LUNA'YA DOKUNMAK YASAKTIR 🔗⚡

1465 Words
Uyandığımda bambaşka bir yerdeydim. O sevimli gibi görünen yaşlı kadın bana bir takım şeyler verip bayıltmıştı. Başım hala zonkluyordu. Güçlükle doğruldum. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde ürperdim. Küçük bir balkonu olan kendine ait duşu ve banyosu olan bir odadaydım. Yatak başlığı da dahil olmak üzere tüm eşyalar maun dan yapılmıştı. Yatak oldukça büyüktü. Kilitli olmamasını umduğum o kapıya uzandığımda şaşırmıştım. Gerçekten kilitli değildi. O zorba herif gelmeden buradan uzaklaşmalıydım. Odadan çıktığımda bir kaç hizmetli gördüm hepsi tek tip giyinmişti. Beni görmüşlerdi lakin tekrar bakmadan başlarını önüne eğip uzaklaştılar. Bu garip gelse de aklım fikrim kael deydi. Ona bir an önce ulaşmalıydım. Ev sandığımdan büyük çıkmıştı. Bitmek bilmeyen bir labirent gibiydi. Sonunda çıkış kapısını bulduğumda kendimi heyecan içinde dışarıya attım. Ama bu kez de beni devasa bir bahçe karşılaşmıştı. Ama bu beni yıldırmak için yetersizdi. Hızla koşarak bahçenin çıkış kapısına varmıştım. Dışarıda başka yerleşimlerde vardı. Hatta bazı insanlar buraya bakmaya başlamıştı bile. Tam kapıya yaklaşmıştım ki önüme bir kaç kişi dizildi. “çekilin önümden!” diye haykırdım. Ama bana bakmıyorlardı bile. “peki bunu siz istediniz! Baştan söyleyeyim istediğimde çok tehlikeli olabilirim!” ellerimi göğüs hizama kaldırım yumruklarımı sıktım. Hâlâ beni ciddiye alan yoktu. Dayanamadım ve birine vurdum. Oldukça sert vurmaya çalıştım lakin ondan çok benim canım acımıştı, fakat bozuntuya vermedim. Elini yüzüne götüren adam karşılık vermedi. “canınız cehenneme! Ya önümden çekilin yada karşı koyun korkak mısınız!?” İçlerinden biri nihayet konuştu, “luna’ya dokunmak yasaktır!” dedi. Kafam karışmıştı oda neydi esir gibi bir anlama mı geliyordu? Arkadan bir alkış sesi duydum. “tam da hayal ettiğim gibi hırçın ve asi” keyifli sesine karşın sinirleniyordum ciddiye alınmamaktan sıkılmıştım! “sende kimsin! Neden burada tutuluyorum?! İçinizde kalbinde bir parça iyilik kalmış biri yok mu! Ciddiye bile alınmıyorum!” Adam yaklaşıp diz çöktü. Elime uzanıp öptü, “ben marcus sizin için buradayım hanımefendi. eğer arzunuz buradan çıkmaksa buyurun” dedi elini uzatarak. Kapının önünde ki adamlar hemen çekildi. Onlara bir yan bakış atmayı unutmadan geçtim yanlarından. Şimdilik kapıdan çıkmıştım ya, 4 kişidense bir kişiyi atlatmak daha kolay olurdu. Onu oyalayacak sorular sorup kaçmayı planlıyordum. “luna nedir marcus?” Marcus güldü, “bunu size cyrus anlatsa daha iyi, o benim vazifem değil” “peki ya senin vazifen nedir?” diye sordum bu esnada çoktan evlerin olduğu meydana gelmiştik bir sürü meraklı yüz bana bakıp fısıldıyordu. “benim vazifem sizsiniz lunam” son kelimeyi baskılı söylemişti. “o da ne demek marcus hiç bir şey anlamıyorum?” şu olay kafama yatıyordu hiç. “ben silvers soyundan gelen bir kurdum. Ailemde yetişen her ilk çocuğun görevi ölene denk lunasına hizmet etmektir. Ne pahasına olursa olsun.” “iddialı bir şeymiş ölümüne filan... Yani sen şimdi benim gardiyanımsın öyle mi?” “pek değil... Ama siz öyle demek istiyorsanız öyle olsun” “peki marcus iş tanımında umarım beni rezil olmaktan kurtarmak ta vardır lavaboya gitmem gerek...” dedim bacaklarımı kıstırarak. Kısa bir süre şüphe ile baktı bana yüzüme en samimi gülüşümü yerleştirdim. İnanmış olacak ki peşine takıldım. Nihayet vardığımızda İçeriye girecek hali yoktu ya kapıda beklemeye başladı. O orada bekleye dursun ben tuvaletin penceresinden tırmanıp atlamıştım. Bir yandan koşmaya başlamıştım bile kesinlikle bu saçmalıklara ayıracak zamanım yoktu. Yok lunaymış, yok koruyucuymuş! İyi valla herkes saçma terimler uydurup üzerimde hak beyan etsin olacak iş mi yani?! 10 dakikadır aralıksız koşuyordum ciğerlerim sökülecek gibiydi ama aldırmadan koştum. Sonunda çitler göründüğünde derin bir nefes aldım şimdi tek sorun 1 metrelik çitleri aşmaktı. Oldukça yoğun koştuğum için bir kaç saniye ellerimi dizlerime yerleştirip soluklandım. Sonra da çiti aşmak için harekete geçtim. “siktir! Hayatımda hiç bir şey kolay olmadı zaten buda öyle olmalıydı. Diye söylendim. “merhaba güzellik!” dedi ses. Marcus değildi. Başımı arkaya çevirdiğimde, cyrus gözlerini bana dikmişti, “inecek misin? Yoksa son kaldığımız yerden devam mı edelim?! Sen kaçarsan ben daima kovalarım...” dedi keyifle. İnip zarifçe atladım ve ellerimi çırptım, “bir gün yolunu bulup kaçacağım ve asla vazgeçmeyeceğim biliyorsun değil mi?!” diye çemkirdim. “dedim ya kaçarsan kovalarım ben iyi bir yırtıcıyım. Ama madem uyardın hiç tatsız olaylar yaşamayalım diye seni gözümün önünden ayırmayayım!” dedi yine ciddiyetle adam benimle kafayı bozmuştu işte! Elimi tutup çekiştirdi ama karşı koydum yeniden o bana doğru geldiğinde arkasında duran marcusu fark ettim. Sadece duruyordu. “bırak beni! Bana zorla bir şey yaptırmaya hakkın yok!” elimi geri çektim. “Var!” dedi sertçe. Yeniden tuttu elimi! “Yok!” dedim yine elimi kurtarıp bakışları keskinleşti. “Öyle mi?!” sesi sert çıkmıştı. Bunu soru gibi değilde bir şeyi kanıtlamak ister gibi söylemişti. Yeniden beni kucakladı güçlü ellerine karşı koyamadım bile. Omzuna attı tek seferde. Son sefer ki gibi yani. Telaşla bağırdım “marcus yardım etsene!” Ama o romantik bir film izler gibi gülüyor durumdan zevk alıyordu “bu gerçek bir tehlike değil! Bana güvenin ısırmaz!” kendince espri yapmıştı güya cyrus geri dönüp sertçe baktığında marcus gülmeyi kesmişti. Cyrus tek kelime etmeden yürümeye başladı. Omzunda taşınmak gurur kırıcıydı ama daha beteri, bu adamın bunu o kadar doğal yapmasıydı ki… Sanki yerim zaten orasıymış gibi. “İndir beni,” dedim dişlerimin arasından. “Hayır.” “Bu bir emir falan mı?” “Bu bir gereklilik.” Koridorlara girdiğimizde adımlarının yankısı kulaklarımda çınlıyordu. Az önce kaçtığım evin içine geri sokuluyordum ama bu kez yönü o belirliyordu. Kapıyı açtığında tanıdık bir soğukluk çöktü içime. Burası uyandığım odaydı. Beni yatağın kenarına bıraktı. Bu kez daha sertti. Ayağa fırladım hemen. “Ne cüretle—” “Buradan çıkmayacaksın.” “Burası senin zindanların falan mı Cyrus? İnsanları bayıltıp odana mı taşıyorsun?!” diye haykırdım. Kaşları çatıldı ama sinirlenmek yerine kapıyı kapatıp sırtını yasladı. Kollarını göğsünde birleştirdi. O sakinlik… beni daha çok delirtiyordu. “Biliyor musun,” dedi ağır bir sesle, “uyanırken ilk söylediğin şey Kael’di. O avcı ile ne işin var?” İrkildim. “seni ilgilendirmez!” Gülümsedi. Ama bu gülümseme sıcak değildi. Avını tanıyan bir yırtıcının ifadesiydi. “Her şeyi biliyorum Ember.” “Adını, öfkeni, kaçma isteğini…” Bir adım attı bana doğru. “Ve bana neden bu kadar direnmek zorunda olduğunu.” “Saçmalama,” dedim ama sesim eskisi kadar sert çıkmadı. “Beni buraya kapattın, üstüne bir de masal anlatacaksın öyle mi?” “Masal değil,” dedi. “Kader.” Güldüm. Acı bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. “Bak işte burası tam klişe. Luna, kurtlar, koruyucular… Sırada ne var? Kehanet mi?” “Evet.” Bu kez gülemedim. Cyrus yatağın başucuna yaslandı. Elini ahşap yüzeyde gezdirdi. “Burası benim odam,” dedi sakin bir ifadeyle. “senin uyandığın yer.” “Ne?” “benim odam benim yatağım burada olmalıydın” “Odalar insan seçmeye başladıysa gerçekten delirmiş olmalısınız,” dedim. Ama içimde tuhaf bir ürperti vardı. Cyrus gözlerimin içine baktı. Kaçamadım. “Ember… sen benim kader eşimsin.” Kalbim bir anlığına durdu sanki. “Ne dedin sen?” “Kaderimdeki eş. Ruh bağı. Lunamsın.” “Ben kimsenin hiçbir şeyi değilim!” diye bağırdım. “Ne luna’yım ne de senin eşin! Beni bu saçmalığa zorlayamazsın!” Bir anda önümdeydi. Ama dokunmadı. Sadece eğildi, alnı neredeyse benimkine değecekti. “Zorlamıyorum,” dedi fısıltıyla. “Sen zaten buradasın.” “Kaçtım,” dedim inatla. “Ve yakalandın.” “Yine kaçarım.” “Ve yine kovalarım.” Dişlerimi sıktım. “Beni neden serbest bırakmıyorsun?” “Çünkü seni bırakırsam,” dedi sesi karanlıklaştı, “zarar görürsün, incinirsin, dünya seni parçalara ayırır.” “seni alakadar etmeyen başka bir mevzu daha!” “eder,” dedi yavaşça. “kabulleneceksin.” Geri çekildi. Kapıya yöneldi. “Şimdilik dinlen. Sorularının bitmediğini biliyorum.” Kapıyı açmadan önce durdu. “Ve Ember…” “Ne?” “Kael sandığın kadar uzak değil.” Kapı kapandığında dizlerimin bağı çözüldü. Yatağın kenarına oturdum. Göğsümdeki o garip baskı, kalbimin her atışında daha da belirginleşiyordu. Kader eşiymiş. Luna’ymış. Dişlerimin arasından fısıldadım: “Göreceğiz Cyrus… Bu hikâyede kim av, kim yırtıcı göreceğiz.” Yazar’dan; Kael gözlerini açtığında sabah olmuştu. hem el hem ayak bileklerinde ağrı vardı. Sıkıca bağlanmıştı. “yaşlı cadı!” diye söylendi ama kurtulmanın yollarını aramaya başladı kapı ağırca açıldı. “ahh! nihayet uyanmışsın, avcı” son kelime tiksinir gibi çıktı dudaklarından. “çöz beni lanet olsun sayende bir gün daha uzaklaştım!” diye çıkıştı ama suzy’nin umurunda değildi. “Şşş bağırma ormanın tek sakini ben değilim başımı belaya sokacaksın sana güvenmiyorum henüz.” Dedi yaşlı kadın bir parça daha iğne yapmak için hazırlanıyordu. “o kız artık benim için mühim öyle olmasaydı yerini söyler senide buradan def ederdim ama, sana güvenmeden sürümü tehlikeye atmam. Şimdi bana bir iyilik yap ve sakin ol seni test etmesi için bir arkadaşım çok yakında burada olacak.....” ve iğne adamın tenine batmıştı. Karışım damarlarına girdiği anda, kael yeniden derin bir uykuya daldı. Suzy’nin Alabama ziyaretinde tanıştığı kadim dostu hoodoo hakkında oldukça bilgiliydi. Ve kısa bir telefon ettiğinde, bu işi çözebileceğini söylemiş can borcunu ödemeye hazır olduğunu dile getirmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD