ÖLÜMSÜZLÜĞÜN PEŞİNDE ⚡

2427 Words
Ember..... Livia’ dan ayrılmak bana zor gelmişti uzun zaman sonra gerçek bir sıcaklık hissetmiştim. Öte yandan bu tanımadığım adam fazla rahattı sanki. Gölge iblisleri peşimize düşmemiş gibi. Bir süre yürüdükten sonra eski Suv aracına bindik. Pek konuşmadık. Zaten yapım gereği fazla konuşkan değildim. Oda buna tenezzül etmedi sanırım. Yolculuk boyunca uyuya kalmıştım. Gözlerimi açtığımda etrafta kimsenin olmadığı külüstür araçların bolca bulunduğu köhne bir mekandaydık. Kael aracın kapısını kapatıp aşağıya indiğinde, istemsizce onu takip ettim. Etrafı saran sessizlik huzur vermek yerine içimi ürpertiyordu. Burada olmamamız gerekiyormuş gibi bir his vardı. “Burası neresi?” diye sordum. “Güvenli,” dedi kısa bir sesle. Yürümeye devam etti. Paslı araçların arasından geçerken adımlarımı hızlandırdım. Gölge iblisleri aklımdan çıkmıyordu. “Bizi burada bulamazlar mı?” “Şimdilik hayır.” Sorularım havada asılı kalıyordu. Kael’in sesi soğuktu, duvar gibiydi. Daha fazlasını sormanın bir anlamı olmadığını anladım. Eski bir evin önünde durduk. Kapıyı açtığında içerisi beklediğimden farklıydı. Duvarlarda tanımadığım semboller vardı. Kapılara, pencerelere asılmış tılsımlar… Her şey bilinçli bir düzen içindeydi. Burası terk edilmiş değil, saklanmak için hazırlanmıştı. “Büyü mü?” dedim. “Koruma,” diye cevapladı. Daha fazlasını açıklamadı. Zaten konuşmak istemediği belliydi. Kael’le iletişim kurmanın kolay olmadığını artık net bir şekilde görüyordum. Yorgunluk üzerime çöktü. Yol boyunca yarım kalan uykum, güvenli sayılabilecek bu yerde yeniden kendini hatırlattı. Oturduğum yerde gözlerimi kapattım. Sorular kafamda dolaşırken, Kael’in sessizliğiyle birlikte uykuya geri çekildim. Uyandığımda ev sessizdi. Kael ortalıkta yoktu. Kısa bir an bunun rahatlatıcı mı yoksa daha tedirgin edici mi olduğuna karar veremedim. Sonunda merak ağır bastı. Ayağa kalktım. Ev küçük sayılmazdı ama karanlık köşeleri vardı. Kapıları tek tek araladım. Raflarda şişeler, işaretler, anlamını bilmediğim notlar duruyordu. Bir odada, masanın üzerinde farklı yaratıklara ait olduğu belli olan kalıntılar vardı. Kemikler, kurumuş deriler… Midem burkuldu. Kael’in neyin peşinde olduğunu merak etmekle kalmadım, artık bilmek istiyordum. İlerledikçe durmam gerektiğini hissettim ama ayaklarım geri gitmedi. Arka tarafta, diğerlerinden daha iyi gizlenmiş bir kapı vardı. Kilitli değildi. Bu daha da ürkütücüydü. Kapıyı açtığımda içeriye adım attım. Oda soğuktu. Ortada, elleri ve kolları bağlı bir şey duruyordu. Göğsüne bir kan torbası bağlanmıştı. Soluk alıp veriyordu ama… insan değildi. Yüzü yanlış geliyordu. Oranlar, tenin rengi, gözlerin kapalı hâli bile. Geriye doğru bir adım attım. Sonra bir tane daha. Çığlık boğazımdan kopup çıktı. Arkamı dönüp kaçmak üzereydim ki bir anda önüm karardı. Sert bir el bileğimi yakaladı. Duvardan yankılanan sesle irkildim. “Dur,” dedi Kael. Sesi yakındı. Fazla yakındı. Beni tuttuğu yer acıtıyordu ama asıl tehlike buydu. Gözleri karanlıktı, yüzü ifadesizdi. “Bunu görmemeliydin,” diye ekledi. “bırak beni!” diye anlamsızca bir şey söyledim. Kelimelerimin etkisi ona ulaşmamış gibiydi. Sertçe bakmaya devam etti, “gitmek istiyorum lütfen!” diye yalvardığımda elleri gevşedi. “peki git, ama o kapıdan çıktığın anda başına