11.BÖLÜM
DİLA
"Büyük Beyefendi"nin sesi fabrikanın paslı duvarlarında yankılanırken, Cerrah’ın o sarsılmaz duruşunun ilk kez titrediğine şahit oldum. O meşhur cerrahın soğukkanlılığının, yerini derin bir çaresizliğe bırakmıştı.
"Dila, beni iyi dinle," dedi Cerrah, sesini helikopterin gürültüsünü bastıracak kadar yükselterek. "Şu arkadaki yükleme kapısını görüyor musun? Oradan çık ve ormanın içine doğru hiç durmadan koş. Kızım sana emanet. Eğer ona bir şey olursa, bu dünyada sığınacak hiçbir yerin kalmaz."
"Sen ne yapacaksın? Seni burada bırakamam hiç bir yer bilmiyorum!" diye bağırdım. Korkuyordum ama bu adamın gözlerindeki o veda ifadesi içimi daha çok acıtıyordu.
"Ben onlara istediklerini vereceğim. Ya da verdiklerini sanacaklar. Şimdi git hiç durma!"
Küçük kızın elini hızla kavradım. O minik el, şu an benim hayata tutunma sebebim olmuştu. Cerrah’ın bana verdiği o son kararlı bakışla birlikte fabrikanın karanlık, yağ kokulu arka koridoruna daldım. Arkamızdan gelen ağır bot sesleri ve bağırışlar, avını kovalayan kurt sürüsü gibiydi.
Ağır metal kapıyı zorlayarak açtığımda yüzüme çarpan soğuk orman havası biraz olsun kendime gelmemi sağladı. Küçük kız hiç sesini çıkarmıyordu; sanki bu kaçışlara, bu karanlığa alışkındı. Çalıların arasına daldık. Dallar yüzümü çiziyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu ama durmadım.
Arkamızda, fabrikadan yükselen o korkunç patlama sesiyle yer bir anda sarsıldı. Durup arkama baktığımda, deponun bir kısmının alevler içinde kaldığını gördüm.
"Babam..." diye fısıldadı küçük kız. İlk kez ağlıyordu. "Babam kaldı."
"Gelecek," dedim, kendimi bile inandıramadığım bir sesle. "Baban çok güçlü, o bizi bulur."
Ormanın derinliklerine doğru yaklaşık yirmi dakika koştuktan sonra eski, terk edilmiş bir avcı kulübesine rastladık. İçerisi toz içindeydi ve terk edilmişti. Kızı köşedeki samanların üzerine oturttum. Üstü başı perişan haldeydi. Ben de kendimi toplamaya çalışırken elim cebime gitti. Cebimdeki o metal parçayı çıkarıp incelemeye başladım; küçük, üzerinde garip sembolleri olan bir bellek... Cerrah buna "ölüm fermanın" demişti.
"Bana bak," dedim kızın yüzünü ellerimin arasına alarak. "Babanın adı ne? Gerçek adı ne? Ve bu şeyin içinde ne var, biliyor musun?" O kadar öfkeli ve sünirliydim ki artık bu belirisilikle biraz daha fazla yaşayamazdım çünkü böyle giderse yakında birinin elinde ölüp kalacaktım.
Kız gözlerini silip bana baktı. "Babamın adı Cerrah değil. Onun adı... Aras. Ve o şeyin içinde... Annemi kimlerin öldürdüğünü ve büyük büyük Beyefendi ııı... Bütün adamları orada."
Donup kalmıştım. Mert'in bahsettiği o "kanlı eller" aslında bir intikamın hikayesimiydi. Cerrah, yani Aras, hem karısının intikamı için hem de kızını korumak için onu bir odaya mı hapsetmişti ben bir şeyleri çözmeye çalışırken sanki başka şeylerin içine gömülüyor gibi hissediyordum.
Tam o sırada kulübenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Elimi yerde gördüğüm bir odun parçasına attım ve yavaşça ayağa kalktım. Önce karanlığın içinden bir gölge belirdi. Üstü başı kan içinde, yüzü tanınmaz haldeydi ama omuzlarının duruşu...
"Cerrah?" diye fısıldadım.
Gölge ışığa yaklaştı. Gelen Cerrah'tı ama yanında biri daha vardı. Elindeki silahını Cerrah'ın sırtına dayamış olan Sarp’dı. Hastanedeki o sakin hemşir Sarp...
"Üzgünüm Dila," dedi Sarp, her zamanki yumuşak çıkan sesi bu sefer buz gibiydi.
"Ama Büyük Beyefendi sadakat ister. O belleği bana ver, yoksa Cerrah'ın ve senin hikayen burada biter."
Cerrah bana bakıp hafifçe başını iki yana salladı. "Verme Dila... Sakın verme."