Adel, yüzünü rüzgâra dönüp gözlerini kapattı. Kampüsün ortasındaki büyük çınar ağacının gölgesinde, bankta oturmuş kahvesini yudumluyordu. Hava ılık ve hafif serindi, sonbaharın şehre bıraktığı serin dokunuş, yaprakların arasında fısıldaşıyordu. Bugün doğum günüydü.
Gözlerini açıp telefonuna baktı. Saat öğleden sonra üçü geçiyordu ve mesaj kutusu, ailesinden ve birkaç yakın arkadaşından gelen tebrik mesajlarıyla doluydu. Gözleri bir isme takıldı: Yiğit.
Ondan hâlâ bir mesaj gelmemişti.
Adel dudaklarını büzerek telefonu çantasına attı. Belki de meşguldü. Dersleri ağırdı, projeleri vardı. Ama yine de… doğum gününü unutmuş olamazdı, değil mi? İçindeki huzursuzluk duygusunu bastırarak çantasını toparladı ve kampüs içindeki kafeye doğru yürüdü.
Kapıdan içeri adım attığında tanıdık yüzler ona doğru döndü. En yakın arkadaşı Melis el sallıyordu.
“İşte doğum günü kızı!” diye bağırdı Melis. Yanındaki diğer arkadaşları da ona gülümsedi.
Adel gülümseyerek yanlarına geçti, sandalyeye oturdu. “Abartmaya gerek yok,” dedi hafifçe gülerek. “Sadece bir yaş daha yaşlandım.”
“Saçmalama! Doğum günleri kutlanmalı.” Melis göz kırptı. “Bu arada, akşam Yiğit’le planınız var mı?”
Adel omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Gün içinde hiç mesaj atmadı.”
Masadaki herkes kaşlarını çattı.
“Ciddi misin?” diye sordu Kerem, elindeki kahveyi masaya koyarak. “Bir yıldır birliktesiniz, doğum gününü nasıl unutabilir?”
Adel, kendisini savunur gibi omuzlarını kaldırdı. “Belki de sürpriz yapıyordur?”
Melis gözlerini devirdi. “Bence çok beklersin.”
Adel, arkadaşının bu tavrına gücenmek istemese de içten içe rahatsız oldu. Melis, Yiğit’i pek sevmezdi. Onun fazla kayıtsız ve uzak biri olduğunu düşünüyordu. Adel ise hep Yiğit’in yoğunluğuna bir bahane bulmuş, sevgilisine olan güvenini kaybetmemeye çalışmıştı.
Telefonu çantasının içinde titrediğinde hemen açtı. Gelen mesaj Yiğit’tendi.
“Akşam bana gel. Konuşmamız lazım.”
Adel’in kalbi hızlandı. Garip bir mesajdı. Ne doğum gününden bahsetmişti ne de başka bir şeyden. Sadece... konuşmamız lazım.
Melis, onun yüzündeki ifadeyi fark ederek eğildi. “Ne oldu?”
Adel mesajı ona gösterdi.
“Ne demek konuşmamız lazım?” Melis kaşlarını çattı.
Adel omuz silkti. “Bilmiyorum ama öğrenmek üzereyim.”
*
Adel, Yiğit’in apartmanına doğru yürürken içindeki huzursuzluk artıyordu. Üzerine sevdiği lacivert kazağını giymiş, kızıl saçlarını hafifçe dalgalı bırakmıştı. Yüzüne hafif bir makyaj yapmıştı ama şimdiden tüm bunların gereksiz olduğunu hissediyordu.
Apartmanın kapısını açıp merdivenleri çıkarken kalbi hızlandı. Yiğit’i görür görmez doğrudan ona sarılacak ve belki de sürpriz yapıp yapmadığını soracaktı. Onun gözlerine bakınca her şeyi anlayacağını düşündü.
Daire kapısına geldiğinde, elini kaldırıp kapıyı çaldı. Bekledi. Ses yoktu.
Kaşlarını çatarak bir daha vurdu. Yine cevap gelmedi.
Ona mesaj atmak için çantasına yöneldiği sırada, kapının tam kapanmadığını fark etti. Hafifçe aralıktı.
İçinde bir şüphe kıpırdandı. Eli kapıyı itti.
Dairenin içine adım attığında, içeride loş bir ışık yanıyordu. Oturma odasının masasında bir şarap şişesi ve iki kadeh duruyordu. Perdeler kapalıydı. Hava biraz ağırdı, belli ki bir süredir camlar açılmamıştı.
Adel, içeri doğru birkaç adım attı.
Ve o an, yatak odasından gelen hafif bir kahkaha sesi duydu.
Dondu kaldı.
Yüreği hızla atmaya başladı. Adımlarını yavaşlatarak koridora yöneldi. Yatak odasının kapısı hafif aralıktı. İçeriden bir fısıltı geldi. Sonra yastıkların hışırdadığını duydu.
Nefesi düzensizleşti. İçinde kötü bir his vardı ama beynini buna inandırmak istemiyordu.
Kapıya doğru ilerledi ve elini nazikçe itti.
Kapı hafifçe açıldığında, önce yatağın ucunu gördü. Dağınık çarşaflar, odanın havasına sinmiş bir koku... Ve sonra...
Yiğit.
Beline kadar çıplaktı, başını hafifçe yana çevirmişti ve gözleri kapalıydı. Onun yanında ise...
Adel’in içi buz kesti.
Elif.
Sarı saçları dağılmış, vücudu yataktan sarkmıştı. O an panikle doğrulup gözleri Adel’inkilerle buluştu.
Zaman bir anlığına durdu.
Adel’in beyninde bir uğultu yükseldi, gözleri odanın içinde dolaşırken nefesi düzensizleşti. Yiğit hâlâ durumu kavrayamamış gibi ağır hareketlerle başını kaldırdı.
“Ne..." diye mırıldandı.
Ama Adel başka bir şey duymuyordu. Kalbinin sesinden başka hiçbir şey yoktu.
Sonra, içindeki öfke infilak etti.
“Sen..." Adel nefesi kesilmiş gibi konuştu. “Bunu bana nasıl yaparsın?!”
Yiğit hemen ayağa kalkmaya çalıştı ama Adel geriye çekildi. Elif de panikle battaniyeye sarılmaya çalışıyordu.
“Adel, lütfen, açıklayabilirim,” dedi Yiğit.
Adel kahkaha attı. Acı dolu, titrek bir kahkaha. “Ne açıklayacaksın? Şu manzarayı mı?”
Elif bir şey söylemeye çalıştı ama Adel öfkeyle ona döndü.
“Sen de... Sen nasıl böyle bir şey yaparsın?! Hem de benim sevgilimle!”
Elif gözlerini kaçırdı. Ama Adel daha fazla burada kalamazdı. Midesi bulanıyor, nefesi daralıyordu.
Hızla geriye döndü, Yiğit’in seslenişlerini duymadan kapıyı açıp apartmandan fırladı.
Rüzgâr yüzüne çarptığında bile, içindeki öfke ve hayal kırıklığı soğumuyordu.
Bugün onun doğum günüydü. Ve hayatındaki en büyük ihaneti yaşamıştı.
Adel, soğuk gece havasında hızla yürüyordu. Ayakları titrek, nefesi düzensizdi. İçindeki öfke ve hayal kırıklığı göğsünü sıkıştırıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı ama elinin tersiyle hızla sildi. Ağlamak istemiyordu. Ona ağlamayacaktı.
Yiğit’in sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Adel, bekle, açıklayabilirim!”
Ne açıklayacaktı? Gözleriyle gördüğünü mü değiştirecekti?
Elif.
Adel’in midesi bulandı. Bu kızla aylar önce bir projede tartışmışlardı. Elif, fazla baskın ve kibirliydi, sürekli başkalarını küçümseyen tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Adel, onunla bir daha yakın olmak istememişti ama Elif bir şekilde hep çevresinde dolaşmıştı. Şimdi anlıyordu nedenini.
Demek Yiğit’le çoktan başlamıştı her şey...
Bir bankın yanına geldiğinde durdu. Başını ellerinin arasına aldı, titreyen parmaklarıyla saçlarını karıştırdı. İçinde büyük bir boşluk vardı. Bir yıl boyunca sevdiği, güvendiği adam, en sevmediği insanlardan biriyle onu aldatmıştı.
Öylece bir süre durdu. Sokaktan geçen insanlar ona kısa bakışlar atıyor, ama kimse durup bir şey sormuyordu. O an, koca şehirde yapayalnız hissetti kendini.
Telefonu çantasının içinde titredi. Hızla çıkarıp baktı. Yiğit.
Aramayı görmezden gelerek telefonu kapattı ve derin bir nefes aldı. Eve gitmek istemiyordu. Ailesinin yanında kalıyordu ve annesinin en ufak bir mutsuzluğu hemen anlayacağını biliyordu. Melisa’nın yanına mı gitseydi? Ama şu an kimseyle konuşmak istemiyordu.
Bir anda zihnine bir fikir düştü.
Burası yetmiyor. Nefes alamıyorum.
Ayağa kalktı. Metroya yürüdü ve en yakın istasyona indi. Gideceği yer belliydi.
Saat 23:30
Şehrin biraz dışında, yüksek bir tepenin üzerindeki parkta tek başına oturuyordu. Burayı seviyordu. Burası onun düşünme yeri olmuştu hep. Sessizdi, uzaktan şehir ışıkları görünüyordu ama kalabalıktan uzaktı.
Gökyüzü bulutsuzdu, yıldızlar soluk ama oradaydı. Adel, dizlerini karnına çekerek sarıldı. Kendini sarılmaya ihtiyacı olan küçük bir çocuk gibi hissediyordu.
Saatlerdir aç olduğunu fark etti ama iştahı yoktu. Beyni, Yiğit ve Elif’in çıplak bedenlerini düşünmekten başka bir şey yapamıyordu.
O an, iliklerinde garip bir his hissetti.
Sanki... izleniyordu.
Başını hızla kaldırdı ve çevresine baktı. Parkın bu bölümü neredeyse tamamen boştu. Uzakta bir sokak lambası titrek ışığını yayarken, hafif bir rüzgâr dalları sallıyordu.
Ama bir şey... yanlıştı.
Tüm vücudu gerilmişti, içgüdüleri tehlike sinyalleri veriyordu.
Kalkıp gitmeli miydi?
O an, birkaç metre ileride bir siluet gördü.
Bir adam.
Karanlık bir palto giymiş, uzun boylu biri. Gövdesi gölgelerin içinde kayboluyordu ama orada olduğunu hissedebiliyordu. Hareket etmiyordu. Sadece izliyordu.
Adel’in kalbi hızlandı.
Kimdi bu adam? Ve neden ona bakıyordu?
Buradan kalmıp gitmeliydi bir an önce.