Bitti mi

896 Words
Gece bu kez gerçekten karanlıktı. Önceki kaçış girişimimde şehir ışıkları vardı. Bu sefer hiçbir şey yoktu. Ne sokak lambası ne bir pencere. Sadece toprak yol ve uzak dağların silueti. Telefonum yoktu. Pasaportum yoktu. Resmi bir kimliğim yoktu. Sadece bir adım vardı önümde: gitmek. Kaçış bu kez bir depodan değil, bir kamyonetin kasasından başlayacaktı. Aracı ayarlayan kişiyle yüz yüze gelmemiştim. Sadece bir isim söylenmişti: “Arman.” Bu isim garip bir şekilde tanıdık gelmişti ama nedenini bilmiyordum. Belki de sadece kulağa güçlü geldiği içindi. Kamyonetin kasasına bindiğimizde altı kişiydik. Bir çift, iki genç kız, orta yaşlı bir adam ve ben. Kimse konuşmuyordu. Hepimiz nefesimizi kısarak oturuyorduk. Araç hareket etti. Tekerleklerin toprakla sürtünmesi kalbimin ritmiyle yarışıyordu. Sorgu odasında duyduğum o cümle zihnimde yankılandı: “Tekrar denersek…” Bu kez yakalanırsam bırakmayacaklarını biliyordum. ⸻ Yaklaşık iki saat sonra araç durdu. Şoför arka kapıyı açtı. “Buradan yürüyeceksiniz.” Dağ yolu. Soğuk hava. Rüzgâr. “Rehber önde.” Rehber kapüşonlu bir adamdı. Yüzünü seçemiyordum. Sadece gözleri görünüyordu. Sert, ölçülü, duygusuz. “Konuşmak yok. Işık yok. Düşen olursa herkes düşer.” Sesi sakindi ama tehdit gibi değildi. Gerçek gibiydi. Yürümeye başladık. Toprak önce sertti. Sonra taşlı. Sonra çamurlu. Ayakkabılarım ağırlaştı. Her adımda Negin’i düşündüm. O da bir yürüyüşteydi. Ama onunki sloganlıydı. Benimki sessiz. İkimiz de korkuyorduk mu? Muhtemelen. Ama o geri dönmedi. Ben de dönmeyecektim. ⸻ Yarım saat sonra arkadan biri tökezledi. Genç kızlardan biri dizinin üstüne düştü. Rehber dönmedi. Ben eğildim. “Elini ver.” Kızın elleri buz gibiydi. “Yapamayacağım,” dedi fısıltıyla. “Yapacaksın,” dedim. Kendi kendime mi söyledim bilmiyorum. Çünkü ben de yapamayacak gibiydim. Tam o an uzaktan bir ışık belirdi. Hepimiz donduk. Araç farı. Rehber ilk kez sertçe konuştu: “Çömelin.” Yere kapandık. Kalbim göğsümü kıracak gibiydi. Far ışığı birkaç saniye üzerimizden geçti ama durmadı. Araç devam etti. Kimse konuşmadı. Ama o an anladım: Sınır sadece coğrafi değildi. Her ışık potansiyel yakalanıştı. ⸻ Bir saat daha yürüdük. Ayak parmaklarımı hissetmiyordum. Sonunda rehber durdu. Elini kaldırdı. “Buradan sonra ikiye ayrılıyoruz.” Herkes şaşkın baktı. “Yol değişti. Kontrol var.” “Ne demek?” dedi orta yaşlı adam. “Demek ki plan değişti.” Rehber ilk kez yüzünü hafifçe çevirdi. Ay ışığı yan profilini aydınlattı. O an gördüm. O Arman’dı. İsmi bir anda yüz kazandı. Otuzlarının başında. Keskin çene hattı. Yorgun ama dikkatli gözler. Üzerinde sade, koyu bir mont. Bakışları bir an benimkilerle buluştu. Tanımıyordu beni. Ama sanki beni tanır gibi baktı. “Sen benimle geleceksin,” dedi bana. Bir an kalbim durdu. “Neden?” “Çünkü en çok sen izleniyorsun.” Sözleri buz gibiydi. “Nasıl biliyorsun?” “Biliyorum.” O an anladım. Bu adam sadece rehber değildi. Bir ağı vardı. Bilgi alıyordu. Belki de beni sorgudan beri takip ediyordu. ⸻ Diğer dört kişi farklı bir patikaya yönlendirildi. Ben Arman’la kaldım. Yalnız. Dağ daha dikti bu tarafta. “Yukarı çıkacağız,” dedi. “Yukarı mı? Sınır aşağıda değil mi?” “Resmi sınır aşağıda. Biz resmi değiliz.” Yürüdük. Daha hızlı. Daha sert. Bir noktada nefesim kesildi. “Duramayız,” dedi. “Yetişemiyorum.” “Yetişmek zorundasın.” Sesinde öfke yoktu. Sabır da yoktu. Sadece gereklilik vardı. Bir kayaya takıldım ve düştüm. Bu kez gerçekten canım yandı. Dizim kanadı. Arman ilk kez dokundu. Kolumdan tutup kaldırdı. Teması sertti ama güven vericiydi. “Kanıyorsun.” “Ölmüyorum.” Gözlerimin içine baktı. “Ölmeni göze alamam.” Bu cümle gereksizdi. Ama söyledi. Neden? Bilmiyordum. ⸻ Bir tepenin arkasına geçtiğimizde uzaktan projektör ışıkları gördük. Arman küfretti. “Kontrol noktası genişletilmiş.” “Geri mi döneceğiz?” “Hayır.” O an yüzündeki ifade değişti. Plan yapıyordu. “Koşabilir misin?” “Bilmiyorum.” “Bilmek zorundasın.” Elimi tuttu. “Ben koş dediğimde koş.” Kalbim yeniden hızlandı. Projektör aralıklı dönüyordu. Boşluk anını bekledik. “Şimdi!” Koştuk. Ayaklarım zemine değmiyor gibiydi. Nefesim yırtılıyordu. Bir bağırış duydum uzaktan. Arman beni çekti. Bir hendeğe atladık. Toprak üzerimize serpildi. Ayak sesleri. Fener ışıkları. Nefesimi tuttum. Arman’ın eli hâlâ bileğimdeydi. Kalbi benimkine değiyordu. Bir asker hendeğin kenarına kadar geldi. Bir saniye. İki saniye. Sonra uzaklaştı. Arman kulağıma fısıldadı: “Şimdi değil.” On dakika daha bekledik. Sonra sürünerek çıktık. Bu kez konuşmadık. Sadece yürüdük. ⸻ Şafak sökmeye yakın Arman durdu. “Geçtik.” “Ne?” “Geçtik.” Sınır çizgisi yoktu. Tabela yoktu. Ama Arman biliyordu. Dizlerim titredi. Ağlamadım. Gülmedim. Sadece çöktüm. Toprağa dokundum. Bu toprak farklı mıydı? Hayır. Ama üzerimdeki yük biraz hafiflemişti. Arman biraz uzağa gidip telsiz benzeri küçük bir cihaz çıkardı. Kısa bir mesaj verdi. Sonra geri geldi. “Bir araç gelecek.” “Bitti mi?” “Hayır,” dedi. “Şimdi başlıyor.” ⸻ Araç geldiğinde güneş doğmuştu. Yabancı bir dilde konuşan bir adam kapıyı açtı. Arman benimle birlikte binmedi. “Geliyor musun?” dedim. “Hayır.” “Peki?” “Ben geri döneceğim.” Sanki biri göğsüme taş koydu. “Niye?” “Benim işim orada.” Orası. Yani hâlâ kaçanlar vardı. Hâlâ yürüyenler. Hâlâ yakalananlar. “Teşekkür ederim,” dedim. Gözlerime baktı. “Teşekkür etme.” “Ya tekrar yakalanırsam?” “Yakalanmayacaksın.” “Nasıl bu kadar eminsin?” Bir an sustu. Sonra beklemediğim şeyi söyledi: “Çünkü sen korkuyorsun ama vazgeçmiyorsun.” Bu cümle içime kazındı. Araç hareket etti. Arman küçüldü. Sonra kayboldu. Ama biliyordum. Bu hikâye burada bitmeyecekti. Çünkü ben geçmişten kaçmıştım. Ama o hâlâ ateşin içindeydi. Ve bir gün o ateş yeniden yolumu kesecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD