Sınıfa adım attıklarında, içerideki uğultu aniden kesildi. Herkesin bakışları aynı noktada kilitlenmişti, Adel ve Bert.
Adel, daha önce hiç bu kadar dikkat çekmemişti. Kıyafeti kusursuzdu; sade ama pahalı, zarif ama kendinden emin. Bert’in yanındaki varlığı, onu bir anda okulun merkezine taşımıştı. Ve Bert... Soğuk bakışları, dik duruşu ve adımlarındaki kendinden eminlik... Herkesin üstüne çöken bir sessizlikti adeta. Kimse onun ne düşündüğünü tam anlamıyordu ama herkes onu izliyordu.
Adel yerini alırken, göz ucuyla Yiğit’i fark etti. Arka sırada, oturduğu yerde gerilmiş, yumruklarını sıkarak onlara bakıyordu. Elif yanındaydı ama yüzü kıskançlık ve kontrolsüz bir öfkeyle kaplıydı. Sessizce birbirlerine bir şeyler fısıldıyorlardı, ama ikisinin de gözleri hâlâ Adel’deydi.
Adel, Bert’le yan yana oturdu. Bert arkasına yaslanırken sessizce çevreyi süzdü. Herkesin bakışlarını topladığını biliyor ama zerre ilgilenmiyor gibiydi. Yüzündeki soğuk ifade, Adel’in içinde hafif bir ürperti bırakmıştı, ama aynı zamanda bu garipti, bir güven duygusu da.
Adel, gözlerini Yiğit’ten ayırmadan fısıltıyla sordu:
“Görüyor musun? Resmen delirmek üzere.”
Bert, gözlerini Adel’e çevirdi. Sesinde hâlâ o sakinlik vardı:
“Görmekle kalmıyorum, tadını çıkarıyorum.”
Adel ona şaşkın bir bakış attı. Bert’in gülümsemesi yoktu ama sesi bir oyun oynar gibiydi.
“Bu sadece bir başlangıç. Düşmanların seni izlerken parlıyorsan, gerçekten güçlü olmuşsun demektir.”
Adel biraz daha eğildi.
“Peki... sence fazla mı ileri gidiyoruz?”
Bert’in gözleri karanlık ama sabitti.
“Fazla diye bir şey yoktur. Kurallar güçsüzler içindir. Biz kuralları koyarız. Unutma: Eğer sevgili gibi görünmek istiyorsak, önce sevgili gibi hissetmeliyiz.”
Adel’in nefesi boğazında düğümlendi. Bert’in söylediklerinde bir oyun vardı ama bu oyun artık gerçeğe çok yakınlaşıyordu.
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve herkes yerine çekildi. Ders başladığında bile, sınıfta herkes göz ucuyla o iki kişiyi izliyordu: Adel ve Bert. Yeni bir denge kurulmuştu, ve bu dengeyi artık onlar belirliyordu.
Ama dışarıda... Elif’in zihninde bir plan şekillenmeye başlamıştı. Ve Yiğit’in gururu... kolay kolay kabullenemezdi bu durumu.
Bir fırtına yaklaşıyordu.
Dersin bitiş zili çaldığında, sınıf bir anda uğultulu bir kalabalığa dönüştü. Ama Adel ve Bert, sanki dış dünyadan tamamen kopmuş gibiydiler. Sessizce eşyalarını topladılar, bakışlar yine üzerlerindeydi. Adel alışmaya başlamıştı ama içindeki küçük düğüm hâlâ çözülmemişti.
Koridorları geçip Bert’in arabasına yürürlerken, Adel bir anlığına arkasına döndü. Elif ve Yiğit onları izliyordu. Yine. Sanki bir şey bekliyorlarmış gibi. Ama bu kez Adel sadece bir saniye durdu, sonra Bert’in yanında yoluna devam etti.
Arabaya bindiklerinde Bert kontağı çevirdi, motorun düşük uğultusu içeri doldu. Şehrin trafiğinde ilerlerken Adel, camdan dışarı bakıyordu ama gözleri bir noktaya odaklanmıyordu. Düşünceleri, Bert’le tanıştığı o ana takılıp kalmıştı. Kaldırımda Elif’le tartışırken, sonra yere düşüşü... Ve Bert’in gelişi.
Sonunda dayanamayıp sordu:
“Bert..."
Bert gözlerini yoldan ayırmadan mırıldandı. “Hm?”
Adel ona döndü. “O gün... beni neden kurtardın?”
Bert bir an sustu. Trafikte şerit değiştirdi, sonra ifadesiz bir şekilde konuştu. “Kurtarılman gerekiyordu.”
“Hayır,” dedi Adel. “Öylece orada belirdin. Ne tesadüftü, ne de rastlantı gibi geldi. Sanki... izliyordun beni. Neden?”
Bert hafifçe başını salladı, bir gülümseme çarpıp geçti dudaklarının kenarından. “Çünkü seni daha önce görmüştüm.”
Adel’in kaşları çatıldı. “Ne demek bu?”
Bert, bir sokağa saparken göz ucuyla ona baktı. “Okulun ilk haftası. Kütüphanenin camından dışarı bakıyordum. Sen avluda tek başına oturuyordun. Rüzgar saçlarını uçuruyordu. Diğer herkes bir yerlere koşuştururken sen... olduğun gibiydin. Sessiz ama fark edilir.”
Adel, duydukları karşısında afalladı. Bert devam etti:
“O zamandan beri dikkat ettim sana. Ama adım atmadım. Ta ki... o gün Elif’in gözlerindeki öfkeyi gördüğümde, bir şey olacak dedim. Ve doğru çıktı.”
Adel’in kalbi biraz hızlandı. “Yani... beni o yüzden mi kurtardın? Çünkü dikkatini çekmiştim?”
Bert hafifçe başını salladı. “Evet. Ama bir nedeni daha vardı.”
Araba Adel’in mahallesine yaklaştığında, Bert hızı düşürdü. Gözlerini hâlâ yoldan ayırmamıştı ama sesi daha derinden geldi bu kez.
“Ben insanları bir anla tanırım, Adel. Kim güçlüdür, kim düşmüştür ama ayağa kalkacak gibidir. Kimse sana ikinci şansı vermezken, sen yine de savaşanlardansın. O gün, o kaldırımda... birileri seni yeniden kırmak üzereydi. Ama ben böyle bir şeyin parçası olmam.”
Adel bir süre sessiz kaldı. Sonra fısıltıyla konuştu: “Teşekkür ederim.”
Bert yavaşça arabayı kaldırıma çekti. “Teşekküre gerek yok. Senin ne kadar yükselebileceğini görmek istiyorum sadece.”
Adel dönüp ona baktı. Bert’in yüzünde o her zamanki ifadesizlik vardı ama bu kez... içinde gerçek bir karanlıkla birlikte, başka bir şey de vardı. Belki merhamet, belki hayranlık. Belki hepsi birden.
Adel kapıyı açmadan önce bir şey daha sordu:
“Peki... bana yardım ediyorsun. Bu oyun. Bu... her şey. Gerçekten sadece eğlenmek için mi?”
Bert bu kez doğrudan gözlerinin içine baktı. Cevabı kısa ve netti:
“Hayır.”
Ardından başını yana çevirdi, yolun sonuna doğru baktı.
“Çok kurcalamamanı öneririm.”
Adel’in kalbi, bu sözle birlikte hafifçe sarsıldı. O anda Bert’le ilgili tüm soruları cevaplanmadı belki ama bir gerçek belirginleşti:
Bu sadece bir oyun değil.
Ve Bert’in içinde, çözülemeyen çok daha derin bir hikâye vardı.
Adel usulca kapıyı açtı, inmeden önce son bir kez Bert’e baktı. “Yarın sabah yine seni bekleyebilir miyim?”
Bert gözlerini ona çevirdi. Bert eliyle bir anahtar sallandırdı Adel'in eline. “Yarın ve sonrası için... anahtar sende.”
Adel anahtarı aldı kapıyı kapattı ve evine doğru yürüdü.
Ama kafasında artık sadece Elif ve Yiğit değil... Bert’in karanlık, etkileyici geçmişi vardı.
Ve içten içe biliyordu...
Bu hikâye daha yeni başlıyordu.
*
Gece, şehri yavaşça yutarken Bert’in evi sessizliğe gömülmüştü.
Adel’i bıraktıktan sonra, uzun bir yolculuğu tercih etti. Kestirme sokakları değil, karanlık ve tenha yolları seçti. Radyoyu açmadı. Sessizlik, ona hep daha çok şey anlatırdı.
Eve vardığında elektronik kapılar tek bir dokunuşuyla açıldı. İçeri girerken, duvardaki maske koleksiyonu karanlıkta loş siluetler halinde onu karşıladı. Kadın, erkek, yaşlı, çocuk... her biri farklı bir ülkeden, farklı bir geçmişten. Hepsinin gözleri boştu ama üzerindeki karanlık anlamlarla doluydu.
Montunu çıkarıp kancaya astı. Ayakkabılarını bile çıkarmadan loş salona yürüdü. İçerisi karanlıktı, ama Bert karanlıkta rahat ederdi.
Yavaş adımlarla şöminenin yanındaki küçük masaya gitti. Üzerinde bir viski şişesi, yanında kristal bir bardak ve cam tablada küçük bir mum duruyordu. Bert, bardağı kaldırıp içine viski doldurdu, sonra mumun önünde durdu.
Sağ elini havada kısa bir süre bekletti.
Parmakları, neredeyse görünmeyen bir hareketle kıvrıldı. O anda hiçbir kıvılcım, hiçbir sürtünme olmadı.
Ama mum, bir anda yandı.
Sönük fitilin ucunda parlayan o küçük alev, bir anda odadaki loşluğu kırdı. Alev, dans eder gibi titredi ama Bert’in bakışları sanki onu sabitlemiş gibiydi.
Alevin o an yanmasının arkasında ne bir çakmak ne de kibrit vardı.
Sadece Bert’in iradesi.
Bu, onun nadiren kullandığı... ve kimsenin bilmediği bir şeydi.
Ateşe hükmetmiyordu belki, ama ateşi çağırıyordu. Karanlıkla arasında eski, kadim bir bağ vardı. Nereden geldiğini hatırlamıyordu ya da hatırlamayı seçmiyordu. Ama içindeki bu karanlık güç, onun etrafına ördüğü duvarların bir parçasıydı.
Mumu yaktıktan sonra, camın önündeki büyük tekli koltuğa oturdu. Loş ışık maskelerin üzerini hafifçe aydınlatıyordu, onların suskunluğuna ortak oluyordu.
Bert, viski bardağını kaldırıp dudaklarına götürdü. Sert ve keskin bir yudum aldı.
Yutarken gözlerini kapadı. Bugün olanları düşündü. Adel’in bakışlarını, cesaretini, tereddütlerini... Ve kendi söylediklerini. Ona yardım etme nedeni basit değildi.
Adel, uzun süredir hissetmediği bir şey uyandırmıştı içinde. Tanıdık ama uzak bir his. Belki de kendini hatırlatmıştı ona. Ya da geçmişte yarım kalan bir şeyi.
Alev titredi.
Bert başını yana çevirip ona baktı. Mumun dansı, odanın sessizliğinde yankı buluyordu.
Kendine sordu, sadece içinden.
“Bu oyun... seni mi saracak Bert? Yoksa sen mi onun sonunu getireceksin?”
Ama Bert’in cevabı yoktu.
Çünkü bu kez oyunun kurallarını o yazmamıştı.
Sadece... karanlıkta bir yerlerde, yeni bir kıvılcımı bekliyordu.