15. BÖLÜM: GECEYİ YIRTAN KAÇIŞ
DİLA
Mert’in silahından çıkan o ilk kurşun Tarık’ı yere serdiğinde, sanki zamanın dikişleri patladı. Herkes birbirine silah doğrultmuş, meşalelerin gölgeleri devasa canavarlar gibi ağaçların gövdelerinde dans etmeye başlamıştı. Aras yerdeki kan gölünün içinden bana baktı. O bakışı biliyordum; bu bir veda değil, bir emirdi.
"Git!" diye bağırdı Aras, sesi aldığı darbelerden ve boğazındaki kan yüzünden boğuk çıkıyordu.
Küçük kızı kucağıma aldım. O kadar hafifti ki, korkudan bir deri bir kemik kalmış gibiydi. Arkama bakmadan. Meşalelerin aydınlattığı o kanlı meydandan, ormanın zifiri karanlığına doğru ilk adımımı attım. Arkamda Mert’in
"Belleği aldım, artık devir değişti!" diye kükreyen sesini ve Beyefendi’nin o meşhur bastonunun yere vurma sesini arkamda bıraktım.
Dallar yüzümü birer kırbaç gibi dövüyordu. Ayağım bir köke takıldı, yere kapaklandım ama kızı bırakmadım. Göğsüme siper ettim onu.
"Dila abla, babam gelmeyecek mi?" diye fısıldadı kız. Sesi rüzgarın uğultusunda kaybolup gidecek kadar ince ve sessizdi.
"Gelecek," dedim nefes nefese. "O bir cerrah, kendi yaralarını dikmeyi bilir. Biz sadece koşmalıyız."
Cebimdeki o küçük, soğuk metal parçasına dokundum. Mert’in elindeki sadece bir dolap anahtarıydı. Gerçek pimi çekilmiş bomba benim cebimdeydi.
ARAS (CERRAH)
Dila’nın karanlığın içinde kayboluşunu izlemek, ruhumun çekildiğini hissetmek gibiydi. Onu bu cehennemden sağ çıkarmıştım ama kendimi burada, babamın ve o hırslı köpeğim Mert’in arasında bırakmıştım. Mert elimdeki belleği (aslında Dila'nın attığı sahtesini) zaferle havaya kaldırmış, babama bakıyordu.
"Bak yaşlı adam," dedi Mert. "Senin cerrahın seni sattı. Şimdi bu bellekle senin kurduğun her şeyi ben yöneteceğim."
Babam gülümsedi. O korkunç, dişsiz gülümseme... "Mert," dedi bastonuna yaslanarak. "Aras seni sadece ameliyat masasında kesmez. Zihninde de keser. O belleğin içinde ne olduğunu sanıyorsun?"
Mert’in yüzündeki o sinsi gülümseme bir anlığına dondu. Belleği cebine attı ve silahını babamın alnına dayadı. "İçinde ne olduğu umurumda değil. Önemli olan herkesin senin bittiğine inanması."
Tam o sırada ormanın derinliklerinden, Dila'nın gittiği yönden bir patlama sesi daha duyuldu. Mert kaşlarını çattı. Bu benim kurduğum yedek tuzaktı. Eğer Dila belli bir sınırı geçerse, peşindekileri şaşırtmak için yerleştirdiğim bubi tuzakları devreye girecekti.
MERT
Patlama sesiyle birlikte Dila’nın peşine takılan iki adamımın havaya uçtuğunu anladım. O kadın... O basit hemşire nasıl bu kadar ileri gidebiliyordu? Cebimdeki belleği sıktım. Elimde her şey vardı ama içimde bir huzursuzluk büyüyordu. Sarp yanıma geldi, yüzü kan içindeydi.
"Mert, kız ve hemşire kaçıyor. Aras’ı ne yapalım?"
Beyefendi’ye baktım, sonra yerdeki enkaz haline gelmiş Aras’a. Onu öldürmek çok kolaydı. Ama Aras’ın ölümü, Beyefendi için bir son değil, bir madalya olurdu.
"Öldürmeyin," dedim Sarp’a. "Onu çiftliğin altındaki o eski hücreye kapatın. Dila o belleği bana getirene kadar Aras bizim misafirimiz olacak. Eğer kadın gelmezse, Cerrah’ın parmaklarını tek tek kesip ona kargoyla göndeririz."
Babamın (Beyefendi) gözlerindeki o hırsın sönüşünü izlemek en büyük ödülümdü. Ama o kadın... Dila... O belleği bana getirmek zorundaydı.
DİLA
Yaklaşık bir saat koştuktan sonra asfalta ulaştım. Uzaktan bir kamyonun ışıkları görünüyordu. Küçük kız kucağımda uyuyakalmıştı; ya da bayılmıştı, o kadar koşmuştum ki emin değildim. Kamyonun önüne atladım. Şoför sert bir frenle durdu.
Cebimdeki belleği çıkarıp avcumun içinde sıktım. Aras içerideydi. Mert belleğin sahte olduğunu anladığında Aras'ın başına gelecekleri hayal bile edemiyordum. Ama bu belleği onlara verirsem, Aras’ın korumaya çalıştığı her şey yok olacaktı.
Kamyonun kapısı açıldı. Şoför korkuyla bana bakıyordu.
"Lütfen," dedim ağlayarak. "Bizi buradan götür."
Kamyona bindiğimde, dikiz aynasında kendi yüzümü gördüm. Artık o sadece yaralı adamları iyileştiren hemşire Dila değildi. Gözlerimdeki o ateş, Aras’ın gözlerindeki ateşin aynısıydı.
"Dayan Aras," diye fısıldadım. "Seni o cehennemde bırakmayacağım."