geleceklerden ben sorumlu değilim ve inan bana gözlerimin önünde çığlık atsan da yardım etmem!” dedi sertçe “gitmeden önce bir düşün ve dinle!” diye ekledi. Beni kurtarmıştı kötülük edecek olsa çoktan yapardı ve gitmeme izin vermişti eğer cevapları tatmin etmezse gidebilirdim. “pekala anlat o halde?!” dedim odanın dışına adımlayarak sesimin titrememesine özen gösterdim. “o gördüğün şey senin korkmanı gerektirecek bir şey değil...” duraksadı o esnada odadan çıktık. Kapıyı kapattım. sırtımı duvara yasladım karşımda durup bana odaklandı. Yeni yeni fark ediyordum ki buğday tenli kumral saçları hafif kirli sakalı ile iyi görünüyor keskin yüz hatları ise sert duruşunu ikiye katlıyordu Kahvelerini gözlerime dikti. “o işimin bir parçası.... Dünyada sadece insanlar mı var sanıyordun? Akıl edemeyeceğin ve sayamayacağın kadar çok yaratık var ve buda onlardan birisi” “peki ya sen onu burada ne yapıyorsun?!” eğer dediği gibi bir canavarsa öldürmesi gerekirdi. “onu konuşturmaya çalışıyorum. Yuvalarını öğrenmeliyim. Daha fazla insanı öldüremesinler diye. Ben avcıyım ember. İnsan hayatına kast eden şeyleri öldürürüm.” “bende mi o listedeeyim beni bu yüzden mi buldun?!” diye çıkışarak geriledim. “elbette hayır sadece söylentileri duydum ve yardım etmek istedim!” Sözleri havada asılı kaldı. “Yardım etmek istedim,” demesi, o odada gördüklerimden sonra kulağıma fazla basit gelmişti. Yine de gözlerinde bir yalana rastlamadım. Rahatsız edici olan buydu zaten; söyledikleriyle bakışları örtüşüyordu. “Yardım,” dedim alçak bir sesle. “beni buraya ömür boyu hapis mi edeceksin?” “Orada kalsaydın çoktan ölmüştün.” Sesinde ilk kez kesinlik vardı. Ne tehdit ne de savunma… Bir gerçek gibi. Duvara yaslanmıştım hâlâ. Kalbim kaburgalarımı zorluyordu. Başını hafifçe eğdi. “Onların dikkatini çektin. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama çekmişsin.” Onları katy adında biri göndermişti kim olduğu hakkında pek fikrim yoktu bu yüzden ona söylemek istemedim. Belki zamanla güvendikçe anlatabilirdim. Sonuçta anlattıklarımdan sonra beni bir anda öldürmeye karar verebilirdi. Hala bir yanım ona güvenmiyordu. “Ben özel değilim,” dedim hemen. “Büyü yapmıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum.” “Bazen hiçbir şey yapmamak yeterlidir,” dedi. “Bazıları için.” Sessizlik çöktü. Ev, nefesimizi bile yutuyordu sanki. Tılsımların arasından geçen rüzgâr, fısıltı gibi dolaşıyordu odada. “Peki,” dedim sonunda. “Benden ne istiyorsun?” Kael bir an sustu. Cevabı seçiyormuş gibi değil de, ölçüyormuş gibi baktı bana. “Şu an için hiçbir şey,” dedi. “ücretsiz koruma gibi düşünebilirsin” sanki bir şeyler eksikti ama sormadım. Bu söz içimi daha çok daralttı. “Sebep vermeden kimseye güvenmem.” “Bunu beklemiyorum zaten.” Bakışlarım istemsizce kapalı kapıya kaydı. Orada yatan—ya da tutulan—şey aklımdan çıkmıyordu. “O yaratık… konuşursa ne olacak?” “Yerlerini söyleyecek,” dedi. “Ve ben de gideceğim.” “Ya konuşmazsa?” Kael’in çenesi kasıldı. “O zaman başka yollar denerim.” Bu “başka yollar”ın ne olduğunu sormadım. Cevabı bilmek istemiyordum. “Gitmek istiyorum,” dedim tekrar. Bu kez daha sakindi sesim. “Ama dışarısı dediğin kadar tehlikeliyse… burada kalmam gerekebilir.” İlk kez yüzünde çok hafif bir şaşkınlık belirdi. Kısa sürdü ama yakaladım. “Zorunda değilsin,” dedi. “Ama kalırsan, kurallarım var.” “Dinliyorum.” “Kapalı kapıları açmayacaksın.” Gözümün içine baktı. “Ve bir daha çığlık atmayacaksın. Buradaki şeyler sesi sever.” Boğazım düğümlendi. “Peki ya sen?” “Ben de sana yalan söylemeyeceğim,” dedi. “Ama her şeyi anlatmamı bekleme.” Adil değildi. Ama bu dünyada adil olan ne vardı ki? Başımı salladım. “Bir şartım var.” Kael kaşını kaldırdı. “Söyle.” “Beni av olarak görmeyeceksin.” Uzun bir an geçti. Sonra net bir sesle konuştu: “Eğer seni av olarak görseydim, şu an ayakta olmazdın.” Bu bir güvence miydi, yoksa uyarı mı… ayırt edemedim. Koridorun ucundan boğuk bir ses geldi. Metalin metale sürtünmesi gibi. Oda titredi sanki. Kael başını o yöne çevirdi. “Uyanıyor,” dedi. Kalbim yeniden hızlandı. “Merak etme,” dedi. “Bu evde yalnız değilsin.” Ve nedense, bu söz beni rahatlatmadı. Aksine… burada kalırsam, asıl korkmam gereken şeyin ne olduğunu henüz görmediğimi hissettim. Kael’in evinde kalan o kısa zaman, içimde ağır bir tortu bırakmıştı. Odayı görmemiştim ama duymuştum. Zincirlerin sesi, bastırılmış iniltiler… Acının, canlı kalmak için direnen bir varlıktan geldiğini anlamamak mümkün değildi. Vampirdi. Ya da artık ona benzeyen bir şey. O an korktum. Kael’den değil… ama onun dünyasından. Uyumuyordu, hissediyordum. Yine de ses çıkarmadan hareket ettim. Tılsımlara dokunmadan, nefesimi bile tutarak kapıya ulaştım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Kapıyı araladım, dışarı çıktım. Arkamdan kimse gelmedi.ona güvenmekte zorluk çekiyordum içimi ürpertiyordu adam. Şehre yürüdüm. Güneş yeni yükseliyordu. Beton, cam ve ışık… Hepsi üstüme üstüme geliyordu. Renkli reklam panoları yanıp sönüyor, dev harfler bağırıyordu. Arabalar yanımdan geçerken irkiliyor, istemsizce geri çekiliyordum. İnsanlar bana tuhaf bakıyordu. Ben de onlara. Bir vitrinde yansımamı gördüm. Olduğum kişiyle, olduğum yer birbirine uymuyordu. Açlık o zaman çöktü içime. Tanımadığım bir his değildi ama bu kadar… insanca olması beni şaşırttı. Bir bankta oturan birini fark ettim. Elinde kâğıda sarılı bir şey vardı. Kokusu burnuma çarptı. Ayaklarım beni ona doğru götürdü. Adam başını kaldırdı. “İyi misin?” dedi. “Bu… sıcak mı? dedim, sandviçi işaret ederek. Bir an durdu, sonra gülümsedi. Rahat, temiz bir gülümsemeydi. “Açsın,” dedi net bir şekilde. Sandviçi ikiye böldü. “Al.” Tereddütle uzandım. Isırdım. Gözlerim büyüdü. “Bu çok güzel.” “Belli,” dedi gülerek. “Adın ne?” “Ember.” “Caleb.” Yanıma oturdu. “Daha önce şehir görmemiş gibisin.” “Görmedim,” dedim dürüstçe. Bu onu güldürdü. Konuştuk. Arabaları sordum, ışıkları, bağıran panoları. İnsanların neden bu kadar sakin olduğunu. O anlattı, ben dinledim. Garipliğim onu rahatsız etmedi. Aksine hoşuna gitmiş gibiydi. Sonra saati kontrol etti. “Gitmem lazım,” dedi ayağa kalkarken. “Ama sen… iyi olacaksın, değil mi?” Başımı salladım. El salladı, kalabalığın içine karıştı. İşte o anda… Hava değişti. Işık sanki bir perde arkasına çekildi. Gölgem, olması gerekenden uzun uzundu. Ayaklarımın altındaki karanlık kıpırdadı. Kalbim hızlandı. Tanıyordum bu hissi. Yalnızdım. Gölgeler duvarlardan ayrıldı. Arabaların altından, binaların köşelerinden yükseldiler. İnsanlar benden uzakta belki farkında bile değildi olanların. Yine gelmişti işte gölgeler..... Geri çekildim. Ve tam o anda, sert bir patlama sesi duyuldu. Bir gölge paramparça oldu. Ardından bir tane daha. Kael önümde belirdi. Nefesi hızlıydı, yüzü öfkeyle gerilmişti. Elindeki silah hâlâ duman çıkarıyordu. “Ne yaptığını sanıyordun?” diye kükredi. Cevap veremedim. “Tek başına,” dedi dişlerini sıkarak, “hiçbir şey söylemeden… delirdin mi sen?” Bir gölge daha hamle yaptı. Kael refleksle beni arkasına aldı. Vücudunu siper ettiğini fark ettiğimde içim sızladı. “Bana güvenmediğin için mi gittin?” dedi. Sesi sertti ama altı çatlıyordu. “Yoksa kendini hiç mi umursamıyorsun?” Son gölge de yere yığıldığında sessizlik çöktü. Kael bana döndü. Gözleri hâlâ öfkeliydi ama altında başka bir şey vardı. Korku. Bastırılmış, saklanmış bir korku. “Bir daha,” dedi daha kısık bir sesle, “beni arkanda bırakma.” O an anladım. Soğuk maskenin altında, bırakıp gitmeye dayanamayacak kadar merhametli bir adam vardı. Kael cevap vermemi beklemeden elimi tuttu. Sertti ama aceleci değildi; kaçmama izin vermeyecek kadar kararlıydı sadece. Neredeyse sürükler gibi arabaya götürdü. Kapıyı benim için açmadı, beni içeri koydu. Ardından kendi bindi. Motor çalıştığında hâlâ konuşmamıştım. Yol boyunca kızdı. “Bu yaptığın aptalcaydı,” dedi. “Hiçbir şey bilmiyorsun ama her şeyi tek başına göğüsleyebileceğini sanıyorsun.” “Şehir oyuncak değil, Ember.” Sesi yükseliyordu ama direksiyona değil, bana bağırıyordu. Ben camdan dışarı baktım. Reklam panoları geride kalırken içimdeki o tuhaf rahatlık da söndü. Şehir… bir kaçış değildi. Sadece daha büyük bir av alanıydı. Sığınağa geri döndüğümüzde, içeri girerken artık titremiyordum. Kapı kapandı. Tılsımlar yeniden sessizliğini aldı. Kael anahtarları masaya fırlattı. “Bir daha,” dedi, “bunu yaparsan seni gerçekten bağlarım.” Diye bağırdı. Tehditti ama… boştu. Gözlerindeki öfke gerçekti ama altında başka bir şey daha vardı. Kırılmış bir endişe gibi. Kaçış yolum yoktu. Ne şehirde, ne bu evden uzak bir yerde. Derin bir nefes aldım. Kızgınlığını görmezden geldim. Kendimi savunmadım. Özür de dilemedim. Sadece başımı kaldırıp ona baktım. “Beni eğit,” dedim. Sustu. “Silah kullanmayı öğret,” diye devam ettim. “Gölgelerden kaçmayı. Eğer gerekirse… öldürmeyi.” Kelime ağzımdan çıktığında boğazım yandı ama geri almadım. Kael bana uzun uzun baktı. Sanki bu cümleyi kuracağımı biliyormuş da yine de duymak istememiş gibiydi. “Sen avcı değilsin,” dedi sonunda. “hayatım saklanmakla geçti ve yoruldum. ,” dedim. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra arkasını döndü. Duvara yaslanmış silah dolabını açtı. Metalin sesi evin içinde yankılandı. “Kolay olmayacak,” dedi. “Canın yanacak.” “Ve korkacaksın.” “Zaten korkuyorum,” dedim. Silahı önüme koydu. O gün aniden gelişen o fikre alışmak için elimin altındaydı. Ne kadar belli etmese bile kael in hoşuna gitmişti bu durum. Ertesi sabah erken saatlerde kalktım. Karnım gurulduyordu. Nir şeyler kemirirken kael arkamda belirdi. “hafi bakalım fare bir şeyler kemirmeyi bitirdiysen başlayalım?” “hadi ama küçük farem” bu sözler aklımda yankılandı. Darrel...... Onu ne kadar da çok özlemiştim. Elim cebime gitti ama onu çağırmadım. Henüz zamanı değil demişti içimden bir ses. Sessizliğim yüzünden kael kaygılı bir şekilde döndü. “bir şey mi oldu neyin var?” “yok yok bir şeyim daldım. Başlayalım o zaman.” Dışarıya