını,'' Söylediği her bir kelimenin arasında yüzüne ufak öpücükler bıraktı. Kızın içi ister istemez panikle doldu taştı, zira okuldaydılar ve her an içeriye birisi girebilirdi. Bu durum Bahadır için çok daha büyük bir problem yaratırdı, ancak o an Yakut'un endişelendiği tek kişi kendisiydi. Üniversiteye girmesi gerekiyordu, herhangi bir sorun çıkarmadan ve sporcu kontenjanını riske atmadan.
''Durun,'' dedi, kendisini geriye çekerken. ''Hocam, okuldayız.''
Yalvarır gibi görünen yeşil gözleri, Bahadır'ın arzudan gölgelenmiş bakışlarıyla tekrar buluştuğunda, adamın eline uzandı. Sonra ise yavaşça giydiği siyah eşofmanın lastikli bel kısmına hafifçe dokundu. ''Sizden hoşlanıyorum, çok fazla. Rüyalarıma giriyorsunuz, sizi düşünmekten hiçbir şeye odaklanamıyorum.'' Sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse fısıldıyor gibiydi. Bahadır, onu duyabilmek için kafasını eğdi.
''Sizi kaç kez içimde hayal ettim bilmiyorum. Ama hissettiklerim yalnızca fiziksel değil.'' diye devam etti, eli çoktan ondan uzaklaşmıştı ve artık aralarında bir adımlık mesafe vardı. ''Bir gün sizin de benden hoşlanmanızı umuyorum. Beğenmek yeterli değil. Ruhumu sevin istiyorum.'' Cümlesi bitmeden, Bahadır gülmeye başladı, hatta başta bunu saklayabilmek için birkaç kez öksürdü. En sonunda ise dayanamayarak pes etti. Yakut'un gözlerinde inanmaz bir bakış vardı; hem neyi yanlış söylediğini anlamaya çalışıyor, hem hayal kırıklığını belli etmemeye çalışıyordu.
''Ne sevmesi?'' dedi adam sonunda, dudaklarının kenarında hala gülüşün izleri vardı. ''Dalga mı geçiyorsun?'' Bu kez, uzaklaşan kendisiydi. Geriye adımlarken, kalçası masanın kenarına yaslanana dek durmadı. Kollarını göğsünde çaprazladığında bile hala, ela gözlerinde alaycı parıltılar vardı. ''Herhangi bir adamın seni seveceğine inanıyor musun gerçekten? Yakut, kendine bir bak. Sikilmek için harikasın, ama sevilmek? Kimse sana katlanacak kadar aptal değildir.'' Adam kafasını iki yana sallarken, kızın yüzündeki donuk ifadeyi görmedi. Gözlüklerini çıkarıp arkasındaki masaya koydu ve eliyle kapıyı işaret ederken çoktan arkasını dönmüştü bile. ''Çıkabilirsin.'' Sanki, kızdan o akşamın intikamını alır gibi duygusuzca söylemişti bunları. Zira ikinci kez reddedilmişti ve Bahadır buna asla alışık değildi. Özellikle de huysuz, şımarık veledin teki tarafından.
Yakut, hiçbir şey söylemedi. Yalnızca yere düşürmüş olduğu poşetini aldı, sonrasında ise kapıyı arkasından kapattı. Ağlamak istemiyordu, zaten öfkesi çok daha büyüktü. Bahadır bunu ona nasıl söylerdi? Arabada ona sarılmış, üzgünken teselli etmiş, yüzünün her bir santimini öpmüş olan kendisiydi. Belki de tüm bunlar, ona karşı hissettiği şefkatten değil de, bacaklarını açmaya ikna etmek içindi. Yakut, erkekleri tanırdı, ancak nedense Bahadır Hoca'nın farklı olduğuna inanmak istemişti. Yalnızca bir kez olsun, sevgisine karşılık almak istemişti ama seçtiği kişi o kadar yanlıştı ki, henüz en kötü kısmını görmemişti bile.
Kapının önünde birkaç saniye bekledi, alt dudağını ısırmaktan hafifçe kanatmıştı. Kapalı alandaki basket sahasına doğru adımladığında gözleri antrenman yapan 12/A sınıfının üzerinde gezindi. Buna rağmen hiçbirini görüyor gibi değildi.
''Yakut! Topu at!''
Yutkunarak sesin geldiği yöne baktı, sonra ise ayaklarının dibine yuvarlanan turuncu, büyük topa. Hüseyin, ona doğru yürüyordu ve terden sırılsıklam olmuştu. ''N'oldu kız yüzüne?'' dedi, sorgular gibi. Umurunda olduğundan değildi de, konuşma sırasında bir anlık şaşkınlıkla sorulmuş bir şeydi. Yakut da cevap vermedi zaten, bugün yeterince cevapladığı bir soruydu. Emir, ilk günden beri biliyordu ve Leyla ile Melis'in de bu sabah haberi olmuştu. Melis, yakında her şeyin biteceğini söyleyerek, Yakut'un içini rahatlatmıştı. Topu, spor ayakkabısının ucuna denk getirerek tekme attı.
''Leyla nerede?'' dedi, topu yakalarken Hüseyin. Aralarında birbirlerini rahatça duyabilecekleri bir mesafe vardı şimdi.
''Antrenmandaydı da, sınıfa çıkmıştır şimdiye.'' Yakut'un yüzüne ufak bir gülümseme yayılırken, kafasını sağ omzuna doğru eğdi. ''Hoşlanıyor musun ondan?'' diye sordu, bir yandan da içi heyecanla dolmuştu, zira bunları Leyla'ya anlatmak istiyordu.
Hüseyin, omzunu silkti ve elindeki topu yere çarparak bir kez sektirdi. ''Çok güzel kız.'' diye yanıtladı önce. ''Çok da akıllı. Kim hoşlanmaz ki?''
Yakut, anlayışla başını salladı. Gülümsemesi solmadı, ama Bahadır Hoca'nın sözleri zihnini işgal ederken, bunu yapmamak çok zordu. Herhangi bir adamın seni seveceğine inanıyor musun gerçekten?
''Neyse, selam söyle benden. En son mesajıma görüldü attı hanımefendi.'' Hüseyin, sırıtarak arkasını döndüğünde topu, takım arkadaşı Batuhan'a fırlattı. Yakut ise spor salonunun çıkışına yöneldi. Öğle arasının başlamasına on dakika kalmış olmalıydı.
******************
Son iki ders, tekrar spor salonuna indiler. Ceren'in üzgün bakışlarını sürekli üzerinde hissetmesine rağmen, onunla bu konuda hiç konuşmamıştı. Ne diyeceğini de bilmiyordu aslında. Araları uzun süredir iyi değildi ve eğer, Ceren'le bu konuşmayı yapıp da özür dilerse, sanki ona acıyormuş gibi olacaktı ve bu, yalnızca aralarındaki düşmanlığı kuvvetlendirirdi.
Yakut bu kez bisiklet şortu giyiyordu, hem daha kapalıydı, hem de dövmesini örtüyordu. Morali hala iyi değildi. Babasının sebep olduğu yaralar bile iyileşiyordu da, duyduğu sözler aklından hiç çıkmıyordu. Melis'in gözü sürekli arkadaşının üzerindeydi, Leyla'nın da öyle. Kızın bu denli durgun olma sebebinin ailevi olduğunu düşünüyorlardı, ancak tam olarak bu değildi.
''Önce belinden tutup kaldırmayı dene, Kerem.'' diye direktif verdi İrem. Hareketi en kolay ve hızlı şekilde nasıl yapacaklarını düşünüyordu, zira turnuvaya çok az kalmıştı. Seyircileri etkileyecek kadar iyi, ama hızlıca öğrenilecek kadar da basit olmalıydı. Kerem, Leyla'nın kalçalarının biraz üzerinden kavrayarak, kızı yukarı doğru kaldırdı. Buna rağmen, kızın ayak tabanlarından destekleyip de, havada tutacak kadar yüksekliğe erişemedi.
''Olmadı.'' dedi İrem. ''Tekrar. Kızlar siz de adımları tekrarlayın. İyice ezberlediğinizden emin olun.'' Serra ve Melis'e doğru söylemişti bunu. Ceren ve Kübra zaten yedekteydi. Rasim ve Kerem'in yedekleri olan Mervan ile Deniz, antrenmanda değildi. Yalnızca gerçekten gerekli olursa çağırılacaklardı, ki Bahadır Hoca isterse sakatlansınlar, Kerem'i de Rasim'i de her şekilde gösteriye çıkarırdı.
Rasim'in kuru ve sıcak ellerini, basenlerinde hissettiğinde, çocuğun çay ve sigara kokan nefesi öyle midesini bulandırdı ki, her an kusabilirdi. Yine de elinden geldiğince yükseğe zıplamaya çalıştı, ancak Rasim'in onu destekleyebileceği yüksekliğe ulaşamadı. Ayak tabanları sertçe yere çakıldığında, son çare olarak çocuğun çıplak koluna tutundu.
''Ne dayanıksızmışsın sen.'' dedi Rasim, yüzünde pek de hoş olmayan bir ifadeyle. Kolunu, Yakut'un elinden kurtardıktan sonra tekrar öne doğru uzattı ellerini. Kızı, öncekinden daha güçlü biçimde havaya kaldırırken, ayak bileklerinden tutabilmeyi başardı. Yakut, dengesini zor sağlayabildiğinden, çocuğun omzuna oturmak zorunda kalmıştı. Rasim, onu belinden kavradı ve kucağına indirerek yere tekrar basmasını sağladı.
''Daha iyiydi.'' dedi, dürüstçe. Siyaha yakın kahverengi gözleri, kızın daha kapalı olan kıyafetlerinde ve özellikle de yüzünde gezindi. Jimnastik takımındayken, o kadar açık giyinirdi ki, basketbol takımındaki erkeklerin yarısı, antrenman sırasında kasık ağrısı çekerdi. Kendisi de onlardan biriydi. ''Ağırsın ama.'' diye devam etti, sözlerinin tek amacı kızı incitmekti. ''Biraz kilo ver. Taşımak zor böyle.''
Yakut, derin bir nefes verirken başıyla onayladı yalnızca. Tahminen beş kilo fazlası vardı ve Rasim'in dediği gibi bir süre, en azından turnuvaya kadar kilo verse çok daha rahat olurdu. Bunu duymak biraz canını sıkmıştı, yine de belli etmeden devam etti.
Provanın bitimine doğru, hala aynı hareketi çalışıyorlardı. Kerem ve Leyla, nispeten iyi bir gelişme göstermişlerdi. Çocuk, en azından Leyla'yı, birkaç saniye de olsa, havada tutabiliyordu. Ancak, Rasim ve Yakut açısından durum pek de iyi sayılmazdı. Odanın kapısı açıldığında, Bahadır elinde listeyle içeri girdi. Bir sonraki haftanın antrenman saatleri ve günleri yazıyordu. Ela gözleri, kimseye dokunmadan direkt İrem'e yöneldi. ''Nasıl gidiyor?'' diye sordu, kağıdı uzatırken.
''İyi hocam. Adımları herkes ezberledi. Final hareketini deniyoruz. Kerem, Leyla'ya uyum sağlıyor, yapabiliyorlar.'' Sonra menekşe rengi gözleri, Rasim'in omzundan destek alarak yere inen Yakut'a takıldı. Kızdan hazzetmese de, bu kez söylediklerinin aralarındaki anlaşmazlıkla ilgisi yoktu. Tamamen bir takım liderinin düşünceleriydi: ''Rasim'le Yakut da gördüğünüz gibi işte. Ama birkaç günümüz daha var, illa ki düzeltirler.''
