Yazar’dan;
Cyrus kapıyı kapadığında içindeki bir parça huzursuz oldu; ona böyle davranmak kesinlikle hoşuna gitmiyordu. Ama gitmek mi? O da nereden çıkmıştı şimdi. Yanından ayrılacak olması düşüncesi bile onu delirtmek için yeterliydi.
David ve Kevin, dik bakışları ile beraber alttan alttan gülüyordu. Tina ise Cyrus’un bu kıza bir anda bu kadar korumacı olmasına hem şaşırıyor hem sinirleniyordu. Aklına gelen ihtimali ise görmezden gelmek kolayına geliyordu.
“Ne gülüyorsunuz!” diye çıkıştı Cyrus.
“Yok bir şey dostum, sadece...” dedi David; lafı tamamlamaya çekindi, devamını Kevin getirdi. “Az önce bir hatunun peşinden koştun,” dedi, garip bir şeymiş gibi.
“Eeee, ne var bunda!?” dedi Cyrus.
“Sen daha önce hiçbir kızın peşinden koşmamıştın, Cyrus, Tina’nın bile...” Son söz, zaten köpürmüş olan Tina’yı kızdırdı.
Cyrus geçiştirerek elini salladı ama Tina izin vermedi. “Doğru söylüyorlar. O kız için yapmamız gerekeni yaptık. Emma uyanacak ve buradan gideceğiz, kampa döneceğiz. O kız olmadan!”
Cyrus sinir ile geri döndü. Herkes ona bir şeyler yaptırmak istiyordu; hem Ember bir yana, kendisine emrivaki yapılmasından hoşlanmıyordu Cyrus. “Sakın bana ne yapacağımı söyleme, Tina! Bir karar verilecekse eğer o hak bana ait!”
“Öyle mi, Cyrus? Ben senin lunanım! Sen de benim kararlarıma saygı duyacaksın!” diye yükseldi Tina.
İşte şimdi Kevin ve David uzaklaşmaya başladılar; kesinlikle bu kavganın içinde olmak istemiyorlardı.
“Lunam...” dedi Cyrus gülerek, kendini kontrol etmeye çabalıyordu; artık Tina’yı bir luna olarak göremiyordu. “Lunam değilsin, Tina. Evlenmedik, değil mi?”
Tina kaşlarını çattı. Korktuğu o konuşma gerçekleşmek üzereydi. “Ama olacağım. Düğünümüz yakında?”
Cyrus sessiz kaldı; ardına dönüp uzaklaşmak istedi. Henüz ona söylemek istemiyordu ya da öğrenen ilk kişinin Ember olmasını istiyordu.
“Cyrus, cevap ver! Öylece gidemezsin, zaten benden devamlı uzaklaşıyorsun.” Ama cevap gelmedi. “O sürtük yüzünden mi, onun yüzünden mi beni görmezden geliyorsun!”
Tina’nın öfke ile söylediği sözler ona biraz pahalıya patlamıştı. Cyrus tek hamlede arkasındaki ağaca yapıştırdı onu, boğazından hırlarcasına bir ses yükseldi. Tina, korku ile boğazına yapışan kolu ittirmeye çalıştı ama karşı koyamıyordu. “Sakın ona böyle söyleme! Daha haberi bile yok! Madem bilmek istiyorsun Tina, kurdum gerçek eşini seçti ve sen benim lunam olmayacaksın!” Sözleri bitince kolunu çekti. Tina dizleri üzerine yığıldı. Duyduğu kelimeler adeta kanına işlemişti.
Onu elde etmek için ne çok çaba vermişti oysa. Bir luna olabilmek için türlü oyunlar çevirmiş, onu kendisi ile evlenmeye ikna etmişti. Ama şimdi aptal bir kız çıkagelip her şeyi mahvetmişti.
Cyrus arkasına bile bakmadan Emma’ya bakmak için yukarıya çıkmıştı; Tina artık zerre kadar umurunda değildi. Emma uyanmak üzereydi; evet, muhtemelen yarın kampa geri döneceklerdi.
Öte yandan Kael, onu bulmak için başka yollar denemeye karar verdi. Bir cadı bulmuştu; işinde iyiydi. Yer belirleme büyüsü yapmasını isteyecekti.
Kael, taş döşeli dar sokakta cadının kulübesine doğru ilerlerken kalbinin göğsünü parçalayacakmış gibi attığını hissediyordu. İçeride ağır ot kokuları, yanmış mum ve metalin birbirine karışmış keskin bir havası vardı. Cadı, yaşını ele vermeyen solgun yüzüyle onu süzdü.
“Yer belirleme büyüsü,” dedi Kael, sesi çatlak. “Birini bulmam gerekiyor.”
Cadı kaşlarını çattı. “Ona ait bir eşya getirdin umarım?”
Kael’in eli boşluğa gitti. Bir an durdu. Sonra başını iki yana salladı. “Yok.”
“O hâlde yapamam,” dedi cadı net bir tonla. “Yer belirleme için bağ gerekir. Saçı, kanı, eşyası… bunlar olmadan—”
“Lütfen,” diye kesti Kael sözünü. Dizlerinin bağı çözüldü; bir sandalyeye çökerken omuzları sarsıldı. “Onu kaybettim. Kızımı… Onu bulamazsam—” Cümle boğazında düğümlendi. Başını ellerinin arasına aldı.
Gözyaşları, parmaklarının arasından sessizce yere damladı. Sahip olduğu tek aileye bile sahip çıkamazsa nasıl bir adam olurdu?
Cadı bu hâli görünce sustu. Mumların alevi titredi. Bir süre Kael’i izledi.
“Sen,” dedi cadı içten bir sesle, “kızını mı arıyorsun?”
Kael başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. “Evet.”
Cadı derin bir nefes aldı. “O zaman başka bir yol var.”
Kael ayağa fırladı. “Ne gerekiyorsa yaparım.”
“Ama senin için pahalıya patlar,” dedi cadı keyifle.
“Sadece ne istediğini söyle, cadı!” dedi Kael ciddiyetle.
“Bir anlaşma. Vakti gelince senden bir iyilik isteyeceğim. Borcuna sadık kal,” dedi cadı. Kael biraz düşündü ama her bedel Ember’i bulmak için yeterliydi.
“Tamam! Yeter ki işe yarasın; yoksa cehennemin dibine bile gitsem geri döner, boğazını parçalarım!”
“Bu bir kan büyüsü,” dedi cadı. “Tehlikelidir. Geri dönüşü yoktur. Bazen yolda kayıplar olur.”
“Umurumda değil.”
Cadı, raflardan koyu renkli bir kase indirdi. İçine ezilmiş otlar, kül ve koyu kıvamlı bir sıvı ekledi. “Eşyası olmadan bağ kurmanın tek yolu senin kanın,” dedi. “Kendi kanından olanı bulur. Kan bağı, mekânı hatırlar.”
Kael tereddüt etmedi. Cadının uzattığı küçük bıçağı aldı. Avucunu kesti. Kan, kaseye damlarken yüzü buruştu ama gözünü kırpmadı.
Cadı mırıldanmaya başladı. Dilini Kael’in daha önce hiç duymadığı kelimeler sardı. Mumlar birer birer alevlendi, gölgeler duvarlarda kıpırdadı. Cadı karışımı tahta bir kaşıkla çevirdi; Kael’in kanı diğer maddelerle birleşip koyu bir kırmızıya dönüştü.
“Büyü bittiğinde,” dedi cadı, sesi uğultunun içinden geliyordu, “bu karışımı bir kapıya süreceksin. Kapı, okuduğum sözlerle açıldığında, kan bağı olan kişinin son bulunduğu yere açılır.”
Kael nefesini tuttu. “Beni ona götürecek mi?”
“Evet,” dedi cadı. “Ama sadece son yere. Oradan sonrası sana kalır.”
Cadı sözleri tamamladı, kaseyi Kael’in ellerine bıraktı. “Hazırsan git.”
Kael dışarı çıktığında gece çökmüştü. Seçtiği kapı, terk edilmiş bir kulübenin kapısıydı; rüzgâr tahtaları inletiyordu. Titreyen elleriyle karışımı kapının kenarlarına sürdü. Cadının öğrettiği sözleri dişlerinin arasından fısıldadı.
Kapı ağır bir iniltiyle açıldı.
Kael bir adım attı.
Ve kan bağı onu, Ember’in tutulduğu kulübeye götürdü.
Kulübe karanlıktı. Bir anda odada belirmesi, yüksek derecede sesler çıkarmasına neden oldu; kimsenin olmaması için içinden dualar etse de muhakkak duyan olmuştur diyerek acele etti. “Ember? Orada mısın? Benim, Kael,” dedi kısıkça.