çıktık, silahı elime verdiğinde, ağırlığı beni şaşırttı. Parmaklarım titredi. Kael arkamda durdu, ellerimi düzeltti. Omzumun üzerinden konuştu. “Nefes,” dedi. “Silah senden korktuğunu anlarsa seni yarı yolda bırakır.” İlk atışım duvarı sıyırdı. İkinci hedefi ıskaladı. Üçüncüde silah geri tepti, bileğim acıdı. Dişlerimi sıktım. Kael durdurmadı. “Tekrar,” dedi sadece. Ve beni hiç bıkmadan düzeltip durdu sabrı harikaydı cidden çünkü ben bir şeyleri başarmakta oldukça zorlanıyordum. Ve bana artık daha yumuşak davranıyordu. Günler geçti. Kaç kez yere düştüğümü sayamadım. Kaç kez nefes nefese kaldım. Gölgelerle yüzleşme talimleri… karanlıkta hareket etme… kaçış yolları… saklanma… saldırı. Bazen sertti. Bazen acımasız. Ama asla yalnız bırakmadı. Bir gece yere yığıldığımda, gücüm kalmamışken, elini uzattı. “Kalk,” dedi. Ama sesi yumuşaktı. Neredeyse… koruyucu. Kael’le geçen günler birbirine karışmıştı. Eğitimin ne zaman başladığını, ne zaman hayatımın bir parçası hâline geldiğini fark etmemiştim bile. Sertti, evet. Ama artık bağırmıyordu. Kızgınlığı törpülenmişti. Yerini sabırlı bir dikkat almıştı. Ona saygı duyuyordum. Sadece güçlü olduğu için değil; bildiklerini saklamadığı için. Silah kullanmayı tam anlamıyla beceremiyordum. Bunu ikimiz de biliyorduk. Ellerim hâlâ titrerdi bazen, hedefi kaçırırdım. Ama Kael bunun üzerine gitmedi. Bunun yerine bana başka şeyler öğretti. Nasıl hayatta kalacağımı. Bir gölge iblisi görmeden önce nasıl hissedileceğini… Havanın nasıl ağırlaştığını… Sessizliğin nasıl “yanlış” duyulduğunu… Savunmayı. Kaçmayı. Geri çekilmeyi. Ne zaman saldırmaman gerektiğini. Ve en önemlisi: bilgiyi. Akşamları, silahlar duvara asılıyken konuşurduk. Bana dünyada sandığımdan çok daha fazla varlık olduğunu anlattı. Melekler, iblisler, yarı kanlar… İnsanlar arasında saklananlar. Bir gece, farkında olmadan ağzımdan döküldü. “Ölümsüzlük sadece meleklere mi ait?” Kael bana baktı. Uzun uzun. Sonra başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “pek değil, aslında doğru yaparsan meleklerde ölebilir ama uzun ömürlüler tıpkı diğer canavarlar gibi.” İşte o an… içimde bir şey kıpırdadı. O geceden sonra düşüncelerim durmadı. Darrel. Aklımdan hiç çıkmamıştı zaten. Ama şimdi adı, başka bir anlam kazanmıştı. Eğer ölümsüzlük tek bir yola bağlı değilse… Eğer başka yollar varsa… Belki… Kael evden çıktığında oldu her şey. Av için gittiğini söylemişti. Günlerce dönmeyebilirdi. Bana güveniyordu artık; bunu biliyordum. Biraz talim yaptım. Nefes, duruş, kaçış. Sonra evi toparladım. Bu bana iyi gelirdi. Kontrol hissi verirdi. Ve yine… o kapının önünde durdum. Aylar geçmişti ama o kapı hiç aklımdan çıkmamıştı. Kapalıydı. Hep kapalı. Kael’in tek net kuralıydı. Elimi kapının üzerinde gezdirdim. Kalbim hızlandı. Eğer bir vampir olarak… Eğer bir şekilde… Belki cennete geri dönebilirdim. Belki Darrel’le… “Bir kere,” dedim kendi kendime. “Sadece bakacağım.” Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriden soğuk bir hava yüzüme vurdu. O oda… hâlâ oradaydı. Zincirler. Metal. Ve ortada duran o varlık. Ama bu kez korkudan çok başka bir şey vardı içimde. Umut. Bir vampir cennete dönebilir miydi bilmiyordum. Ama öğrenmeye kararlıydım. Ve belki… Bu bilgi, Darrel’e giden tek yoldu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD