16. BÖLÜM: PASLI ZİNCİRLER
ARAS (CERRAH)
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey, tepemde sallanan sönük bir ampul ve burnuma dolan küf kokusuydu. Çiftliğin altındaki o eski mahzen... Çocukken babamın beni "disiplin etmek" için kapattığı o rutubetli hücredeydim. Zincirlerin soğukluğu bileklerimi keserken, içimdeki öfke dışarıdaki yaralarımdan daha çok sızlıyordu.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri giren Mert’ti. Elinde tuttuğu o sahte belleği çevirip duruyordu. Yüzündeki o zafer sarhoşluğu yerini yavaş yavaş şüpheye bırakmıştı.
"Hadi ama Cerrah," dedi Mert, yanıma çökerek.
"Bunu çözmek için en iyi adamlarımı topladım ama bu şeyin içinden sadece hastane personelinin yemek listesi ve nöbet çizelgesi çıktı. Dila bizi kandırdı mı, yoksa sen mi onu yönlendirdin?"
Güçlükle yutkundum. Ağzımdaki kan tadı paslı demirlerle yarışıyordu. "Dila... akıllı bir kadındır Mert," dedim kısık bir sesle. "Senin gibi bir sırtlanın peşine düşeceğini biliyordu."
Mert aniden parlayarak boğazıma yapıştı, beni duvara sertçe çarptı. "O belleği bana getirecek! Yoksa senin bu mahzenden cesedin bile çıkmaz. Sarp!" diye seslendi kapıya doğru.
Sarp, elinde bir deri çantayla içeri girdi. İçindeki neşterlerin parıltısını gördüğümde, Mert’in niyetini anladım.
"Sen bir cerrahsın Aras. Parmaklarının senin için ne kadar değerli olduğunu biliyorum," dedi Mert boğuk ve soğuk bir ses tonuyla.
"Dila'ya bir mesaj göndereceğiz. Her gün bir parmak... Bakalım o hemşirenin kalbi ne kadar dayanıklı."
MERT
Aras’ın gözlerindeki o korkusuz ifade beni delirtiyordu. Ölmeyi bekleyen bir adamın huzuru vardı üzerinde. Ama o kadın, Dila... Onun zayıf noktasıydı. Sarp neşteri hazırlarken Aras’ın elini masaya sabitledik.
"Başla," dedim Sarp’a.
O sırada cebimdeki telefon titredi. Gizli bir numaraydı. Açtığımda karşıdan gelen ses buz gibiydi.
"Mert," dedi Dila. Sesi hiç olmadığı kadar sert ve kararlı geliyordu. "Eğer Aras'ın tenine tek bir çizik daha atarsan, o belleği okyanusun dibine atarım. Ve Büyük Beyefendi'ye senin Tarık'ı nasıl vurduğunun ses kaydını gönderirim. O gece fabrikada her şey kaydediliyordu."
Duraksadım. Sarp’a durması için işaret verdim. Bu kadın sandığımdan çok daha fazlasını biliyordu.
"Neredesin sen?"
"Aras’ı sağ istiyorum Mert. Yarın gece yarısı, hastanenin eski deposunda. Bellek karşılığında Aras. Tek bir hata yaparsan, Mert... Kendi sonunu kendi ellerinle yazmış olursun."
ARAS (CERRAH)
Mert telefonu kapattığında yüzündeki o gergin ifadeyi gördüm. Dila bir hamle yapmıştı. Ama onu tanıyordum; o depoya elinde bellekle öylece gelmeyecekti. O neşterin tenime değmemesinin tek sebebi, Dila’nın kurduğu bu tehlikeli kumardı.
Mert odadan çıkarken Sarp’a döndüm. "Sarp," dedim kısık sesle. "Büyük Beyefendi, Mert’in belleği kendine sakladığını öğrendiğinde ne yapacak sanıyorsun? İlk kimi öldürecek? Mert’i mi, yoksa ona yardım eden seni mi?"
Sarp’ın neşter tutan eli hafifçe titredi. Gözlerindeki o şüphe tohumu ekilmişti bir kere.
"Kes sesini Cerrah!" dedi ama sesi kendinden emin gelmiyordu.
İçeriden bir sızıntı yapmalıydım. Sarp’ın korkusu, belki benim bu hücreden çıkış biletim olabilirdi.
DİLA
Kamyonetten indiğimde sabahın ilk ışıkları şehri aydınlatıyordu. Küçük kızı Filiz’in kapısına bıraktığımda, Filiz’in yüzündeki şoku anlatmaya kelimeler yetmezdi. Ama ona hiçbir şey anlatmadım. "Sadece bu çocuğa bak," dedim.
"Hayatım buna bağlı."
Kapının önünden ayrılıp kimseye görünmeden sessizce ilerledim beş on dakika sonra hastanenin arka sokağındaki bir telefon kulübesindeydim. Elimde Aras’ın bana fabrikada fısıldadığı o gizli kasanın anahtarı vardı. Hastanedeki başhekimlik odasının arkasındaki o gizli bölme...
Mert’e yalan söylemiştim; elimde ses kaydı falan yoktu. Ama Aras’ın bana öğrettiği bir şey vardı: "Eğer elin zayıfsa, rakibinin senden daha çok korkmasını sağla."
Yarın gece o depoya gidecektim. Ama yalnız değil. Aras'ın hastanedeki sadık birkaç dostunu ve depodaki tıbbi atık sistemini kullanarak bir cehennem yaratacaktım.
"Dayan Aras," diye fısıldadım ahizeyi yerine koyarken. "Bu sefer neşter benim elimde."