Ama ne yazık ki Ember ortalarda yoktu. Kulübenin içi soğuk ve boştu; yerde kavga izleri, devrilmiş bir tabure ve sönmüş bir ateşten başka hiçbir şey kalmamıştı. Kael’in göğsüne bir yumruk daha inmiş gibi oldu. Geç kalmıştı.
Dişlerini sıktı. Buradaydı. Büyü yalan söylemezdi. Demek ki çok kısa bir süre önce götürülmüştü.
Kapıyı itip dışarı çıktı. Gece daha da kararmış, orman kulübeyi yutacakmış gibi çevresini sarmıştı. Rüzgâr, ağaç dallarını birbirine çarptırıyor; uzaktan bir baykuşun sesi yankılanıyordu. Kael derin bir nefes aldı, başını kaldırdı.
“Yakında başka bir yerleşim olmalı...” diye mırıldandı. “Onu oraya götürmüş olabilirler.”
Adımlarını hızlandırdı. Toprağın üzerindeki izlere baktı; ayak izleri vardı ama bilinçli olarak dağıtılmıştı. Profesyonelce. Bu, sıradan insanlar değildi.
Tam ormanın daha da derinine ilerleyecekken, arkasından gelen çatallı ama net bir sesle duraksadı.
“Olduğun yerde kal, evlat.”
Kael refleksle döndü. Elini silahına götürdü ama ses sandığından çok daha yakındı. Kulübenin birkaç metre ötesinde, gölgelerin arasından yaşlı bir kadın çıktı. Saçları bembeyazdı, sırtı hafif kamburdu ama gözleri… Gözleri genç bir kurt kadar keskin ve uyanıktı.
“Elini silahına götürme,” dedi kadın sakin ama buyurgan bir tonla. “Bu topraklarda acele edenler genelde yanlış yapanlardır.”
“Burada bir kız vardı,” dedi Kael sertçe. “Onu arıyorum.”
Yaşlı kadın kaşlarını çattı. “Herkes bir şey arar. Ama senin kokun...” Burnunu havaya kaldırdı. “Avcı.”
Kael’in yüzü gerildi. “Yanılıyorsun.”
Kadın kısa bir kahkaha attı. “Yanılmam. Ben Suzy. Bu ormanın hem şifacısıyım hem de koruyucusu.” Bir adım attı. “Ve sen, kanında ölüm taşıyorsun.”
Kael geri çekilmedi. “O kız benim kızım.”
Suzy’nin bakışları bir anlığına duraksadı ama sonra daha da sertleşti. “Avcılar herkes için bir bahaneye sahiptir.”
Kael bir şey söylemek üzereydi ki Suzy bastonunu yere vurdu. Toprak titreşti. Kael’in başı bir anda zonkladı; kulaklarında uğultu yükseldi. Dizlerinin bağı çözüldü.
“Üzgünüm, evlat,” dedi Suzy fısıltıya yakın bir sesle. “Ama bir süre misafirimsin....”
Son gördüğü şey, yaşlı kadının gözlerinde parlayan kurt ışığı oldu.
Ve karanlık, Kael’i yuttu.
Çünkü Cyrus, Emma’yı son ziyaret ettiğinde uyanmıştı; ruhsal olarak bitmişti ama uyanmıştı. Daha fazla oyalanmak istemedi. Bir an önce eşini açıklamak istiyordu. Hem Emma burada kalmayı kesinlikle istemiyordu.
Akşam olduğunda yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Ember’in direteceğini bildiğinden, büyük anne Suzy ona uyutacak bir ilaç vermişti. Verirken de tembihlemişti: “Bak torunum, bu kızı sonsuza dek yanında esir tutamazsın. O seninle aynı duyguları paylaşmıyor diye zorbalık edemezsin. O senin hislerini anlayamaz. Güzellikle yaklaş ve kalbini kazan, yoksa onu kaybedersin.....”
Ona her şeyi orada açıklayacaktı. Ama önce kendi kafasında söyleyeceklerini tartmak istiyordu. Büyükannesinin son sözleri zihnini kurcalamıştı; haklıydı belki ama biricik eşini kaybedemezdi. Onu güzelce kucağına alıp yolculuğa o şekilde devam etti. Tina ise kıskançlık dolu bakışlarını gizlemeden onlara dikmişti gözlerini. Henüz Kael bilmiyordu ama kızını kıl payı kaçırmıştı ellerinden.