KAN KÖLESİ 🩸

2315 Words
Vampir beni fark ettiğinde gözlerini açtı. Bir anlığına bana baktı, sonra dudakları yukarı kıvrıldı. Güldü. O gülüş… zincirlerden bile daha rahatsız ediciydi. “İnsan,” dedi boğuk bir sesle. “Yanlış kapıyı açtın.” Sesindeki alay midemi burktu ama geri adım atmadım. Kael’in öğrettiği gibi durdum. Kaçmadım. Gözlerimi kaçırmadım. “kes sesini,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi. “Ve yanlış yerde değilim.” Bu onu şaşırttı. Başını hafifçe yana eğdi. Beni daha dikkatli süzdü. “İlginç,” dedi. “Korkman gerekirdi.” “Korkuyorum,” diye karşılık verdim. “Ama senden değil.” Kahkahası bu kez daha kısaydı. Zincirler hafifçe kıpırdadı. “Peki ne istiyorsun, küçük şey?” Yutkundum. Darrel’in yüzü gözlerimin önüne geldi. “Beni… senin gibi yapmanı istiyorum.” Gülüşü yavaşça söndü. Gözlerinde başka bir şey belirdi. Açlık değil. Güç ölçen bir bakış. “Ben mi?” dedi. “Buna gücüm yetmez.” Kalbim sıkıştı. “Yalan söylüyorsun.” “Hayır,” dedi sakin bir ciddiyetle. “Zayıfım. Zincirliyim. Ama…” Duraksadı. Gözleri parladı. “Eğer beni salarsan… ve beni yuvama götürürsen… liderimiz sana bunu seve seve verir.” “Ölümsüzlüğü mü?” Başını salladı. “Ve daha fazlasını, onlar için kıymetliyim” Kael’in sesi yankılandı zihnimde. Her şey bedelsiz değildir. Ama Darrel… Darrel için bedel ödenirdi. Bir an tereddüt ettim. Sonra karar verdim. Zincirleri çözerken ellerim titredi. Vampir acıyla inledi ama sesini bastırdı. Özgür kaldığında yere çöktü, nefes aldı. Bana baktı. Bu kez gülmedi. “Cesursun,” dedi. “Ya da aptal.” “biraz daha konuşursan sen de ölü olacaksın!” dedim. Depodan Kael’in pala dediği, tek tarafı keskin ağır bıçağı aldım. Elimde ağırlığı tanıdıktı. Savunma için öğretilmişti bana. Ama şimdi… başka bir amaçla tutuyordum. Geceye çıktık. Şehir geride kaldı. Yollar daraldı. Işıklar azaldı. Vampir önden yürüyordu. Bazen duruyor, havayı kokluyordu. “Yaklaştık,” dedi bir noktada. “Kan burada farklı kokuyor.” Kalbim hızlandı. Geri dönmek için çok geçti. “umarım…” dedim. “yakan söylemiyorsun?” Arkasını dönmeden konuştu. “hayır ,” dedi. “o seni gördüğüne memnun olacak” Bu söz içimi ürpertti ama yürümeye devam ettim. Palayı daha sıkı kavradım. Karanlığın içine doğru ilerlerken, tek düşündüğüm Darrel’di. Eğer bu yol onu bana geri getirecekse… Her şeyi yapmaya razıydım. Yuvaya vardığımızda her şey çok hızlı oldu. İlk adımı attığım anda havanın değiştiğini hissettim. Kael’in öğrettiği o “yanlış sessizlik” buradaydı. Geri çekilmek istedim ama geç kalmıştım. Gölgeler duvarlardan ayrıldı. Bir el bileğimi kavradı, pala yere düştü. Ardından bir tane daha. Sonra bir diğeri. Vampir bana döndüğünde gülümsüyordu. Şerefsiz! “Yalan söyledin,” diyebildim sadece. “Hayatta kalmak için,” dedi umursamazca. “Ve sen çok iyi kokuyorsun insan gibi ama daha iyisi” Darrelin aşkından kör olan gözlerim. Bulanan zihnim bu basit tuzağı görememişti. Kendime lanetler yağdırdım. Direndim. Öğrendiğim her şeyi kullanmaya çakıştım ama, pratikte herşey o kadar basit değilmiş meğer. Ama burası onların yeriydi. Karanlık bana ait değildi. Dizlerim çöktü, başım zorla yukarı kaldırıldı. Beni sürükleyerek içeri aldılar. Liderleri… Samuel dedikleri bir adamdı. Soluk benizliydi, konuşması bilmem kaç çağ öncesinden kalsa bile bedeni gençti. Neredeyse cansız gibi duran Gözleri koyu ama parlak; derin ve sabitti. Bana bakarken bir avcı gibi değil, bir koleksiyoncu gibi bakıyordu. “Bağlayın,” dedi sakince. Soğuk metal bileklerimi sardı. Ayaklarım yerden kesildi. Nefesim hızlandı ama bağırmadım. Bağırırsam güçsüz görüneceğimi biliyordum. Samuel yaklaştı. Parmakları çenemi kavradı. “İlginç,” dedi. “kendi ayağınla gelmişsin? Senin için ortalığı birbirine katan elli düzine iblis var....” “neden bahsettiğini anlamadım” dedim bir yanım o iblislere verilmekten korkuyordu. Ama bazen iblislerden daha beterleri olabiliyormuş. “buraya nedensiz gelmedin ne istiyorsun melek?” Güçlü durmaya çalışarak cevapladım, “sizin gibi olmak istiyorum ölümsüz olmak istiyorum.” Tiatral gülüşü içimi ürpertti “Karanlığın çocukları aydınlığı lekeleyemez melek.” dedi kesince Ne demek istediğini anlamaya çalışırken devam etti: “Sen kendini ne sanıyorsun bilmiyorum,” dedi. “Ama zehrim sana işlemez” sonra adımları yaklaştı, “ama hiç senin gibi bir oyuncağım olmamıştı eminim seninle başka şeyler yapabilirim” şeytani gülüşü bana çok kötü şeyler yapacağını söylüyordu. Sonra dişlerini bileğime geçirdi. Acı bekliyordum. Yakıcı bir acı. Belkide ufacık bir umutla işe yaramasını. Ne kadar da aptaldım değil mi? Gelmedi. Yerine… sıcak bir dalga yayıldı içime. Başım döndü. Görüşüm bulanıklaştı. Dizlerim gevşedi. Bu bir zehir değildi. Bu… uyuşturucu gibiydi. Beni zayıflatıyor, direnç yerine teslimiyet fısıldıyordu. Samuel geri çekildi. Kaşları çatıldı. “bak gördün mü? İşlemedi,” dedi sakince. “Ama etkiledi.” Yaklaştı. Bu kez sesi daha alçaktı. “Sen bana ait olacaksın,” dedi. “her zerren sana bunu söyleyecek, sonsuza dek kan kölem olarak kalacaksın!” Başımı sallamak istemedim ama vücudum bana ihanet etti. İçimde bir açlık yükseldi. Tanımadığım, istemediğim bir açlık. Samuel bileğini kesti. Kanı koyu ve yoğundu. “İç,” dedi. “Hayır,” diye fısıldadım. Ama dudaklarım titredi. Boğazım yandı. Kanın kokusu aklımı ele geçirdi. İçimde bir ses yalvarıyordu. Lütfen… Bu ses bana ait değildi. Ama içimden geliyordu. Samuel gülümsedi. “Bak,” dedi. “Zorlamıyorum bile.” Gözlerim doldu. Kendimden nefret ederek fısıldadım: “Lütfen…” ama anlamsız bir direnişti. Kael’in yüzü aklıma geldi. Beni burada bulursa… Ya beni kurtaracaktı… Ya da bu hâlimle öldürmek zorunda kalacaktı. Ve hangisinin daha acı olacağını bilmiyordum. Günleri saymayı bırakmıştım. Zehir artık vücudumun bir parçası gibiydi. Yokluğunda düşüncelerim birbirine dolanıyor, zaman kırılıyordu. Duvarlar üstüme geliyordu. Nefes almak bile acıtıyordu. Kanım yanıyor, damarlarım boşluk istiyordu. Artık ayakta duramıyordum. Samuel’in odasındaydım. Yatağa bağlanmıştım. Zincirler bileklerimi kesiyordu ama umurumda değildi. Titriyordum. Kontrolüm yoktu. Aklım kopmak üzereydi. Kapı açıldığında bunu hissettim. Geldiğini görmeden bildim. Samuel’in varlığı odayı ağırlaştırıyordu. Yavaş adımlarla yaklaştı. Hiç acele etmedi. Bu hâlimi izlemekten keyif aldığını saklamıyordu. “Bakalım sana ne oldu,” dedi sakince. “Ne kadar çabuk alıştın.” Sesini