Bahadır'ın sakin bakışları ikisinin üzerinde gezindi. Rasim'in ellerini belinin etrafını sarışı, sonra ise Yakut'un düşeceğini anladığı an, üst bacaklarına sarılarak kucağında tutması ve yavaşça yere indirişi. Daha önce Yakut'u yalnızca Göktuğ ile bu denli yakın görmüş; onda da kızı iki yüz şınavla cezalandırmıştı. Şimdi ise, kendi koyduğu kurallara göre oynayan Yakut'u nasıl cezalandıracağını bilmiyordu. Hala çok öfkeliydi ve ona sarf ettiği hiçbir sözden de pişman değildi. Zira, hepsi gerçekti. Birkaç uzun adımda yanlarına ulaştığında, aralarında hala mesafe vardı. Kerem ile Leyla, aynı harekette daha uzun süre kalmayı deniyor; Melis, Ceren ve Serra, o esnada aynanın önünde oturuyor, sularını yudumluyorlardı. Melis, Bahadır Hoca'nın onlara yaklaştığını gördüğünde, kalbi hızlanmaya başladı; panik ve stresten. Kesin yine bir şey yapacak, diye geçirdi içinden. Yakut'u üzecek.
''Sorun ne?'' diye sordu adam, kollarını göğsünde bağlarken. Pazıları şişerek, tenindeki dövmeleri daha belirgin kıldı. Bacakları rahat biçimde açıktı ve beden dilinden ne denli güçlü olduğu anlaşılıyordu.
''Hocam,'' diye söze başladı Rasim. Boyu, Bahadır'dan bile uzundu ve konuşurken kambur duruyordu. ''Yakut'u taşıyamıyorum. Leyla'ya bakın incecik kız, Kerem yapar tabi.'' Eliyle, ikisini işaret ederken, sesinde öfkeyle konuşmuştu. Sanki, hareketi düzgün yapamamalarının tek suçlusu partneriydi. Yakut, ellerini önünde birleştirirken, sessizce yutkundu. Bedeniyle ilgili özgüvensiz olmamasına rağmen, takım arkadaşlarının önünde açıkça böyle bir şey duymak onu rahatsız etmişti.
''Turnuvaya kadar kilo veririm.'' dedi kız, kendinden emin bir şekilde. Yeşil gözlerinde kararlılık ve görev bilinci vardı, ki bu Bahadır'ı neredeyse güldürecekti. Keşke konu sevişmeye gelince de aynı tutumda olsaydı.
''Öyle bir şey yapmayacaksın.'' dedi adam sakince, ancak ela gözleri Yakut'a bir kez bile dokunmadı, yalnızca Rasim'in üzerindeydi. ''Yeterince güçlü değilim demiyorsun da, arkadaşını mı suçluyorsun?'' diye devam etti, sesi hem kısık hem de tehditkardı, ancak bunu yalnızca Rasim anlamıştı. Kızlar kendi aralarında konuşmayı kesmiş, Kerem, Leyla'yı yere indirmiş ve herkes onlara odaklanmıştı. İlk defa Bahadır Hoca, Yakut'a kızmamıştı.
''Spor salonuna mı yazılırsın, ne yaparsın bilemem. Kilo vermeyecek, sen kas kazanacaksın. Anlaşıldı mı?'' diye sordu, sesi itiraz kabul etmeyen tondaydı. Kız, dudağını ısırarak yalnızca bekledi. Gururuna yenilip de bir sorun çıkarmayı düşünmüyordu, zira geleceğini çöpe atmayacaktı. Eğer Bahadır Hoca, onu suçlu bulsaydı, yine kabul ederdi. Tavır almayacaktı, yalnızca aralarındaki öğretmen-öğrenci mesafesini koruyacaktı.
Zaten adamın kendisine söylediği şeylerden sonra, istese de onun yüzüne gözleri dolmadan bakabileceğini sanmıyordu.