O sabah uyandığımda, içimde ilk kez bir umut kırıntısı vardı. Güneş, odamın tozlu perdelerinin arasından süzülürken kendimi haftalar sonra ilk defa nefes alabiliyormuş gibi hissetmiştim. Can’ın varlığı, o masum el tutuşu ve Ateş’in dünkü sessizliği, bana kazandığımı düşündürmüştü. Bir aslanın gururunu kırdığımı, onu bu basit ama insani hamleyle hayatımdan defettiğimi sanmıştım.
Hızla hazırlandım. Okula giderken her zamanki o korkulu bakışlarım yoktu. Can ile okulun girişinde buluşacaktık; bana "Seni kapıda bekleyeceğim, beraber gireriz" demişti. Bahçe kapısına vardığımda gözlerim her yerde o tanıdık, güven veren silueti aradı. Ama Can orada değildi.
"Belki uyuyakalmıştır," diye mırıldandım kendi kendime.
Ders zili çaldı, sınıfa girdim. Can’ın sırası boştu. Kalbimde hafif bir sızı belirdi, henüz korku değildi bu; sadece tuhaf bir eksiklik hissiydi. Birinci ders bitti, ikinci ders bitti... Can hala gelmemişti. Telefonumu çıkarıp ona mesaj attım: "Neredesin Can? İyi misin?" Cevap gelmedi. İletildi işareti bile yanmadı. Bir kez aradım, telefon kapalıydı. Bir kez daha, bir kez daha... Telesekreterin o ruhsuz sesi her seferinde zihnime bir çivi gibi çakılıyordu. Seda yanıma gelip endişeyle kolumu tuttuğunda, ellerimin buz kestiğini fark ettim.
"Can hala gelmedi mi?" diye fısıldadı Seda.
"Hayır, telefonu kapalı. Seda... İçimde kötü bir his var. Çok kötü bir his."
"Korkma Mira, belki hastalanmıştır. Hemen en kötüsünü düşünme."
Ama ben düşünüyordum. Çünkü Ateş Karan’ın olduğu bir dünyada "normal" aksilikler olmazdı; sadece planlanmış felaketler vardı. Üçüncü dersin ortasında, sınıftaki herkes test çözerken telefonum masanın üzerinde titredi. Öyle sert bir titremeydi ki, sanki masayı parçalamak istiyordu. Ekran aydınlandı. Bilinmeyen bir numara.
Nefesimi tutarak telefonu elime aldım. Mesajı açtığımda, ekranın ışığı gözlerimi yaktı.
"Aradığın yanlışları kaybetme zamanı çoktan gelmişti Mira. Sahte bir limanda fırtınanın dinmesini bekleyemezsin. Ben sana 'Gitme' demedim, 'Gidemezsin' dedim. Şimdi o boş sıraya bak ve bir daha asla benim olanın yanına başkasını oturtmaya çalışma."
Elimdeki telefon kayıp yere düştüğünde çıkan ses, sınıftaki sessizliği bir cam gibi paramparça etti. Öğretmen bir şeyler sordu, arkadaşlarım bana baktı ama ben hiçbirini duymuyordum. Kulaklarımda sadece Ateş’in o boğuk, tehditkar sesi yankılanıyordu.
Ateş, Can'a bir şey yapmıştı. Benim kurduğum o zayıf kalkanı tek hamlede kırmış, masum birini kendi karanlık oyununa alet etmişti. Gözyaşlarımın yanağımdan süzüldüğünü ancak masaya damladıklarında fark ettim. Yerimden fırladım, çantamı bile almadan sınıftan dışarı koştum. Koridorlar üzerime yıkılıyor gibiydi.
Okulun tuvaletine kendimi kilitleyip hıçkırıklara boğuldum. "Özür dilerim Can," diye inledim. "Seni bu pisliğin içine sürüklediğim için özür dilerim."
O an anladım ki, Ateş Karan ile oynamak, bir yangını avuçlarınla söndürmeye çalışmak gibiydi. O geri çekilmemişti. Sadece benim sahte mutluluğumun tadını çıkarmasına izin vermiş, sonra da o mutluluğu tam ortasından ikiye bölmüştü. O mesajdaki "yanlışları kaybetme" ifadesi beynimin içinde dönüp duruyordu.
Can’a ne yapmıştı? Onu dövmüş müydü? Korkutmuş muydu? Yoksa... düşüncesi bile ruhumu karartan o ihtimal mi gerçekleşmişti?
Titreyen ellerimle o numaraya bir mesaj yazdım: "Ona ne yaptın? Lütfen ona dokunma! Senin derdin benimle, onun bir suçu yok!"
Saniyeler içinde cevap geldi. Sadece bir konum bilgisi ve ardından tek bir cümle:
"Eski spor salonunun arkasındaki ormanlık sınır... Gel ve eserinle gurur duy Mira. Ama unutma; bu sadece başlangıç."
Çaresizlik içinde okuldan çıktım. Ayaklarım geri gitmek istese de, vicdanım beni o karanlığa doğru sürüklüyordu. Ateş Karan’dan kurtulduğumu sandığım her saniye, aslında ona daha çok yaklaştığım bir illüzyondu. Ve şimdi, o illüzyon kanla yıkanıyordu.
Okulun arka bahçesinden ormanlık sınıra doğru koştururken, ciğerlerime dolan soğuk hava bir bıçak gibi boğazımı kesiyordu. Dalların yüzüme çarpmasını, ayağımın takılıp sendelediğim anları hissetmiyordum bile. Zihnimde tek bir görüntü vardı: Can’ın o her zaman gülen, masum yüzü. Onu bu cehennemin içine ben itmiştim. Ateş Karan’ın önüne, bir aslanın önüne atılan yem gibi ben bırakmıştım.
Ağaçların arasından o ıssız açıklığa çıktığımda, gördüğüm manzara dizlerimin bağını çözdü.
Can, toprağın üzerinde cenin pozisyonunda kıvrılmıştı. Beyaz okul gömleği çamur ve kan içindeydi. Hareketsizdi. O an kalbimin durduğunu sandım. "Hayır, hayır!" diye bir hıçkırık koptu boğazımdan. Dünyam başıma yıkılmıştı. Hiç düşünmeden, sadece Can’a ulaşmak için ileriye doğru fırladım.
"Can! Özür dilerim, Can!" diye haykırdım.
Ama tam ona ulaşacakken, ağaçların gölgesinden devasa bir karaltı fırladı. Ateş, bir hayalet kadar hızlı ve bir kaya kadar sertti. Daha ne olduğunu anlamadan, beni havada yakaladı. Ayaklarım yerden kesildi, güçlü kollarını belime ve göğsüme dolayarak beni geriye, kendi göğsüne doğru sertçe çekti.
"Bırak beni! Can!" diye bağırdım, debelenerek. Ellerimle kollarını tırnaklıyor, ondan kurtulmak için var gücümle çırpınıyordum. Ama o, bir heykel gibi kımıldamıyordu. "Özür dilerim Can! Ne yaptın ona? Katil! Bırak beni!"
Gözyaşlarım görüşümü kapatmıştı. Hıçkırıklarım boğucu bir hal alırken, Ateş’in o sert göğsü sırtıma dayalıydı. Beni bir mengene gibi sıkıyor, acımdan ve öfkemden besleniyordu sanki.
"Şşşt... Sakin ol," dedi Ateş. Sesi, bu vahşetin ortasında inanılmaz derecede sakin ve derindi. Bir elini başımın arkasına koydu, yüzümü kendi boynuna, o tanıdık tütün kokulu tenine bastırdı. "Sakin ol Mira. Nefes al."
"Nasıl sakin olayım?" diye fızladım, sesim artık bir feryada dönüşmüştü. "Onun hiçbir suçu yoktu! Benim yüzümden bu halde! Bırak gideyim yanına, bakmam lazım!"
Ateş beni bırakmadı. Aksine, beni daha sıkı kavradı, sanki etraftaki dünyadan beni tamamen koparıp kendi karanlık krallığına hapsetmek istiyordu. Can yerde hafifçe inlediğinde, kendimi daha da zorladım ama Ateş’in çelikten kolları arasında santim kıpırdayamadım.
"Bırak beni, senden nefret ediyorum!" diye haykırdım yüzüne karşı.
Ateş, başını eğip kulağıma yaklaştı. Sıcak nefesi saçlarımın arasından süzülüp tenimi yaktı. "Sakin!" diye fısıldadı, sesi bu kez bir emirdi. "Sakin ol dedim sana! Sadece küçük bir cezaydı bu. Ölmeyecek, merak etme. Sadece... haddini ve yerini bildi."
Beni sakinleştirmeye çalışır gibi sırtımı sıvazlıyordu ama bu dokunuş bir merhamet değil, bir mülkiyet ilanıydı. Can’ın acı içindeki görüntüsü karşısında ben erirken, o bu durumu büyük bir soğukkanlılıkla izliyordu.
"Ona acıdıysan, bu senin suçun Mira," dedi Ateş, buz gibi bir sesle. "Başkalarını benimle arana kalkan olarak kullanmaya kalkarsan, o kalkanların nasıl parçalandığını izlemek zorunda kalırsın. Acı ona, vicdan azabı sana..."
Bedenimdeki güç çekildi. Debelenmeyi bıraktım, kollarının arasında bir bez bebek gibi sarktım. Hıçkırıklarım artık sadece sessiz yaşlara dönüşmüştü. Ateş, teslim olduğumu hissettiğinde kollarını bir parça gevşetti ama beni tamamen bırakmadı. Çenemi kavrayıp başımı kendisine çevirdi. Gözlerindeki o karanlık, dipsiz kuyuya bakmak zorunda kaldım.
"Anladın mı şimdi?" dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Benim olanı bir başkasıyla paylaşmam. Benim yanımda sahte limanlar arama. Can... o sadece bir örnekti. Bir daha birine elini uzatırken, o elin kime ait olduğunu unutma."
"Sen bir canavarsın," diye fısıldadım, nefretim artık derin bir korkuyla yoğrulmuştu.
"Belki de," dedi Ateş, baş parmağıyla dudağımdaki yaşı silerken. "Ama senin canavarınım. Şimdi ağlamayı kes. Adamlarım onu hastaneye götürecek, yaşayacak. Ama sen... sen benimle geliyorsun."
Ateş, beni kucağına alıp sokağın başında bekleyen arabasına doğru yürürken, arkamda bıraktığım o kanlı toprağa ve Can’a baktım. O an anladım; Ateş Karan sadece hayatımı değil, masumiyetimi de oraya gömmüştü. Ben artık sadece onun esiri değil, onun günahlarının sessiz ortağıydım.
Ateş, beni kucağında sanki bir ceset taşıyormuş gibi hissiz, ormanlık alandan çıkarıp o siyah, devasa arabaya bindirdiğinde ruhumun bir parçasının Can’ın o kanlı gömleğinin yanında kaldığını hissettim. Araba sessizce akarken, camdan dışarı bakmıyordum. Gözlerimi ellerime dikmiştim; Can’ın toprağa karışmış kanı sanki benim parmak uçlarımdaydı. Pişmanlık, genzimi yakan bir asit gibiydi.
Araba, şehrin uzağında, ormanla denizin birleştiği o ıssız tepedeki ultra modern, camdan bir evin önünde durdu. Ateş, beni indirdi ve sert adımlarla içeri soktu. Ev, en az sahibi kadar soğuk, görkemli ve ruhsuzdu. Beni salonun ortasındaki geniş deri koltuğa bıraktı.
Kendimden geçmiş bir durumdaydım. Ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi bilmiyordum. Ağlamaktan göz pınarlarım kurumuş, boğazım hıçkırmaktan tahriş olmuştu. Bitap düşmüştüm. Başım arkaya düştü, tavanın kusursuz beyazlığını izlemeye başladım. Bu beyazlık, benim kirletilmiş hayatımla alay ediyor gibiydi.
Ateş, hiç acele etmeden bar tezgahına yöneldi. Bir kadeh viski doldurdu. Buzların kadehe çarparken çıkardığı o kristal ses, odadaki tek sesti. Karşımdaki tekli koltuğa geçip oturdu. Bacak bacak üstüne attı ve viskisinden derin bir yudum aldı. Gözleri, üzerimdeki o tozlu, dağılmış okul üniformasında gezindi. Bir aslanın, avının yarasını incelemesi gibi...
"Ne istiyorsun?" diye fısıldadım. Sesim kendi kulağıma bile yabancı, paslı bir metal gibi çıktı. "Benden ne istiyorsun Ateş? Can'ı neden o hale getirdin? Herkesi mahvetmek zorunda mısın?"
Ateş cevap vermedi. Sadece viskisini yudumlamaya devam etti. O sessizlik, çığlık atmamdan daha ağırdı.
Doğruldum. İçimde bir şeyler koptu o an. Eğer bu adamın takıntısı sadece bedenimse, ona istediğini verip bu kabusu bitirmek istiyordum. Ya da en azından öyle sanıyordum. "Tek bir gece mi istiyorsun?" diye sordum, ayağa kalkarak. "İstediğini aldığında beni, ailemi ve Can'ı rahat bırakacak mısın?"
Gözlerinin içine meydan okurcasına, nefretle baktım. "Al o zaman," dedim. "İstediğini al ve beni bırak."
Titreyen ellerimle okul hırkamın düğmelerini çözmeye başladım. Hırka omuzlarımdan kayıp yere, o pahalı parkelerin üzerine düştü. Ateş kımıldamadı. Kadehi dudaklarına yaklaştırdı ama içmedi; gözlerini kısmış, her hareketimi büyük bir keyifle izliyordu.
Ardından gömleğimin düğmelerine geçtim. Her düğme açıldığında, Can’ın o topraktaki iniltisi kulaklarımda yankılanıyordu. Gömleğim de yere düştü. Altındaki ince askılı atletimle kaldığımda üşüdüğümü hissettim ama bu soğuk havadan değil, onun bakışlarının yarattığı o tekinsiz sıcaklıktandı. Eteğimin fermuarını çektim, her şeyi tek tek çıkarıp odaya saçtım.
En sonunda, onun önünde tamamen çıplak ve savunmasız kaldığımda, ruhumun bedenimden daha çıplak olduğunu hissettim. Tenim onun gözlerinin altında kavruluyordu. Onurumu, masumiyetimi ve geleceğimi o yerdeki kıyafet yığınının içine gömmüştüm.
Ateş, viskisini yavaşça yanındaki sehpaya bıraktı. Koltuğunda biraz daha yayıldı, sırtını yasladı. Yüzünde o galip gelmiş, her şeye hükmeden adamın karanlık huzuru vardı.
"Sana o gün dediğimde beni dinleyecektin, küçük," dedi sesi odanın içinde yankılanarak. "Buranın senin için doğru yer olmadığını, benden kaçamayacağını söylemiştim. Ama sen sahte kahramanlar arkasına saklanmayı seçtin."
Bana doğru yürümedi. Sadece bakışlarıyla beni hapsediyordu. "Şu haline bak Mira... Ruhun o kadar çıplak ki, teninin görünmesi sadece bir detay. Şimdi anladın mı? Sen benim yanıma ancak bu şekilde gelebilirsin; her şeyini geride bırakarak. Herkesi, her şeyi feda ederek."
Olduğum yerde sarsıldım. Ayaklarımın altındaki zemin kayıyor gibiydi. Ben ona bedenimi sunmuştum, o ise benim irademi çoktan teslim almıştı. Çıplaklığım, onun karşısında kazandığım bir zafer değil, onun mutlak otoritesinin altına girdiğim bir teslimiyet belgesiydi.
"Şimdi," dedi Ateş, ayağa kalkıp bana doğru bir adım atarak. "Bu geceyi sen başlattın. Ama sonunu ben belirleyeceğim."
Odanın içindeki sessizlik, sadece Ateş’in ağır ve kendinden emin adımlarıyla bozuluyordu. Ben, yerdeki kıyafet yığınının ortasında, kendi ellerimle yarattığım o çıplak savunmasızlığın içinde titrerken, Ateş beklenmedik bir şey yaptı. Bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmeden elini gömleğinin düğmelerine götürdü.
Siyah gömleğinin düğmelerini tek tek, neredeyse canımı yakmak ister gibi yavaşça çözdü. Omuzlarındaki o genişlik, göğüs kafesindeki o gergin kaslar gün ışığına çıktığında, az önceki meydan okuyan cesaretim yerle bir oldu. Az önce "Al ne istiyorsan!" diyen o kız, şimdi yerini sadece hayatta kalmaya çalışan ürkek bir serçeye bırakmıştı. Ateş, pantolonunun kemerini çözüp onu da yere fırlattığında, odadaki atmosferin ağırlığı altında ezildiğimi hissettim.
Üzerime doğru yürümeye başladı.
Her bir adımı, zeminle aramdaki bağı koparıyor gibiydi. İçime derin, buz gibi bir korku yayıldı. "Dur," diye fısıldadım, ama sesim o kadar cılız çıktı ki, kendi kulaklarımda bile yankılanmadı. Geri geri gitmeye başladım. Çıplak ayaklarımın soğuk parkeye değen sesi, kalbimin gürültüsüne karışıyordu. Ancak oda devasa olsa da, Ateş’in yarattığı o görünmez çember daralıyordu.
Sırtım, boydan boya cam olan o soğuk duvara çarptığında kaçacak yerimin kalmadığını anladım. Arkamda uçsuz buçaksız orman ve gece, önümde ise tüm karanlığıyla Ateş Karan vardı.
Ateş, aramızdaki son santimleri de yok ederek üzerime çöktü. İki elini de başımın yanına, cama yasladı. Beni kendi bedeni ve soğuk cam arasına mühürledi. Teninin sıcaklığı, tenimi yalamaya başladığında ürperdim. Gözleri, bir avcının avını en zayıf anında izlediği o vahşi keyifle parlıyordu.
Yavaşça kendini bana yasladı.
Vücudunun tüm ağırlığını, tüm kas gücünü üzerimde hissettim. O an, karnımın hemen altında, göbeğime değen o amansız sertliği hissettiğimde nefesim boğazımda tıkandı. Bu, sadece fiziksel bir güç değil; beni tamamen ele geçirdiğinin, artık kaçışımın olmadığının somut kanıtıydı. Gözlerimi kapattım, başımı yana çevirdim. Kalbim o kadar şiddetli atıyordu ki, göğüs kafesim Ateş’in göğsüne çarpıp duruyordu.
"Bırak..." diye inledim. Ellerimi göğsüne koyup onu itmeye çalıştım. Teninin sertliği ve sıcaklığı avuçlarımı yakıyordu. Onu sarsmaya, o çelikten gövdesini santim kımıldatmaya çalıştım ama bu, devasa bir kayayı elle yerinden oynatmaya çalışmak kadar imkansızdı.
Ben debelendikçe, Ateş’in dudaklarından o karanlık, alaycı gülüş döküldü. Bu gülüş, benim çaresizliğimle beslenen bir canavarın sesiydi. Eğildi, dudaklarını kulağımın tam altına, nabzımın çılgınca attığı o noktaya yasladı.
"Korkuyor musun Mira?" diye fısıldadı. Sesi, derimin altında titreyen bir elektrik akımı gibiydi. "Az önce her şeyini feda etmeye hazırdın. Şimdi neden titriyorsun?"
Beni daha sert, daha amansızca cama bastırdı. Göbeğimdeki o baskı daha da belirginleştiğinde gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Kendimi ondan kurtarmak için son bir hamleyle sarsıldım ama kollarını belime dolayıp beni tamamen kendine hapsetti.
"Beni kendi rızanla isteyeceğin zaman da gelecek küçük," dedi Ateş, sesi bir kehanet kadar kesin ve ürkütücüydü.
Başını geri çekip doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bu gece beni mahvedeceğine dair bir arzu vardı ama aynı zamanda garip bir sabır... "Benim olmanı istiyorum Mira. Ama sadece bedeninin değil... Ruhunun da bana teslim olmasını istiyorum. Ve inan bana, o gün geldiğinde bu korkun yerini bir açlığa bırakacak."
Elimi kalbinin üzerine koydu. Kalbi, benimki kadar hızlı ama çok daha otoriter bir ritimle atıyordu. "Şimdilik bu korkuyla uyu. Ama her saniye, her nefeste seni nasıl kuşattığımı düşün."
Beni orada, o soğuk camın önünde, çıplak ve titrerken bıraktı. Ateş Karan, sadece bedenime değil, gelecekteki irademe de ipotek koymuştu. Ruhumun daha önce hiç hissetmediği kadar büyük bir karanlığa gömüldüğünü hissediyordum.
Ateş’in o devasa, camdan kalesi arkamda kalırken, ciğerlerimdeki oksijen hala onun tütün ve viski kokan nefesiyle kirliydi. Beni evimin birkaç sokak ötesinde, sabahın gri ve ruhsuz aydınlığında arabadan indirdiğinde tek bir kelime bile etmemişti. Sadece o karanlık, sahiplenici bakışıyla beni izlemiş, sanki görünmez bir iple beni kendine bağladığını hatırlatmıştı. Üzerimdeki kıyafetler kırış buruştu, ruhum ise çoktan paramparça.
Sokağımızın başına geldiğimde, adımlarım geri geri gidiyordu. Inferno’dan kaçışım, Can’ın kanlar içindeki bedeni, Ateş’in o buz gibi teninin üzerimdeki baskısı... Hepsi zihnimde devasa bir gürültüye dönüşmüştü. Ama asıl korku, o paslı demir kapının ardındaydı. Babamın öfkesi, Ateş’in karanlığından bile daha somut, daha yıkıcıydı.
Kapının önüne vardığımda anahtarımı deliğe sokarken ellerim zangır zangır titriyordu. Kapıyı sessizce açıp içeri süzülmeyi umuyordum ama eşikten adımımı attığım an, antrenin o cılız ışığının altında bekleyen gölgeyle karşılaştım. Babam, elinde sıkıca tuttuğu kemeri ve gözlerindeki o cinnet belirtisiyle tam karşımdaydı.
Televizyon kapalıydı. Evde ölümcül bir sessizlik vardı.
"Neredesin sen?"
Sesi bağırmıyordu; ama o kadar derinden, o kadar nefret dolu geliyordu ki dizlerimin bağı çözüldü. "Baba... Ben..."
"Neredesin dedim!" diye kükredi bu sefer. Üzerime doğru bir aslan gibi atıldı. Kolumu öyle bir kavradı ki, parmaklarının etime gömüldüğünü hissettim. "Dün gece eve gelmedin! Telefonun kapalı! Okuldan kaçtığını söylediler! Ne işler çeviriyorsun sen sürtük?"
"Baba yemin ederim, sadece arkadaşlarımdaydım, ders çalışıyorduk, zamanın nasıl geçtiğini..."
Yalanlarım, onun öfkesinin karşısında bir kağıt parçası gibi yanıp kül oldu. Babam gözlerimin içine bakarken, üzerimdeki hırkanın yakasındaki o hafif lekeyi, dağılmış saçlarımı ve boynumdaki o Ateş'e ait, silinmesi imkansız olan izi fark etti. O an, odadaki hava buz kesti. Babamın gözlerindeki hayal kırıklığı, yerini saf, hayvanca bir hiddete bıraktı.
"Sen..." dedi, sesi titreyerek. "Sen benim namusumu ayaklar altına mı aldın? O zengin züppelerin peşinde mi koştun?"
"Hayır baba, öyle değil!" diye haykırdım ama kelimelerim havada asılı kaldı.
Aniden, dünyanın durduğunu hissettiğim o an yaşandı. Babamın elini havada gördüm, ardından kulaklarımda sağır edici bir çınlama yükseldi. Yüzüme inen o sert tokatla başım yana savruldu. Darbenin şiddetiyle dengemi kaybedip antredeki ayakkabılığın üzerine düştüm. Yanağım alev alev yanıyordu, ağzıma metalik, paslı bir tat yayıldı. Dudaklarımın patladığını o an anladım.
"Ben seni okutmak için, bu eve ekmek getirmek için canımı dişime takayım, sen git elin adamlarına kendini meze yap!" Babam durmuyordu. Bağırdıkça daha da hırslanıyordu. "Seni bu eve gömeceğim Mira! Bundan sonra okul falan yok! Üniversite falan yok! Senin yerin bu dört duvar, ta ki seni birine verene kadar!"
Yerde, ayakkabıların arasında büzülmüşken hıçkırıklara boğuldum. Yüzümdeki acı, kalbimdeki yıkımın yanında hiçbir şeydi. Ateş Karan beni bir mülk gibi görmüştü, babam ise bir utanç kaynağı. İki adam, iki farklı dünya ama ikisi de benim ruhumu parça parça ediyordu.
"Kalk ayağa!" diye bağırdı babam, saçlarımdan tutup beni ayağa kaldırırken. Beni odama doğru sürükledi. Kapıyı üzerime kapatmadan önce son kez yüzüme tükürürcesine baktı. "Bir daha bu kapıdan dışarı adımını atarsan, seni bu sokakta yaşatmam."
Kapı üzerime kapandı ve kilit sesi odada yankılandı. Karanlıkta, yatağımın kenarına çöktüm. Yanağım sızlıyor, kalbim bir enkazın altında can çekişiyordu. Can hastanedeydi, babam beni eve hapsetmişti ve Ateş... Ateş her yerdeydi.
O an, telefonumun ekranı karanlıkta bir kez daha aydınlandı. Gözyaşlarımın arasından mesaja baktım.
"Babanın elinin izi yanağında soğumadan, benim elimin sıcaklığını özleyeceksin Mira. Seni o evden çıkaracak olan tek kişi benim. Sadece bekle."
Telefonu fırlatıp attım. Hem Ateş’ten, hem babamdan, hem de kadınlığımın bu ilk günlerinde yaşadığım bu ağır bedelden nefret ediyordum. Ama biliyordum; Ateş Karan asla yalan söylemezdi. O kapı bir gün açılacaktı, ama bu özgürlüğe değil, çok daha karanlık bir esarete açılan kapı olacaktı.