duymak bile içimde bir şeyleri tetikledi. Nefesim düzensizleşti. Gözlerim karardı. Vücudum istemsizce ona doğru çekiliyordu. Yaklaştı. Soğukluğu tenimde gezindiğinde irkildim. Bu bir dokunuş değildi… bir hatırlatmaydı. Kimin kontrol ettiğini hatırlatan bir elektrik gibi yayıldı içime. Ve o dokunuş başka şeyler de içeriyordu artık zihnim ve kanım bile ona itaat ediyordu. Ama henüz almadığı şey bedenimdi. Gözümün önünde başka kurt bir kadını nasıl sahiplendiğini görmüştüm. Her ne kadar istemese bile bir damla zehir için kendini samuele teslim etmişti. Zevk ve acı dolu çığlıkları kulağıma geldi yeniden. Yalvardım, içimdeki herşey buna son derece karşıydı. Sesim bana ait değildi. Gururum yoktu. Korkum bile yoktu. Sadece ihtiyaç vardı. “Lütfen…” dedim. “Ne istersen… yeter ki…” Gülümsedi. Bu bir merhamet gülümsemesi değildi. “Artık zehir için,” dedi eğilerek, “bana bir şeyler vermen gerek.” Nefesi yakındı. Çok yakındı. Kaçamadım. o iğrenç elleri göğüslerime oradan boynuma kaydı. “Kanın zaten benim,” diye fısıldadı. “Peki ya bedenin? Artık her şeyin bedeli olmalı ve sen bana zehir için hizmet etmelisin...” O an… Zihnim koptu. Ne söylediğimi hatırlamıyorum. Ne söz verdiğimi de. Sadece başımı salladığımı biliyorum. Sadece razı olduğumu. İçimde bir yer ağlıyordu. Ama daha derinde bir yer… susuyordu. Zaman parçalanmış gibiydi. Samuel’in odasında, yatağa bağlı hâlde kıvranırken artık düşünemiyordum. Zehirin yokluğu içimi oyuyordu. Damarlarım boşlukla çınlıyordu. Her nefes, gecikmiş bir cezaydı. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum ama kapattığımda daha kötüsü oluyordu. Kapı kapalıydı. Ama dışarıda bir şey değişmişti. Havada bir kırılma vardı. Kael’in bana öğrettiği o his… Sessizlik yanlışlaşmıştı. Samuel bunu fark etti mi bilmiyorum. Yüzünde hâlâ o sakin ifade vardı. Bana doğru eğilmişti. Konuşuyordu ama kelimeler anlamını yitiriyordu. Ben sadece zehri düşünüyordum. Sadece onu. İçeriye koca bir kurt daldı. Samuel üzerine atladı günlerdir onda ilk defa korkuyu gördüm o kaçarken koca kurt başımda bekliyordu. Ben ise yatakta yarı çıplak kalmıştım ama hala samuelin kendisi ile beraber götürdüğü zehirdeydi aklım. Kurt kayboldu, sonrasında bir adam dönüştü ama onu inceleyecek fırsatım yoktu. Hala kıvranıyordum yerde. “emma” dedi önce “emma diye birini gördün mü duydun mu?” Ama cevap verecek halde değildim. Adamı bile zar zor seçiyordum. Ama evet emma yı görmüştüm. Samuelin altında, ona nasıl hizmet ettiğini ve zehir için yalvardığını, onunla işi bittiğinde ise diğer çocuklarına kullanmaları için atıverdiğini de. Hali benden bile beterdi. Ama kadını aramak için gidecek gibiydi. “zindan.... Orada” diyebildim sadece arkasını dönecekken mırıldandım. “lütfen yardım” dedim Yarım yamalak kelimeler ağzımın içinde yok oluyordu. Belki sadece dakikalar geçmişti ama bana saatler gibi geldi. Az önceki sıcaklığın sahibi adam yeniden geldi. Zincirlerimi hiç zorlanmadan tek hamlede söktü. Kucağına aldığında güvenli bir liman bulmuş gibi sığındım ona. “tamam güzellik şimdi güvendesin ve iyi olacaksın” diye mırıldandı. Bindirildiğim kamyonette bir de emma vardı cansız gibi yatıyordu. Son olarak başka yüzler gördüm iki kadın ve birkaç erkek daha yüzlerinde acıma vardı, ve ben daha fazla dayanamadım gözlerim kaydı. Cyrus’dan; Yatakta bağlanmış kıvranan kadını gördüğümde yüreğim sızladı, sanki yıllardır tanıyormuşum gibiydi. İçimdeki kurt bile onun bu haline kızmıştı. Sonra bir korku daha geldi aynısı ya benim emma ma da olmuşsa diye. Yarım yamalak söylediği şeylerden sonra doğruca bodrumdaki zindan tarzı bir yere inmiştim. “lanet kan emiciler!” duvara zincirlenmiş neredeyse tüm kanı çekilmiş gibi bembeyazdı kardeşim. Zincirleri koparıp onu arkadaşım kevine teslim ettim. Odadaki kız da benden çaresizce yardım beklemişti şimdi onu geride bırakamazdım. Odaya vardığımda neredeyse yarı çıplak olan bedenini örttüm. Onuda zincirlerden kurtarıp kollarıma aldım. Nasılda küçücük kalmıştı kollarımda. Bir kedi gibi göğsüme sinmişti. O an onu alıp içime sokmak istemiştim. Mekanın dışına çıkıp aracın kasasına bir battaniyenin üzerine bıraktım onu. Diğer arkadaşlarım bana ters ters bakarken onları dikkate almadım. Yolu neredeyse bitmek üzereyken. Bir anda gözleri kaydı kadının. Bedeni yay gibi kıvrılmıştı, sanki sara krizi geçirir gibiydi vücudu dayanamıyordu. “kev! Dur! Ona bir şey oluyor büyük anneye götürmeliyiz!” Yanımdakiler ise kıpırdandı huysuzca, “emmayı aldık daha bir gün uzağa gidemeyiz anlıyor musun tanımadığımız biri için riske giremeyiz hemen kampa dönelim! Kan emiciler yeniden saldırmadan!” dedi tina, yanında duran david ise ona hak verircesine salladı başını. “hayır olmaz! O yaşamalı anlamıyor musun?!” “tanrı aşkına! Cyrus neyin var senin o kızı tanımıyorsun bile!” diye çıkıştı tina kıskançlıkla. Kurtlar sevdiği kişilere fazla düşkün ve kıskanç olabiliyordu. “kev eğer o direksiyonu büyük annemin evine doğru çevirmezsen senin kemiklerini kırıp parçalarım!” diye bağırdığımda korkusunu hissettim. Ben onların gelecekte alfası olacaktım. Şuan değildim ama bir gün olacaktım o güce sahiptim ve kimsenin ters düşmek istemeyeceği türden biriydim. Araç oraya doğru dönerken, şimdiden emma iyileşmeye başlamıştı uzun sürecekti tahribat fazlaydı ama kurt genleri gerisini halledecekti. Kadının başını kucağıma aldım sakinleştirmek ve iyi hissettirmek için ellerimi kullanmaya çalıştım ama nafileydi. Parmaklarımın ucunda kuş gibi titriyor oluşu Bedenime inanılmaz derecede etki ediyor bu hali canımı yakıyordu. Saatler sonra onu nihayet büyük anneme getirmiştim. Onu iyileştireceğinden eminim. Kendisi şifacıydı. Nehir kıyısındaki eski kulübeye hızla daldım büyük annem sakince çayını demlerken onu bölmüştüm. İçeriye gürültü ile girdiğimde elindeki porselen çaydanlık düşüp kırıldı. “sana hiç terbiye vermedim mi ben!?” diye çıkıştığında kollarımdaki kadını gören büyük annem acele ile yaklaştı. Ellerini başına koydu nabzını kontrol etti. “şuraya yatır hemen ve hızlıca anlat neyi var?” Dediği gibi yaparken, bir yandan olanları anlattım. Malzemeleri çeşitli ot ve içinde ne olduğunu bilmediğim kavanozları indiriyordu. Sonra şaşkınca döndü, “henüz bir kaç saattir tanıdığın bir kız için mi bu halin!?” Kızmıştım yardıma ihtiyacı olan birine yardımcı olmanın ne zararı vardı ki? “sadece yardım ediyorum büyük anne neden hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz?!” Cevabını manidar bakışları ile verirken, iğnelerini çıkardı. Kadının üzerindekini tek hamlede yırtıp çıkardı. Sadece sütyeni ile gördüğümde yutkundum tutmamı söylediğinde ise yaptım. Akupunktur iğnelerini çeşitli şekillerde batırdı. Her batırışında acı dolu bir inilti yükseldi dudaklarından. “şunu acıtmadan yapamaz mısın!” diye çıkıştım kaşlarını kaldırıp bana baktı ve ellerime vurdu. “bana işimi öğretme çocuk! Eğer kıyamıyorsan çık dışarı! Git ve emma ya bak!” “ben mi kıyamıyorum!” diye hayretle geriledim “çıkıyorum bak oldukça rahatım sende ne yapıyorsan yap acele etme!” diyerek uzaklaştım. Hafızamı zorladım ama daha önce onu görmemiştim. Eminim peki neden bir anda bu kadar korumacı olmuştum zihnimde buna bir cevap bulamayınca, emmaya bakmak için kulübenin üst katına çıktım. Hala baygındı ama iyileşecekti. Bileğindeki ve vücudundaki dişlerin yarası kaybolmuş soluk izleri kalmıştı. Biraz yanında oyalandıktan sonra daha fazla dayanamadım ve aşağıya indim büyük annem ben geldiğimde yapmak üzere olduğu çayı fincanına doldurmuş içiyordu. “bitti mi iyi olacak mı?” diye sordum. Fincanından bir yudum daha alıp masaya koydu bende kadının baş ucuna oturdum hemen siyah saçları beyaz tenine gece gibi serilmişti. “iyi olacak elbet ben en iyisiyim” dedi kibirle gözlerim bir an üzerinden ayrılmıyordu kızın büyük annem boğazını temizleyip dikkatimi çektiğinde bakışlarım ayrılabildi ondan. “cyrus benim canım torunum” dedi içtenlikle. “tina’nın senin için uygun bir eş olduğundan emin misin?” şimdi tina nın sırası mıydı bilmem ama başımı salladım. “tabi ki başka ne olacaktı?” “evlenmemize az kaldı onunla evlenip çocuğumu doğurduğunda resmen alfa olacağım artık zamanı ve o benim için iyi bir tercih” dedim açıklıkla. “peki ya bu kız?” dedi nereye varmaya çalıştığını anlamıyordum yada anlamak istemiyordum. “sadece yardıma ihtiyacı olan bir yabancı o kadar!” diye yükseldim bir anda ses tonum onu kızdırmış olacak ki büyük annem kaşlarını çattı. “benimle konuşurken dikkatli ol çocuk! Bu soruları neden sorduğumu hala anlamadıysan aptalsın sen ve kardeşin elimde büyüdünüz! Seni senden iyi tanıyorum ve kalıbımı basarım ki kurdun gerçek eşini seçmiş ve tanımış!” kıza kaydı bakışlarım sadece bakmak bile kalbimi yaktı acıtırcasına değil derin bir aşk nasıl yakarsa öyle.... Ama reddetti bir yanım hızla ayağa kalktım “hayır! Hayır! Olmaz! Ben onu tanımıyorum bile!” “ama ruhun tanıyor?....” dedi büyük anne. Şimdi oda ayaktaydı. “sana saygım sonsuz ama bu olacak iş değil anlıyor musun o yüzden kafamı kurcalama!” diye kapıya yöneldim ama büyük annemin sözleri durdurdu beni. “insan değil. Bildiğim bir şeye benzemiyor bu kız madem onu eş olarak seçmediğinden eminsin başımıza bela olmadan kurtulalım.... Geriye dönüp baktığımda minik bir bıçak havada parladı ve aynı hızla kızın bedenine doğru yol aldı. İçimdeki kurt acı ile uludu. Sanki o ölürse bende ölecekmişim gibi geldi. Ona doğru atıldığımda çok geçti bıçağın saplandığında çıkardığı o iğrenç sesi duyduğumda paramparça olmuş gibi hissettim.....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD