Aslanın Tehlikeli İni

3157 Words
Az önce yaptığım şeyin büyüklüğünü, alkolün damarlarımda yarattığı o sahte cesaret bile örtemiyordu. Parmaklarımın altında hissettiğim o sertlik ve Ateş’in boğazından yükselen o hırıltı, havayı bir anda elektrikle doldurmuştu. Ateş’in gözleri artık sadece birer iris değil, içine düşeni küle çeviren iki kor parçasıydı. O özgüvenli, dünyayı ben yarattım diyen Mira, bir anlığına geri çekilmek istedi ama Ateş buna izin vermedi. ​“Seni uyardım,” dedi, sesi artık bir fısıltı değil, yaklaşan bir fırtınanın uğultusuydu. “Seni bu kapıdan dışarı çıkmaman için uyardım.” ​Bileğimi bir kelepçe gibi kavradı. Canım yanıyordu ama dudaklarımdan dökülen tek şey, alkolün diliyle örülmüş bir kahkahaydı. “Bırak beni!” diye bağırdım, sesim kalabalığın uğultusuna karışırken. “Senden korktuğumu mu sanıyorsun? Sen sadece... sadece çok fazla ciddiyetsin!” ​Cümlelerimi toparlayamıyordum. Dünya ekseni etrafında değil, Ateş’in etrafında dönüyordu. Beni sarsarak peşinden sürüklemeye başladı. Bu sefer az önceki ofise değil, barın daha derinlerine, sadece parmak iziyle açılan özel bir asansöre doğru götürüyordu. İnsanların yüzleri yanımızdan hızla geçiyordu. Seda’yı bir anlığına görür gibi oldum; yüzündeki dehşeti fark ettim ama bir şey yapamadı. Kimse yapamazdı. ​Asansörün kapıları kapandığında, dar alanda sadece onun ağır nefesi ve benim düzensiz soluklarım vardı. Başım geriye düştü, metal duvara yaslandım. “Nereye götürüyorsun beni?” dedim, gözlerimi ona odaklamaya çalışarak. “Polisi arayacağım! Bu... bu kaçırma!” ​Ateş asansörün aynasından bana baktı. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir tereddüt vardı. “Polis mi?” dedi alayla. “Bu mekanda polis de kanun da benim, Mira. Ve sen az önce benim sabrımın sınırlarını ihlal ettin.” ​Asansör durdu, kapılar açıldı. Kendimi lüks, loş ışıklarla aydınlatılmış devasa bir odada buldum. Burası onun özel süitiydi. Beni odanın tam ortasına fırlatır gibi bıraktı. Ayaklarım birbirine dolandı, dengemi zor sağladım ama geri adım atmadım. O elbiseyle, dağılmış saçlarımla ve bulanık zihnimle ona dik dik bakmaya devam ettim. ​“Bana öyle bakma!” diye bağırdım, parmağımı göğsüne doğru sallayarak. “Ben çocuk değilim. Ben Mira’yım! Bugün benim günüm!” ​Ateş, üzerindeki ceketini tek hamlede çıkarıp koltuğun üzerine attı. Gömleğinin üstten iki düğmesini çözerken üzerime doğru yürümeye başladı. Her adımı, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu. Duvara yaslanana kadar geri gittim. Kaçacak yerim kalmadığında, devasa gölgesi üzerime çöktü. İki elini de başımın yanına, duvara dayadı. Beni kendi kolları arasına hapsetti. ​“Aslanın inine düştün küçük,” dedi, sesi doğrudan ruhuma sızıyordu. Nefesi viski ve nane kokuyordu. “Ve şu an çok yanlış bir aslanın elindesin.” ​Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirpiklerinin her birini sayabilirdim. Korkmam gerekiyordu, titremem gerekiyordu ama içimdeki o karanlık dürtü, onun bu öfkesinden besleniyordu. Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarım onun dudaklarına birkaç milim uzaklıktaydı. ​“Belki de,” dedim, sesim kışkırtıcı bir tonda titreyerek. “Belki de ben evcil kedilerden sıkılmışımdır, Ateş. Belki de aslanlarla oynamak istiyordum.” ​Ateş’in göz bebekleri bir anlığına genişledi. Dişlerini öyle bir sıktı ki, eklemlerinin beyazladığını gördüm. Elimle gömleğinin açık bıraktığı göğsüne dokundum, parmaklarımı teninde yavaşça gezdirdim. Bu, onun ateşine körükle gitmekti. Bu, ölüme davetiye çıkarmaktı. ​“Sen ne istediğini bilmiyorsun,” dedi sesi boğuklaşarak. “Sen sadece bir çocuğun eline verilmiş tehlikeli bir oyuncak gibisin. Ve ben... ben o oyuncağı senin elinden alıp parçalamadan önce gitmeliydin.” ​Bir eli çenemi kavradı, başımı geriye iterek gözlerine bakmamı sağladı. “Şimdi söyle bana Mira. Bu gece burada kalırsan, yarın sabah uyandığında o aynadaki masum kızı bulamayacağını biliyor musun? Seni kendime hapsedersem, bir daha asla gün yüzü göremeyeceğini biliyor musun?” ​Hıçkırarak güldüm. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama bu korkudan değil, içimdeki o garip hüzündendi. “Zaten hiçbir zaman gün yüzü görmedim ki,” diye fısıldadım. “Ben hep karanlıktaydım. Sadece senin karanlığın... daha sıcak görünüyor.” ​Ateş’in bakışları yumuşamadı ama içindeki o yıkıcı öfke, yerini daha derin, daha sahiplenici bir karanlığa bıraktı. Çenemi tutan eli yavaşça boynuma, oradan da elbisemin açık bıraktığı omuza doğru kaydı. Tenime değdiği her yer alev alıyordu. ​“O zaman,” dedi Ateş, dudaklarını kulağıma yaslayarak. “Hoş geldin Mira. Cehennemime hoş geldin. Çünkü buradan çıkış biletini az önce ellerinle yırttın.” ​ Odanın içindeki sessizlik, sadece ikimizin ağır nefesleriyle bozuluyordu. Alkol zihnimi bulandırsa da, tenime değen o buz gibi ama yakıcı eller her şeyi kristal bir netliğe kavuşturuyordu. Ateş, beni duvara hapsetmiş bir avcı gibi tepemde dikilirken, gözlerindeki o kapkara arzu ruhumu delip geçiyordu. "Bunun geri dönüşü yok Mira," diye fısıldadı. Sesi bir yemin kadar ağır, bir günah kadar davetkardı. "Eğer şimdi seni öpersem, artık sadece bana ait olursun. Kaçamazsın." Cevap vermedim. Dudaklarım titriyordu ama bu korkudan değildi. Hayatım boyunca hep başkalarının çizdiği sınırların içinde yaşamıştım. O an, o sınırları Ateş’in elleriyle yerle bir etmek istedim. Ellerimi boynuna doladım, parmaklarımı ensesindeki kısa saçlarına daldırdım ve onu kendime çektim. Bu, benim teslimiyetimdi. Bu, benim Ateş'e attığım ilk ve son adımdı. Dudakları dudaklarıma kapandığında, dünya bir saniyeliğine yok oldu. İlk başta sert, talepkar ve cezalandırıcı bir öpücüktü bu. Dişleri dudaklarımı kanatacak kadar baskı yaparken, bir eli belimi kavrayıp beni kendine daha çok bastırdı. Acı ve zevk birbirine karışırken, boğazımdan hafif bir inilti koptu. Bu ses onu daha da tetikledi. Beni tek hamlede kucağına alıp devasa yatağa doğru götürürken, dudaklarımız bir saniye bile ayrılmadı. Yatağın yumuşak çarşaflarına sırtım değdiğinde, üzerimdeki o ince saten elbisenin artık bir anlamı kalmamıştı. Ateş, üzerime bir gölge gibi çöktü. Gömleğinin düğmelerini koparırcasına açıp kenara fırlattı. Teninin sıcaklığı tenime değdiği an, vücudumun hiç bilmediğim noktalarından yukarıya doğru bir elektrik dalgası yayıldı. Elleri vücudumda bir keşif gezisine çıktı. Her dokunuşu, geçtiği yerde yangınlar bırakıyordu. Göğüslerimin üzerindeki sızıyı, karnımdaki o tuhaf boşluğu ilk kez bu kadar yoğun hissediyordum. Dudakları boynuma, oradan köprücük kemiklerime indi. Her öpücüğü bir mühür gibiydi; "Burası benim," diyordu sanki, "Sen benimsin." Sıra bacaklarımın arasındaki o son engele geldiğinde, vücudumun istemsizce kaskatı kesildiğini hissettim. Alkolün yarattığı o cesaret bulutu yavaş yavaş dağılıyor, yerini saf, ilkel bir ürpertiye bırakıyordu. Ateş, bu ani değişimimi anında fark etti. Hareketleri bir anlığına durdu. Başını kaldırıp, darmadağın olmuş saçlarının altından doğrudan gözlerimin içine baktı. Nefes nefeseydi, göz bebekleri irileşmişti. Bakışlarındaki o vahşi ifade, derin bir şaşkınlıkla gölgelendi. Elleri titremeye başladı. "Mira..." dedi, sesi hırıltılı ve inanamaz bir tonla. "Sen... Sen hiç..." Yutkundum. Gözlerimi kaçırmak istedim ama izin vermedi. Çenemi nazikçe ama sıkıca tutarak beni kendine bakmaya zorladı. "Bakiresin," dedi. Bu bir soru değildi. Bir an için geri çekildi. Ellerini yatağa dayayıp üzerimden kalkacakmış gibi bir hamle yaptı. O an içimi tarif edilemez bir boşluk kapladı. Gitmesini istemiyordum. Bu karanlığın içinde kaybolmak, o güvenli ama sıkıcı hayata dönmekten çok daha cazipti. Elini tuttum. "Durma," diye fısıldadım. Sesim bir yalvarış gibi çıksa da kararlıydım. "Bugün benim doğum günüm Ateş. Kendimi... kendimi sana vermek istiyorum." Ateş, küfrederek alnını alnıma yasladı. "Siktir Mira... Seni mahvetmek istemiyorum ama kendime de hakim olamıyorum." O andan sonra her şey değişti. O sert, yıkıcı adam gitti; yerine daha yavaş, daha dikkatli ama çok daha yoğun bir aşık geldi. Dokunuşları artık bir balyoz değil, tüy gibi hafifti ama etkisi bin kat daha fazlaydı. Dudakları tenimin her santimini bir ibadet eder gibi dolaşıyordu. Beni o ana, o saniyeye hazırlıyordu. Yavaşça, canımı yakmaktan korkarcasına bana yaklaştığında gözlerimi sımsıkı kapattım. İlk sızıyla birlikte tırnaklarımı onun omuzlarına geçirdim. Dişlerimi alt dudağıma sapladım. Acı, bir anlık bir patlama gibiydi ama hemen ardından yerini Ateş’in sıcaklığına ve tenimin altındaki o yoğun dolgunluğa bıraktı. Ateş durdu. Alnımdaki teri öptü, saçlarımı kulağımın arkasına itti. "Bitti küçüğüm," diye fısıldadı, sesi bu sefer inanılmaz bir şefkatle doluydu. "Geçti. Artık tamamen benimsin." Sonra hareket etmeye başladı. Daha yumuşak ama her seferinde daha derine, daha sert bir ritimle... Vücudumun içindeki o fırtına dindi ve yerini devasa bir dalgaya bıraktı. Onun ritmine ayak uydurmaya çalışırken, ellerimle onun terli sırtını kavradım. Her nefes alışımız bir bütün olmuştu. O an anladım ki, ben sadece bekaretimi değil; benliğimi, geçmişimi ve geleceğimi de bu adamın ellerine bırakmıştım. Ateş beni yakmıyordu; o, beni kendi ateşiyle yeniden var ediyordu. Zirveye ulaştığımızda, onun ismimi bir dua gibi inleyişini duydum. Ve ben, 18 yaşımın ilk sabahına uyanmadan hemen önce, ilk defa birine ait olmanın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Artık kaçış yoktu. Ben, Ateş'in cehenneminde kendi cennetimi bulmuştum. Odanın içine sızan ilk sabah ışıkları, gece yaşananların üzerine tozlu bir perde gibi indi. Gözlerimi yavaşça araladığımda, tavanın yabancı dokusu ve burnuma dolan o ağır tütün kokusuyla sarsıldım. Vücudumdaki her bir kas, daha önce hiç tatmadığım bir yorgunlukla sızlıyordu. Bilincim yavaş yavaş yerine gelirken, geceye dair görüntüler bir film şeridi gibi zihnimde dönmeye başladı. Ateş’in bakışları, tenimin onun tenine değdiği o anlar, odayı dolduran o boğucu arzu... Ve o ilk sızı. Birden göğsüme bir ağırlık çöktü. Nefesim daraldı. Ben ne yapmıştım? 18 yaşıma girdiğim ilk gece, hayatım boyunca koruduğum o en özel parçamı, ismini bile sadece birkaç saat önce öğrendiğim, karanlık bir yabancıya vermiştim. Bu sadece bir fiziksel kayıp değildi; ruhumun bir parçasını, o tanımadığım adamın soğuk yatak odasında bırakmıştım. Pişmanlık, mideden başlayıp boğazıma kadar tırmanan acı bir safra gibi yaktı içimi. Yatağın diğer tarafına baktım. Ateş, sırtı bana dönük bir şekilde uyuyordu. Omuzlarındaki o genişlik, gece boyunca bana sığınak olan o vücut, şimdi gözüme korkunç bir hapishane gibi göründü. Yataktan fırlarcasına kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde dizlerimin bağı çözüldü, sendeledim. O an yaşadığım o keskin sancı, yaptığım hatanın somut bir kanıtıydı. Yerde darmadağın duran kıyafetlerimi titreyen ellerimle toplamaya başladım. O siyah, saten elbise şimdi gözüme bir kefen gibi görünüyordu. Hızla üzerime geçirdim ama fermuarını çekerken ellerim zangır zangır titriyordu. Gözyaşlarım görüşümü bulandırdı. "Aptalsın Mira," diye fısıldadım kendime, hıçkırığımı bastırmaya çalışarak. "Aptal, çocuk, saf..." Ayakkabılarımı elime alıp kapıya doğru parmak uçlarımda yürüdüm. Sadece gitmek istiyordum. Bu odadan, bu kokudan ve bu adamdan kilometrelerce uzağa kaçmak... Sanki kapıdan dışarı adım atarsam, dün gece hiç yaşanmamış gibi davranabilirdim. Tam elim kapı koluna uzanmıştı ki, o sesi duydum. Buz gibi, emir kipiyle dolu ve uykulu ama bir o kadar da tetikte. "Nereye gittiğini sanıyorsun?" Olduğum yerde çakılı kaldım. Arkamı dönmedim. Omuzlarım çöktü. Ateş’in yataktan kalktığını, çıplak ayaklarının zeminde çıkardığı o tok sesleri duydum. Yaklaşıyordu. Avcı, avının kaçmaya çalıştığını fark etmişti. "Gitmem lazım," dedim, sesim çatallı ve zayıf çıkmıştı. "Evdekiler... Babam uyanmadan gitmeliyim." Ateş, tam arkamda durdu. Sıcaklığı sırtıma vurduğunda istemsizce irkildim. Elini kapının üzerine koyarak çıkışımı kapattı. "Böyle çekip gidemezsin," dedi sesi sertleşerek. "Gece bitti diye her şeyin bittiğini mi sanıyorsun? Benim yatağımdan öylece elini kolunu sallayarak çıkamazsın Mira." Hızla ona döndüm. Gözlerimdeki yaşlar artık yanaklarımdan süzülüyordu. "Neden?" diye bağırdım, sesim odada yankılandı. "Neden gidemezmişim? İstediğini almadın mı? Beni mahvetmedin mi? Şimdi bırak da gideyim!" Ateş’in gözlerindeki o şefkatli parıltı bir anda yok oldu, yerini o bildiğim karanlık takıntıya bıraktı. Çenemi sertçe kavradı, başımı geri itti. "Seni mahvetmedim, seni kendime bağladım," dedi dişlerinin arasından. "Pişmanlık duyduğunu görebiliyorum ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sen artık bu kapının dışındaki o masum kız değilsin. Sen benimsin." "Ben kimsenin malı değilim!" diyerek elini itmeye çalıştım. Tüm gücümle göğsüne vurdum. "Bırak beni! Senden nefret ediyorum! Keşke o barda sana hiç çarpmasaydım, keşke o odana hiç girmeseydim!" Ateş, bileklerimi yakalayıp beni kapıya yasladı. Vücudunun ağırlığıyla beni sabitledi. "Nefret et," dedi, yüzüme yaklaşarak. "İstediğin kadar nefret et ama bir yere gitmiyorsun. Seni korumam altına aldım diyorum, anlamıyor musun? Dışarısı senin gibi yaralı kuşlar için tehlikeli." "Asıl tehlike sensin!" diye haykırdım. Bir anlık boşluğundan faydalanıp dizimle onu itmeye çalıştım ve bu hamlem onu şaşırttı. Kavrayışı gevşediği an, kapının kilidini hızla çevirdim. "Mira, dur!" diye kükredi arkamdan. Ama durmadım. Koridora fırladım. Ayakkabılarım elimde, çıplak ayaklarla o soğuk zeminde koşmaya başladım. Asansörü bekleyemezdim, yangın merdivenlerine yöneldim. Arkamdan gelen ağır adım seslerini duyabiliyordum ama arkama bakmaya cesaretim yoktu. Merdivenleri ikişer üçer inerken ciğerlerim yanıyordu. Barın o meşhur girişine ulaştığımda geceki o kalabalıktan eser yoktu; sadece birkaç temizlik görevlisi şaşkınlıkla bana bakıyordu. Dışarı çıktığımda sabahın ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. İlk gördüğüm taksiye kendimi attım. "Sür!" diye bağırdım şoföre. "Lütfen, hemen sür!" Taksi hareket ederken dikiz aynasından Inferno’nun girişine baktım. Ateş, kapının önünde dikilmiş, üzerinde sadece bir pantolonla, rüzgarda uçuşan saçlarıyla uzaklaşan taksiyi izliyordu. Bakışlarındaki o ifade... Korkutucuydu. Bu bir vedalaşma değildi. Bu, sadece bir kovalamacanın başlangıcıydı. Başımı ellerimin arasına aldım ve hıçkırıklara boğuldum. 18 yaşımın ilk sabahında, hem kendimi hem de özgürlüğümü o barda bırakmıştım. Ve biliyordum ki; Ateş denen adam, peşimi asla bırakmayacaktı. Şafak sökmeden hemen önce, sokak lambalarının solgun ışığı altında mahallemize girdiğimde, kendimi bir suç mahaline dönen katil gibi hissediyordum. Taksi köşede durduğunda, elimdeki ayakkabılarla arabadan indim. Her adımımda dün gecenin sancısı, vücudumun her hücresine "ne yaptın sen?" diye haykırıyordu. Bahçe çitlerinden atlayıp odamın penceresine tırmanırken parmaklarım uyuşmuştu; ama kalbimdeki o buz gibi his, dışarıdaki ayazdan çok daha keskindi. Odamın penceresinden içeri süzüldüğümde, tanıdık eşyalarım, yatağım, masamdaki kitaplarım... Her şey bana yabancı geliyordu. Birkaç saat önce buradan çıkan o kız, artık yoktu. Odamın güvenli duvarları arasına girdiğimde kendimi güvende hissetmeyi bekliyordum ama yanılmıştım. Ateş’in o ağır, baskın kokusu sanki tenime, saçlarıma, hatta ruhuma işlemişti. Hızla banyoya daldım. Suyu en sıcak dereceye ayarlayıp duşun altına girdim. Tenimi, o yabancı dokunuşlardan arındırmak istercesine sertçe keseledim. Omuzlarımdaki kızarıklıklar, boynumdaki o hafif morluk... Her biri birer utanç damgası gibi parlıyordu. Suyla birlikte gözyaşlarım da akıp gidiyordu. "Ben ne yaptım?" diye fısıldadım, sesim suyun uğultusunda kayboldu. "Sadece biraz eğlenmek istemiştim. Sadece bir gece özgür olmak istemiştim." Ama özgürlük sandığım şey, beni zincirleyen en büyük prangaya dönüşmüştü. Duştan çıkıp en kapalı pijamalarımı giydim. Yorganın altına girip cenin pozisyonunda kıvrıldım ama uyumak imkansızdı. Gözlerimi her kapattığımda Ateş’in o karanlık gözleri, üzerime çöken heybeti ve "Sen artık benimsin" diyen o buz gibi sesi zihnimde yankılanıyordu. Pişmanlık, bir zehir gibi damarlarımda dolaşıyordu. Daha 18 yaşımın ilk sabahında, kendime olan tüm saygımı o yabancı adamın yatağında bırakmıştım. Sabah olup annemin mutfaktan gelen tıkırtılarını duyduğumda, hayatımın en zor oyununu oynamaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya indim, babamın sert bakışlarına maruz kaldım, okul hazırlığı yaptım. Ama içimde bir şeyler yıkılmıştı. Ruhumun dikişleri patlamıştı. Okulun ilk teneffüsünde, titreyen ellerimle telefonuma sarıldım. Rehberimde Seda’nın ismini bulduğumda, neredeyse ağlayacaktım. O telefonu açmazsa, bu yükün altında ezilip ölecektim. "Alo? Mira?" Seda’nın sesi endişeliydi. "Kızım gece nereye kayboldun? O adam seni götürdüğünde peşinden gelmeye çalıştım ama korumalar resmen duvar ördü. Öldüm meraktan!" "Seda..." Sesim kısıktı, hıçkırığımı bastırmaya çalışıyordum. "Lütfen... Okulun arkasındaki eski depoya gel. Kimseye bir şey söyleme. Gelmezsen... ben dayanamayacağım." On dakika sonra Seda nefes nefese yanıma geldiğinde, beni bir köşeye çökmüş, kafamı dizlerimin arasına almış şekilde buldu. Yanıma çöktü, ellerimi tuttu. "Mira, ne oldu? O adam... Ateş... Sana bir şey mi yaptı?" Başımı kaldırdığımda Seda yüzümdeki ifadeyi görünce dehşete düştü. Her şeyi anlatmaya başladım. Kelimeler ağzımdan birer irin gibi döküldü. Barın o gizli odasını, Ateş’in beni zorla yukarı çıkarmasını, aramızdaki o önlenemez, yıkıcı çekimi... Ve sonrasını. Bekaretimi, o odadaki o sabahı, kaçışımı... "Seda, ben bittim," dedim hıçkırıklar içinde. "Onun yüzüne bile bakmamalıydım. Ama kendimi durduramadım. İçki miydi, yoksa o adamın büyüleyici karanlığı mı bilmiyorum ama şimdi... şimdi sadece ölmek istiyorum. Babam öğrenirse beni öldürür Seda. Ama asıl sorun o adam... Gitmeme izin vermedi. Peşimden geldi. O gözleri... beni gerçekten bırakmayacak gibi bakıyordu." Seda duydukları karşısında şok olmuştu. "Mira, o adamdan bahsediyoruz... Ateş Karan. Şehrin en tehlikeli, en dokunulmaz adamlarından biri. Onun mekanında kimse izinsiz nefes bile alamaz. Sen... sen onun radarına girdin." "Bana yardım et Seda," diye yalvardım, ellerini sıkarak. "Ne yapacağımı bilmiyorum. Polise gidemem, aileme söyleyemem. Ama o adamın beni bulacağını biliyorum. Sanki şu an bile beni izliyormuş gibi hissediyorum." Seda derin bir nefes aldı, gözlerini etrafta gezdirdi. "Bak Mira, bir süre göz önünde olmaman lazım. Okuldan sonra doğrudan eve git, kapıları kilitle. Ben de araştıracağım, onun çevresinden tanıdık birilerine ulaşıp durumun ciddiyetini anlamaya çalışırım. Ama şunu bil..." Duraksadı, sesi titredi. "Eğer Ateş Karan birini gözüne kestirdiyse, ondan kaçmak... imkansıza yakındır." Seda'nın bu sözleri, kalbime inen son darbe oldu. Okulun gri duvarları üzerime yıkılacakmış gibi hissettim. Ben o gece sadece 18 yaşıma girmemiştim; ben o gece kendi idam fermanımı imzalamıştım. Ve celladım, şimdi bir yerlerde, beni tekrar yakalayacağı anı bekliyordu. Okulun son zili çaldığında, zihnim bir sis bulutuyla kaplıydı. Seda’nın uyarısı kulaklarımda uğulduyordu: "Ateş Karan birini gözüne kestirdiyse, ondan kaçmak imkansızdır." Bu sözleri defetmek istercesine adımlarımı hızlandırdım. Ana cadde kalabalık olurdu, babamın beni almayacağı ama kalabalığın içinde kaybolabileceğim o yolu seçmek yerine, korkunun verdiği mantıksızlıkla kestirme olan tenha ara sokağa saptım. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Gri binaların arasındaki bu dar sokak, sanki nefesimi kesmek için daralıyordu. Arkamda bir motor sesi duydum, ardından sert bir lastik gıcırtısı. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Arkama bakmadım, sadece koştum. Ama önümdeki köşeyi döndüğüm an, dünya bir kez daha durdu. Sokağın çıkışını kapatan simsiyah, devasa bir SUV duruyordu. Ve aracın kaportasına yaslanmış, elindeki sigaranın dumanını soğuk havaya savuran o adam... Ateş. Üzerinde dün geceki o dağınık halinden eser yoktu. Jilet gibi bir takım elbise, kusursuz taranmış saçlar ve o cellat bakışları... Beni gördüğünde hiç şaşırmadı. Aksine, kaçacağını bildiği avının tam önüne çıkmanın verdiği o sadist keyifle gülümsedi. Sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi. "Küçük kuş yuvadan uçmuş," dedi. Sesi, ara sokağın duvarlarında yankılanarak üzerime bir çığ gibi düştü. "Ama kanatların hala çok zayıf Mira. Bu kadar çabuk yorulacağını düşünmemiştim." Geri adım atmaya çalıştım ama arkamdaki duvar soğuk bir duvar gibi sırtıma çarptı. "Benden ne istiyorsun?" diye bağırdım, sesim titriyordu ama içimdeki o öfke kırıntısını toplamaya çalışıyordum. "Bırak peşimi! Dün gece bir hataydı, bitti! Neden buradasın?" Ateş, yavaş adımlarla üzerime yürümeye başladı. Bir kedinin fareyle oynaması gibi; ağır, emin ve her adımda kaçış alanımı daraltarak... Aramızdaki mesafe kapandığında, o tanıdık koku tekrar ciğerlerime doldu. Elini kaldırıp yüzüme yaklaştırdığında kendimi geri çektim ama o, sadece duvara yaslanıp beni kollarının arasına hapsetti. "Hata mı?" diye fısıldadı, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki sıcak nefesini tenimde hissedebiliyordum. "Dün gece vücudumda bıraktığın izler, dudaklarımdan dökülen ismin... Bunlar hata olamayacak kadar gerçekti Mira. Ben hayatımda hiçbir hatayı bu kadar derinden hissetmedim." Parmağının tersini yanağımda gezdirdi. Dokunuşu, dün geceki o şefkatli anları anımsatsa da gözlerindeki takıntılı parıltı her şeyi ele veriyordu. "Benden kaçabileceğini mi sandın? Bu şehirdeki her sokak lambası, her kamera, her gölge benim gözümken... Nereye saklanacaktın?" "Sen bir delisin," dedim hıçkırıklar arasında. "Benim bir hayatım var, okulum var, ailem var! Senin bu karanlık dünyana ait değilim ben!" Ateş hafifçe güldü, bu ses ruhumu dondurdu. "Hayatın mı?" dedi alayla. "O daracık odada babanın kurallarıyla yaşadığın o şeye hayat mı diyorsun? Ben sana dünyayı teklif ediyorum Mira. Ben sana benim yanımda, kraliçem olarak yaşayacağın bir krallık teklif ediyorum. Ama sen... sen fare deliklerine kaçmayı tercih ediyorsun." Bir an duraksadı, bakışları dudaklarıma indi. "Dün geceki tadın hala damağımda. Ve biliyorum ki, sen de beni unutamadın. Vücudun bana cevap verirken ruhun yalan söyleyemez." O an, içimdeki korku patlama noktasına ulaştı. Onun bu özgüveni, bu mülkiyetçi tavrı beni boğuyordu. Tam üzerime eğilip beni öpmeye yeltendiği sırada, tüm gücümle göğsüne vurdum ve beklemediği bir anda kolunun altından sıyrıldım. Bu sefer durmadım. Ara sokağın diğer ucundaki dar bir boşluğa, arabaların giremeyeceği kadar dar bir geçide doğru koştum. "Mira! Dur!" diye kükredi arkamdan. Sesi artık sakin değil, gerçek bir aslan kükremesi gibiydi. Ayakkabılarımın tabanı asfaltı döverken arkama bakmadım. Dar geçitten geçip kalabalık bir caddeye çıktığımda, bir otobüsün kapıları kapanmak üzereydi. Kendimi içeri fırlattım. Otobüs hareket ederken camdan dışarı baktım. Ateş, sokağın ağzında durmuş, uzaklaşan otobüse bakıyordu. Yüzünde öfkeden çok, "Sadece süreni uzatıyorsun" diyen o dehşet verici, sakin gülümseme vardı. Otobüsün en arka koltuğuna çöktüğümde kalbim patlayacak gibiydi. Kurtulmuştum... Şimdilik. Ama biliyordum; Ateş Karan sadece benimle oyun oynuyordu. O fareyi henüz yakalamak istemiyordu, sadece farenin kaçarken ne kadar yorulacağını izlemekten zevk alıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD