Baş belası iblisler ⚡️

1479 Words
Kraliçe ile beraber çıkarken ne düşünüyordum bilemem ama bozuntuya vermedim kendi olağanüstü güzellikteki bahçesine beni kibarca götürmüştü. Etrafı imcelemek içimde oluşan sıkıntıyı rüzgar gibi eserek dağıtmıştı. Az sonra biraz daha ılıman olan ruh halime karşılık mükemmel derecedeki güzel bakışlarını bana çevirdi. “Ölümsüzlüğü arıyorsun ama büyük şeyler büyük fedakarlıklar gerektirir” dedi tatlılıkla hala gerçek çiçeğinin özünün üzerimdeki etkisi kaybolmamıştı. “Haklısınız majesteleri fakat onu her şeyden çok arzuluyorum…hem ölümsüzlüğü kim istemez?” Kraliçenin bakışları düştü, sanki acı çeker gibiydi. İncecik parmaklarıyla bahçedeki beyaz bir çiçeğin taç yaprağına dokundu. Çiçek, dokunuşuyla solmaya başladı. “Ölümsüzlük…” dedi yavaşça. “Zamanın içinden silinmemek değildir yalnızca. Zamanın seni silip süpürmesini izlemektir.” “Sevdiklerin yaşlanacak. Yüzlerindeki çizgileri tek tek sayacaksın. Ellerini tutarken onların nabzının yavaşladığını hissedeceksin. Ve sen…” Bakışlarını tekrar bana çevirdi. “Sen hep aynı kalacaksın. Onların gözünde bir mucize değil, bir lanet olacaksın.” İçimdeki arzu bir anlığına sendeledi ama sönmedi. “Yine de isterim,” dedim. “Acı da olsa… var olmak, hiç olmamaktan iyidir.” Kraliçe derin bir iç çekti. Tam o anda, arkamızdaki servi ağaçlarının arasından ince, titreşen bir kahkaha duyuldu. Havadaki ışıltı yoğunlaştı ve küçük bir peri belirdi. Kanatları köz rengi parlıyordu; sanki içlerinde sönmeyen bir ateş vardı. “Ölümsüzlüğü verebilirim,” dedi peri. Sesi, camın çatlaması gibi inceydi. “Ama fedakârlık olmadan olmaz.” Kraliçe gözlerini kapadı. “Söyleme…” diye fısıldadı. Peri aldırmadı. Bana doğru süzüldü. “Bir yaşam karşılığında bir yaşam,” dedi sakince. “Zaman senin üzerinden akmayacaksa, bir başkasının zamanı alınacak. Senin ölümsüzlüğün, bir masumun son nefesiyle mühürlenecek ve bu ortalama bir insan ömrü her bittiğinde tekrarlanmalı” Kanım dondu. “Hayır,” dedim hemen. “Bu… bu cinayet.” Peri omuz silkti. “Adını ne koyarsan koy. Evren denge ister. Sonsuzluk, boşlukta var olamaz. Bir ruhun ışığı sönecek ki seninki hiç sönmesin.” “Kim?” diye sordum istemsizce. Peri dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle yaklaştı. “En saf olan. Kalbi en lekesiz olan. Çünkü en parlak ışık, en güçlü mühürdür.” Kraliçe başını eğdi. “Sana söylemiştim,” dedi kederle. “Büyük şeyler büyük fedakârlıklar gerektirir.” Peri son darbeyi indirdi: “Ve o ruhu sen seçeceksin.” Bahçedeki çiçekler birer birer eğildi. Rüzgâr yeniden esmeye başladı ama içimdeki sıkıntıyı dağıtmadı bu kez. Ölümsüzlük bir anda parlak bir taç değil, kanlı bir bıçak gibi görünüyordu. “Başkasının hayatını çalarak yaşayacaksam,” dedim titreyen bir sesle, “bu ölümsüzlük değil. Bu, sonsuz bir suçluluk.” Peri gözlerini kıstı. “Öyleyse faniliği seç.” Bahçede kararımı bekleyen ağır bir sessizlik çöktü. “Ben başkasının hayatını mahvedemem! Daha kolay olur sanmıştım” dedim hüzünle, kraliçe yüzündeki canlılık daha da artmış gibi bir enerji ile konuştu “o halde bugün senin gibi iyi kalpli bir kızı misafir etmek isterim yarın gün ışığında arkadaşların ile gidebilirsin….” İçimdeki düğüm yavaşça çözüldü. Ölümsüzlüğü kaybetmiş değildim belki ama kendimi kaybetmemiştim. Bu düşünce, beklediğimden daha huzur vericiydi. Gece çöktüğünde bahçe bambaşka bir dünyaya dönüştü. Ay ışığı, yaprakların üzerine gümüş bir örtü sermişti. Çiçekler gündüzden daha parlak görünüyordu; sanki gecenin serinliği onlara yeni bir nefes vermişti. Peri çocukları birer birer ortaya çıktı. Kimi ateş böcekleriyle yarışıyor, kimi minik su birikintilerinin üzerinde dans ediyordu. Kanatları ışıldıyor, kahkahaları dallar arasında yankılanıyordu. Başta biraz çekingen dursam da içlerinden biri saçları çiçek taçlarıyla örülü, gözleri gökyüzü kadar berrak bir peri elimi tuttu. “Adın ne?” diye sordu heyecanla. “Ember,” dedim. “Ben Lira,” dedi gururla. “Gel, sana yıldız tohumlarını göstereyim!” Beni bahçenin arka kısmına götürdüler. Orada, minik kristal kaselerde saklanan parıltılı tohumlar vardı. Her biri avuç içine alındığında hafifçe ısınıyor, sonra sanki bir sır fısıldar gibi titreşiyordu. “Bunlar,” dedi başka bir peri çocuğu, “iyi dileklerle filizlenir.” Birlikte oyunlar oynadık. Işık kürelerini havaya atıp yakaladık, ağaçların arasında saklambaç oynadık. Kahkahalarımın ne zamandır bu kadar içten çıkmadığını fark ettim. İçimdeki karanlık düşünceler geceye karışıp dağıldı. Kraliçe uzaktan bizi izliyordu. Bakışlarında bu kez hüzün değil, gurur vardı. Gece ilerledikçe hepimiz çiçeklerin arasında, yumuşak yosunların üzerine uzandık. Peri çocukları yanımda fısıldaşarak hayallerini anlattı: kimisi bir gün kendi bahçesini büyütmek istiyor, kimisi gökyüzündeki en parlak yıldızı yakından görmek. Sabah olduğunda güneş ışıkları yaprakların arasından süzüldü. Bahçe altın rengine bürünmüştü. Kuşlar şarkı söylüyor, çiçekler yeniden doğruluyordu. Arkadaşlarım kapıda belirdiğinde kalbimde hafif bir sızı hissettim. Ayrılık her zaman biraz buruk olurdu. Peri çocukları bana sarıldı. Lira küçük bir yıldız tohumu uzattı. “Bunu toprağa ek,” dedi. “Ama sadece iyi bir şey dilediğinde.” Gülümsedim. “Söz.” Kraliçe yanıma geldi. Elini omzuma koydu. “Fanilik bir zayıflık değildir, Ember,” dedi. “Seçimlerinle anlam kazanan bir yolculuktur.” Başımı eğerek saygıyla selam verdim. Bu bahçeden ölümsüz çıkmıyordum belki ama daha güçlü çıkıyordum. Arkamı dönüp yürürken sabah rüzgârı saçlarımı savurdu. İçimde artık bir boşluk değil, hafif ama kararlı bir umut vardı. Ve ilk kez, ölümsüzlüğü değil; yaşayacağım günü merak ediyordum. Belki akışına bırakmalıyım kaderi kabullenmeliydim. Belki kendimi cyrusa bırakıp darreli hayatımdan çıkarmalıydım. Başından beri yaşanan herşey belkide akıntıya karşı kulaç atmak gibiydi. Benden saklananları bir kenara bıraktım eve döndüğümüzde onlarla arayı kapatacaktım. Ama önce darrel ile son bir görüşme yapmam gerekiyordu. O vedasını etmişti ama ben içimde yeşeren umut yüzünden gerçekten vedalaşamamıştım onunla ve son kez görüşüp onu bırakmalıydım. Yolun yarısında beraberce dönerken yine o keskin kükürt kokusu havayı doldurdu. Oldukça aşina olduğum bu koku ve o garip ürperti bir şeye ait olabilirdi. İblisler. Gölge iblisleri. Kael olacakları anlamış olacakki keskin avcı duyuları ile hemen bizi uyardı marcus gelen her neyse üzerine atlamak ve beni savunmak için önümüze geçti cyrus koruyucu bir iç güdü ile kolumdan tutup beni arkasına çekerken bakışlarım ona takıldı artık sevgisi bende anlam kazanmaya başlamıştı. Bende hazır ola geçerken ona sessizce fısıldadım “kendine çok dikkat et lütfen…” cyrus kendisine söylediğimden emin olamadı bir an ama ona tebessüm ettiğimde, oda bana sıcak ve içten bir şekilde gülümsedi. Ama garip olan şuydu ki o siyah ve gri duman saldırmak yerine etrafımızda dönüyordu sanki bizi bir çembere alıp kapana kıstırır gibiydi kael bir el ateş ettiğinde iç ürperten bir haykırış koptu. “Kendini göstersene aşağılık!” Diye bağırdı kael. Tam o anda sis bulutu dağıldı. Önlerinde tehlikeli bir şekilde duran keskin bakışlı aynı zamanda ölümcül bir zarafete sahip olan biri çıktı. Bakışlarının hedefi doğrudan bendim ve ürperdim. “Meleğim? Kendine bir amaç bulmuş gibisin….” Sesi oldukça tanıdıktı ama çıkaramadım. “Ben…sen kimsin ve neden önümüzü kesiyorsun?” Diye çıkıştım çünkü arkasında adeta sisten bir ordu vardı. “Sen bize aitsin ember efendim seni bekliyor” Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı istemsizce bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. “Senin ciğerini sökerim!” Diye atılacakken cyrusu tuttum onca şeyin karşısına yumruklarına güvenerek çıkmak intihar olurdu. “Efendin hiç umurumda değil! İnsanlar ne diyordu” kısaca düşünüp hemen devam ettim “ha evet, şimdi siktirin gidin!” Dudakları kıvrıldı adamın alınmak yerine hoşuna gitmiş gibi, “anlaşılan zor yoldan yapacağız bebeğim” dönüp ardına seslendi “cadıyı getirin!” Ne yapmaya çalıştığını anlamadan bakınıyordum bakışlarım kaelin garip davrandığını fark ettim cadıyı gördüğünde bakışları değişti. “O halde şöyle diyeyim ki ember eğer benimle gelmezsen babanı şuracıkta öldüreceğim. Ve sadece bedeninide değil ruhunu beraberimde cehenneme götürüp ebedi bir azaba mahkum edeceğim!” Korkuyla açıldı gözlerim. Kael hemen öne çıktı, “bana oyun oynadınız! O zaman karşılığında al canımı ona dokunamazsın!” “Canının bir kıymeti mi var şantaj için kıllanmayacak olsam seni zevk için öldürürüm avcı” tek bir parmak hareketi ile kael acı içinde yere çöktü. “Şimdi kararını vermelisin sen bana gelene kadar hepsini öldüreyim mi yoksa işbirliği mi yapıyorsun!” Dedi kayıtsızca “O hiçbir yere gelmiyor şerefsiz!” Dedi cyrus marcus da başını salladı ve diğer yanımda yerini aldı. Adam yine aynı şekilde bir el hareketi ile ikisini de acı içinde bıraktı kalbim sızladı. Cyrusa yavaşça alışan hislerim biraz daha güçlenmişti onu böyle görmek beni öfkelendirdi. “Onları rahat bırak!” Dedim bağırarak “O halde benimle gel” dedi iblis. Kaelin verdiği küçük el silahım ve çakı yanımdaydı en azından bu iblisi haklarsam diğerlerinin bir şansı olurdu. Cyrus acı içinde gözlerime baktı “sakın….gitme!” “Geri geleceğim” dedim ve yanağına bir öpücük bıraktım. Adım adım ona yaklaşırken rahatlamış ve kibirlenmişti bunu fırsat bilerek içinde tuz ve gümüş karışımı mermi olan silahı ateşledim. Bir an afallayan iblisin etkisinden kurtulan diğerleri saldırıya geçti. Ortalık savaş alanına dönmüşken diğer iblisler bağırdı. “Efendi nerathieli koruyun!” “Kızı sağ bırakın diğerlerini öldürün!” “Avcıda ölmeli” Ama nerathielin öfkeli gözleri beni bulmuştu çoktan kaçmak için ardımı döndüm ama hemen önümde belirdi. Silah ateşlemeye fırsatım dahi olmadan avuçlarımdan görünmez bir güç yüzünden çekildi. Baş belası iblisler! “Bir yere mi gidiyorsun meleğim?!” Kolumdan yakalaması ve bana vurması ile diğer tarafa savruldum ve düşüyordum bunu engelleyen sadece onun sıkı tutuşuydu birkaç damla kan düştü vurduğunda burnum hasar almıştı sanırım. “Benimle geliyorsun!” Diye beni sürükledi hemen. Cyrus bana doğru atılmıştı ama araya birkaç sis bulutu girdi onların yoğun savaşında ben bir çöp gibi götürülmüştüm….
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD