10.BÖLÜM

630 Words
10. BÖLÜM DİLA Minibüs sarsıldıkça, küçük kızın bana daha sıkı sarılmasına neden oluyordu. Mert, ön koltukta elinde silahıyla dikiz aynasından sürekli bizi izliyordu. Bakışları zehirli bir yılanın süzüşü gibi üzerimizde geziniyordu. Yanımdaki küçük kızın soğuktan ve korkudan morarmış parmaklarını avcumun içine aldım. Ona içimden bir söz vermiştim; annesi olmasam da, o an dünyadaki tek koruyucusu bendim. "Korkma," diye fısıldadım kulağına. "Ben buradayım." Mert önden alaycı bir kahkaha attı. "Bak sen şu anaç tavırlara... Hemşire hanım, bu kızın babasının kim olduğunu, ellerinin ne kadar kana bulandığını bilsen, onu bu minibüsten aşağı kendin atardın." "Senin ellerinden daha temiz olduğu kesin!" diye çıkıştım. Korkumun öfkeye dönüşmesine izin verdim; çünkü biliyordum ki Mert gibi adamlar korkudan beslenirlerdi. Mert aniden arkasına döndü, namluyu dizime bastırdı. "O diline hakim ol. Yoksa o dili keser, Cerrah’a akşam yemeği diye sunarım. Şimdi... Küçük prenses, babanın o diski nereye sakladığını biliyorsun, değil mi? Söyle de bu ablana bir iyilik yap." Küçük kız başını göğsüme gömdü, tek kelime etmedi. O an fark ettim; kız sadece korkmuyor, bir şeyleri de gizliyordu. Avcumun içindeki eliyle, avcumun içine ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Tık, tık, tık-tık. Bu bir işaret miydi? Ya da bir kod? Cerrah ona bir şey mi öğretmişti? Dikkatimi Mert’e vererek kızı daha çok gizlemeye çalıştım. "Onun bir şey bildiği yok! Onu rahat bırak. Beni istiyorsan buradayım." "Seni her türlü alacağım zaten Dila," dedi Mert, gözlerinde kirli bir parıltıyla. "Ama önce o disk. Cerrah bizi şehrin dışındaki o eski depoya götürüyor. Orada her şey bitecek." Minibüs ani keskin bir frenle durdu. Burası ormanın derinliklerinde, terk edilmiş bir kereste fabrikasıydı. Paslanmış demirler ve çürümüş ahşap kokusu havayı sarmıştı. Cerrah’ın Maserati’si hemen arkamızda durdu. Cerrah arabadan indiğinde, yüzündeki o buz gibi ifade yerini garip bir sükunete bırakmıştı. Bu sükunet beni daha da çok korkuttu. Mert bizi araçtan indirip Cerrah’ın karşısına dikti. "Evet Cerrah, yolun sonu. Disk nerede?" Cerrah bana baktı. Gözlerinde saniyelik bir parıltı gördüm. Sonra bakışlarını küçük kıza çevirdi. Kız yine o işareti yaptı; eliyle bacağımın kenarına vurdu. Tık, tık, tık-tık. "Disk burada değil Mert," dedi Cerrah, sesindeki otorite sarsılmazdı. "Disk, o gece Dila’nın evine girdiğinde, senin cebinden düşen o flaş bellek değildi. O sadece bir yemdi ve sen çok güzel yuttun." Mert’in yüzü kireç gibi oldu. "Ne saçmalıyorsun sen?" "Asıl disk, kızımın boynundaki o tasmadaydı," dedi Cerrah. "O gece Dila onu çözdüğünde, aslında dünyanın en büyük suç şebekesinin anahtarını serbest bıraktı. Ve o anahtar şu an Dila’nın cebinde." Donup kaldım. Elim gayriihtiyari cebime gitti. Kızın boynundan çözüp attığım o ipin ucundaki küçük, metalik parçayı fark etmemiştim bile. Kremi sürerken avcumun içine düşmüş, farkında olmadan cebime atmıştım. Mert delice bir hırsla üzerime atıldı. "Ver onu bana!" Tam o sırada Cerrah, "Şimdi!" diye bağırdı. Küçük kız bir anda Mert’in elini ısırdı, ben ise Mert’in dizine sert bir tekme attım. Cerrah belindeki silahı bir yıldırım hızıyla çıkarıp Mert’in omzuna ateş etti. Orman silah sesiyle inlerken Cerrah üzerimize atılıp bizi yere yatırdı. "Yat yere Dila! Başını kaldırma!" Silah sesleri havada uçuşurken, Cerrah bizi fabrikanın içine doğru sürükledi. İçeride bizi bekleyen başka adamlarda vardı ama bunlar Mert’in adamları değildi. Bunlar... polis miydi? Yoksa Cerrah’ın gizli ordusu mu? Karanlık bir köşeye sığındığımızda Cerrah nefes nefese yanımıza çöktü. Elini cebime attı ve o küçük metal parçayı çıkardı. "Bunun ne olduğunu biliyor musun?" "Hayır," dedim titreyerek. "Sadece bir ip sanmıştım." "Bu, benim ve kızımın özgürlük bileti. Ama aynı zamanda senin ölüm fermanın," dedi Cerrah. Gözlerimin içine baktı; ilk defa onda pişmanlık görmüştüm. "Seni bu işe bulaştırmamalıydım Dila. Ama artık çok geç, geri dönüş yok. Mert ölmedi, sadece yaralandı. Ve asıl patronu yolda." "Patronu mu? Kim bu adamlar?" Cerrah tam cevap verecekken, fabrikanın tepesindeki devasa aydınlatmalar bir anda yandı. Bir helikopter sesi yaklaşıyordu. "Hoş geldin Cerrah," dedi megafondan gelen bir ses. "Kızımı ve emanetimi teslim etme vaktin geldi." Cerrah’ın yüzü ilk defa bembeyaz oldu. "O geldi," diye fısıldadı. "Büyük beyefendi."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD