CYRUS TANIŞMA <3

1466 Words
Yazar’dan; Kael onu kaybettiği için kendine lanetler yağdırdı. Belki de söylemeliydim gerçekleri diye geçirdi içinden. Ama kendi bile daha hazmedememişti ki onu, Ember’e nasıl söyleyecekti. Onu kaybedeli günler olmuştu; doğru düzgün yememiş, içmemiş, uyumamıştı bile. Ama ne bir iz bulabildi ne de başka bir şey. Sonra gizlice dinlediği polis telsizine bir ihbar geldi. Hayvan saldırısı diye geçiyordu. Ama Kael son bir umut, onu bulmak için yola çıktı. Sığınağa yakın olması, Ember’e dair bir iz bulabileceğini düşündürdü. İlk seferinde onu bulmak haftalar sürmüştü ama o zaman onu görmemiş, tanımamıştı. Şimdi ise biliyordu. Onu görmüştü; geçen şuncacık zamanda sevmişti. Gözlerini kendisinden almıştı hem. Ona bir şey olacak düşüncesi bile onu ürpertiyordu. Sahip olduğu tek aile o olmuştu artık. İhbar edilen depoya vardığında, kafası parçalanan vampirleri görmüştü. Tek tek incelerken biri tanıdıktı. Evinde aylarca esir tuttuğu vampirdi bu. Demek ki Ember da buradaydı. Hızla aradı her yeri ama o ortalarda yoktu. Bir iz aradı ama bulamadı. Polis sirenleri yaklaştığında depodan acele ile uzaklaştı ama artık direnci kalmamıştı. Aracı boş arazinin önünde durdurdu. Silahını alıp dışarıya çıktı, boğazı yırtılırcasına bağırdı. “Amaya! Lanet olsun!” diye haykırdı. Az biraz nefesini düzene soktu ve sakin olmaya çalıştı. Gözünden birkaç damla akmak üzereydi ama hâlâ sert durmaya çalıştı. “Amaya, beni duyduğunu biliyorum. Buraya gelmen gerek, anladın mı! O yok, bulamıyorum!” Etrafına bakındı ve hâlâ onu göremeyince ekledi: “O senin de kızın! Lanet olsun, ben bile yeni tanımışken perişan bir hâlde miyim, ona yardım etmeyecek misin?!” Dualarına cevap alamayan Kael sinirden köpürdü. Haykırarak tabancadaki tüm mermiyi boşalttı. “Anne olmaya layık değilsin! Kalpsiz sürtüğün tekisin sen!” Son bir umut gözleri onu aradı ama nafileydi. Aracına bindi. Direksiyonu sıkıca kavrayan elleri bembeyaz olmuştu. “Bir zamanlar bu sürtüğe aşıktın, Kael.” Sesi duyan Kael, dikiz aynasından gördüğü yüz ile sertçe frene bastı. Hesap sormaya ya da geçmişi anmaya gerek yoktu. Kael ondan ümidini keseli yıllar olmuştu ama kızını çok sevmişti. Amaya artık umurunda değildi. “Onu bulmama yardım et! Sonra da defolup git, yeniden. Artık o oğlan çocuğu değilim!” Amaya kaşlarını hayretle kaldırdı. “Pekâlâ, anladım. Ama onu bulamam.” “anlamadım!? Ne demek bulamam? Yap şu sıçtığımın melek zamazingosunu işte!” diye çıkıştı Kael. “Yapamam çünkü gözetim altındayım. Yapamam çünkü ona daha çocukken koruma büyüsü yapmıştım. Aşılmaz değil ama güçlü bir büyü gerektirir. Bu kadar büyük bir şey ise ben izleniyorken gözlerinden kaçmaz, anladın mı?!” Gergince güldü Kael. “Tabii, unutmuştun. Sen ve güç merakın!” “Kızın kayıp! Bana sakın statünden bahsetme! Sizin sikik rütbeleriniz umurumda bile değil, anladın mı?” “Yardım edemem! Neden anlamıyorsun?! Yukarıda bir hayatım var. Ember zaten bunu yeterince tehlikeye atmıştı. Onu doğurmam bile hataydı! Ona verdiğim en büyük hediye onu doğurmaktı! Başkasına yer yok, anladın mı! Daha fazla ona merhamet edemem! Beni bir daha bu yüzden çağırma; ister bul ister bulma, beni alakadar etmiyor Kael. Son iyiliğim dünyada sahip olacağı babaydı ama bu kadar...” “Kaltak!...” Devamını söyleyecekti lakin Amaya çoktan gitmişti. Kael yine tek başına arayacaktı ama nasıl?.. Öte yandan Cyrus donakaldı. Büyükannesinin yaptığı şey yüzünden onu öldürmek istiyordu! “Sen kafayı mı yedin, ölmek mi istiyorsun! Nasıl yaparsın, o benim...” Omuzları düştü. Bakmaya korkuyordu manzaraya. Kelimeler onun izni olmadan döküldü ağzından: “Eşim...” diye ekledi. Büyükanne zafer kazanmışçasına önüne döndü ve aradan çekildi. “Bazen gerçeği kabul etmen için zor şartlarda olman gerekiyor.” Yeniden koltuğa oturup çayını yudumlamak üzere fincanı aldı. Minik bıçak, kızın yattığı yastığa saplanmıştı. Derin bir nefes veren Cyrus, ağzından çıkanlara inanamasa bile kabul etmişti. O, onun kader eşiydi. Ember’den; Gözlerimi açtığımda baharat ve çam kokulu bir kulübedeydim. Kafam bulanıktı ama yatağım yumuşak ve sıcacıktı. Hatta normalden fazla sıcak. Huysuzca kıpırdandım. Arkama doğru döndüğümde karnıma sarılı kolu fark ettim, hafifçe sıçradım. Bu herif de kimdi yahu! Ayrıca bana neden sarılıyordu? Kolun sahibi gözlerini açtığında acele ile toparlansa bile durumumuz oldukça garipti; resmen bana yapışmıştı. “Sen... Ben neden buradayım? Sen kimsin?!” Geri çekildim. Vampirleri hatırlıyordum. Zehrin o buruk tadı hâlâ damarlarımda geziyor gibiydi. Bu adam da siması tanıdık olsa bile yabancıydı. Son zamanlarda yaşadıklarım ağır geldiğinden çekinerek uzaklaştım. Bir daha kimseye kolay kolay güvenmezdim. Ayağa hızla kalkarken başım ciddi anlamda dönmüştü. Dengemi kuramadım, genç adam hızlıca beni tuttu. “Sakin olsana, daha yeni kalktın! Acelen mi var, ne soracaksan otur da sor?” İyi niyetle söylediği kelimeler karşısında oturdum. Hem başka ne yapacaktım, kafamda yerine oturmayan çok parça vardı. “Pekâlâ, az önce sorduğum ile başla?” “Seni kardeşimi ararken buldum. Adı Emma... ve sen de yardım istemiştin, geride bırakamadık.” Sözleri hem gerçek hem yalan gibiydi. Hafızamı zorladım ve vampir sığınağındaki kurt kadını hatırladım. Görüntüler tek tek zihnime düşerken onun yaşadığı dehşet yeniden canlandı kafamda, yüzümü buruşturdum. Ama o da Emma gibi miydi acaba, bir kurt muydu? “Sen kardeşin gibi misin, bir kurt musun?” dedim hemen. Başını sallayarak karşılık verdi. Lanet olsun diye geçirdim içimden. Bir bu eksikti zaten. Neden dünyaya adım attığımdan beri başıma bir sürü şey geliyordu ki? Resmen doğaüstü canlılar için paratoner olmuştum. “Anladım, teşekkür ederim.” dedim. Kibar olmak akıllıca olurdu, başıma kötü bir şey gelsin istemezdim. “Ben Cyrus. Peki ya sen, kimsin, adın ne?” diye sordu ilgi ile. “Adım Ember. Hiç kimseyim.” dedim. Bir melek olduğumu nasıl söylerdim? Gölgelerden haberleri varsa beni teslim edebilirlerdi. Ya da Kael gibi avcıyım desem öldürebilirdi belki de. İçimde bir şey huzursuzca kıpırdanıyordu. Sanki zaman daralıyordu ve ben yanlış bir yerde, yanlış birinin karşısında oturuyordum. Kael’in yüzü zihnime üşüştü. Öfkeyle, çaresizlikle, dişlerini sıkarak baktığı o hâli… Onu bulmam gerekiyordu. Şimdi. Hemen. “Ne zamandır buradayım?” diye sordum, sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı. Cyrus bir an duraksadı. Gözleri benden kaçmadı ama cevap vermeden önce çenesini sıktığını fark ettim. “Yeterince.” dedi geçiştirerek. “Yeterince ne demek?” diye üsteledim. “Kaç gündür buradayım?” “İki.” dedi kısa bir sessizlikten sonra. İçimdeki huzursuzluk büyüdü… Kael beni arıyordu. Bunu iliklerime kadar hissediyordum. “Gitmem gerekiyor.” dedim ayağa kalkarak. Başım hâlâ dönüyordu ama bunu bahane etmeye niyetim yoktu. Cyrus da ayağa kalktı. Benden bir adım uzaktaydı ama gölgesi üstüme düşüyordu. “Şu hâlinle bir yere gidemezsin.” “Bu benim kararım.” dedim dişlerimin arasından. “Beni burada tutamazsın.” Bakışları sertleşti. O ana kadar üstüne sinmiş o sözde sakinlik, yerini daha koyu bir şeye bıraktı. “Tutmak zorundayım.” dedi. “Dışarısı senin için güvenli değil.” “Benim için neyin güvenli olduğuna sen karar veremezsin.” dedim. Kalbim hızlanmıştı. Kael’i düşündüm. Onun sesi kulaklarımda çınladı. Sakın kaybolma. “Beni bırakırsan giderim. Sorun çıkmaz.” Cyrus’un çenesindeki kas seğirdi. “Keşke bu kadar basit olsa.” O an bir şeylerin çok yanlış olduğunu anladım. Bir adım geri çekildim. Gözlerim kulübenin kapısına kaydı. Kaçış mesafesini hesapladım. Kael bana dövüşmeyi öğretirken söylediği cümle yankılandı zihnimde: Tereddüt edersen kaybedersin. Tereddüt etmedim. Cyrus’un dikkatini dağıtmak için fincana uzanır gibi yaptım, ardından dizimi hızla karnına doğru savurdum. Beklemediği bir hamleydi. Nefesi kısa bir an kesildi. Bu bana yetti. Kapıya yöneldim. Ama o benden hızlıydı. Bileğimden yakaladı. Tutuşu demir gibiydi. Döndüm, dirseğimi çenesine doğru savurdum. Canı yanmış olmalıydı ama geri adım atmadı. Aksine, yüzünde tuhaf bir şaşkınlık belirdi. Sanki karşı koymamı beklemiyordu. “Bırak beni!” diye bağırdım. Cevap vermedi. Bunun yerine beni kendine doğru çekti. Omzuna doğru hamle yaptım, dengesini bozmak için ağırlığımı verdim. Bir anlık sendeledi. O an kaçmayı başardım. Kapıyı itip dışarı fırladım. Çıktığımda iki erkek, bir kız sohbet ediyordu; bir de yaşlı kadın vardı. Hepsi şaşkınca bana bakarken uzaklaştım. Durdurmaya çalışan olmamıştı. Orman… Ağaçlar, sis, soğuk hava. Ciğerlerim yandı. Koştum. Ayaklarım yere her bastığında başım zonkluyordu ama durmadım. Kael’i düşündüm. Ona ulaşmam gerekiyordu. Arkamdan gelen ayak seslerini duydum. Ağır ama hızlıydı. İnsan gibi değildi. Bir kökün üzerinden atladım, dengesizce yana savruldum. Tam toparlanırken belimden yakalandım. Bir çığlık boğazımda kaldı. Yerle aramdaki bağ koptu. Bir anda havadaydım. Cyrus beni omzuna attığında nefesim kesildi. Vurduğum yumruklar ona sivrisinek ısırığı gibi geliyordu sanırım; titremedi bile. “İndir beni!” diye bağırdım, sırtına vurarak. “Çırpınma.” dedi sakin ama kesin bir sesle. “Kendine zarar vereceksin.” “Zaten zarar görmüş durumdayım!” diye haykırdım. Kulübeye geri döndüğümüzde kapıyı tek eliyle açtı. İçeri girdik. Beni sertçe yere indirdi ama düşmeme izin vermedi. Ardından bileklerimi kavrayıp duvara doğru itti. Gözlerimiz hizalandı. O an fark ettim. Güç farkını. Sadece kas değildi bu. İçinde başka bir şey vardı. Bastırılmış, zincirlenmiş bir canavar gibi. “Beni burada tutamazsın.” dedim nefes nefese. “Kael beni bulacak.” “Öyle mi?” dedi sırıtarak. “O kim, hiç bilmiyorum ama ben ölmediğim sürece kimse seni buradan alamaz!” Gözlerime dikkatle bakarken geri çekildi. “Ve sen de gidemezsin!” Kapıdan çıkması ile kilidin dönmesi bir oldu. Kapıyı açmak için kolu zorlamam ve vurmam faydasızdı ne yazık ki. Sürekli birilerinin eline düşmekten bıkıp usanmıştım artık. Dünyaya yabancı, deneyimsiz biriydim; bu normaldi ama hep mi beni bulurdu yahu!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD