Ceres;
Babam zaten olduğundan daha da gergin bir vaziyetteydi. Öfkesinin yükseldiğini ben hissediyordum ama etrafındaki salaklar öyle kibirliydiker ki. Kiminle konuştukları hakkında bir fikirleri bile olmadığına emindim.
"Evet babalık uzat bakalım ellerini. Daha fazla sorun çıkarma." diyen sarışın ve yeşil gözlü muhafız liderine döndüm.
Annem kucağında yaralı olmasaydı eminim şimdiye hepsini paket etmişti. Hala daha ölmedilerse Kraliçeye saygı duyduğu içindi kesinlikle.
"Dokunduğun son şey o babalığın elleri olmasın yavru." diyen sese doğru döndük.
"Elias!" diye bağırdım. Tanıdık bir yüz gördüğüme hiç bu kadar çok sevinmemiştim.
"Komutan Elias." diyerek hepsi hazır ola geçti. Kurtlar bile.
"Ölümü, tutuklamaya kalkmak çok cesur bir hareket derdim. Tabi bu kadar ahmak olmasan."
Muhafızların lideri kıpkırmızı olurken. Diğerleri nefesini tuttu.
"Maximusu tanımamakta haklısın belki. Sen bu krallığa geldiğinde o çoktan gitmişti. Peki ya Cadıların lideri kızıl cadı Cassandrayı nasıl tanımıyorsun. Renk körü olmadığını varsayıyorum."
Elias konuştukça hepsi alı al moru mor oluyordu. Bize dikkatli bakmamışlardı bile.
Sonra Elias gelip önümde başını eğdi. Bu bir vampir şövalye için en büyük saygı göstergesiydi. Ama sadece Kraliçenin önünde diz çökerlerdi.
"Hoşgeldin Kızıl Cadı Ceres. Geleceğin cadı lideri." dediğinde birkaç nida sesi daha çıktı.
"Çok konuşuyorsun Elias. Karım yaralı." dediğinde. Eliss ağzının içinden küfür savurdu.
"Şifahaneye kadar sana eşlik edeyim. Yolu biliyorsun Maximus. Hafızanı kaybetmiş inatçı bir keçi gibi davranma."
"Seni kim lider ilan etti. Alaric olmayınca kendini kral sandın heralde."
Bir süre daha muhafız alayı ile yürümeye devam ettik. Sanıyorum ki Elias hepsine ayrı ceza kesecekti. Daha kimin kim olduğunu bile bilmiyorlardı çünkü.
Saraya yaklaştığımızda bize doğru koşan iki kişi vardı. Kim olduklarını anlamamak imkansızdı. Kraliçe Velora yürüyüşünden bile bir asalet akıyordu. Ardından da tüm heybeti ile Kral Sebastian geliyordu.
Onların resimlerini tabiki görmüştüm. Ama yakından daha muhteşemlerdi. Babam daha fazla laf anlatmaya uğraşmaya çalışmadan annemi sarayın şifahanesine götürdü. Kral ve kraliçe bizi takip ettiler.
"Neler oldu Max?" diye sordu Kraliçe.
"Siz gidin." dedi sonra arkamızdan hala bizi takip eden gruba. Hepsi ayrılırken Kraliçe cevap arıyordu. Babam ise kendisini kaybetmiş gibiydi. Cesaretimi toplayıp lafa girdim.
"Vanga'nin katili." dediğimde hepsi bana döndü.
"İblis. Annemi öldürmeye çalıştı."
"Ceres olmasa ölmüştük. Gücüm etki etmedi." dedi babam. Duvara sırtını dayayarak çökmüştü.
Şifacıların bizi içeri almayacağını biliyorduk. Hepimiz kapıda iyi bir haber için bekliyorduk.
"Benim peşimdeydi. Annem beni korumaya çalıştı. Annemi ben sanmış." Söylediklerim çok mantıksız geliyordu kulağa ama doğruydu.
"Bunu biliyorduk Ceres. Annene seni buraya getirmesi için bu nedenle ısrar ettim."
"Halkını bırakmak istemedi. " dedi babam.
"Siz orada olduğunuz için halkı tehlikede."
"Başka neler sakladınız benden?" diye sinirle sordum.
"Nasıl yani?" diye sordu Kral.
"Sizin mektubunuzu okuyunca gerçekleri öğrendim. Prenslerin, eşlerim olduğunu benden sakladılar."
"Ne?" diyerek ayaklandı Kraliçe.
"Lanet olsun Max. Söz vermiştiniz. Ceresi eğitecektiniz."
"Cassandra izin vermedi. Ben de bir bildiği vardır dedim."
"Deli saçması. Gerçekten." Kapının açılması ile konuşma bölündü.
" Kraliçem." diyerek çıktı şifacı odadan.
" Dinliyorum Lark."
"Dünya üzerinde ilk kez böyle bir büyü gördüm. Yarasını iyileştirmeyi başardık. Ancak hayli zayıf düşmüş. Uzun zaman iksir içmesi gerek. Eşi yanında olursa daha çabuk toplarlar.
"Teşekkür ederiz."
"Ben biraz hava alacağım." diyerek çıktım.
Nefes almakta zorlamaya başlamıştım. Sanki bir günde tüm hayatım değişmiş gibiydi. Gerçi benim hayatım belki hep buydu ancak hazırlanmak için hiç zamanım olmamıştı.
Kendimi iyi hissettiğim iki yer vardı bu dünya üzerinde. Bir kütüphane ya da bir orman. Ormana doğru ilerledim. Bir yandan ağlarken bir yandan kendimi çok zayıf hissettim.
Tüm bunları sindirebilmek için zamanım olmamıştı. Peşimde ise beni mutlaka öldürmesi gerektiğini düşünen bir iblis ya da iblisler vardı.
Buradaki şifacılar gerçekten yetenekli olmalıydı. Eğer cadı bölgesinde kalsaydık annem iyileşmeyebilirdi. Ancak buradaki şifa akademisinin sürekli yeni ilaçlar denediğini biliyordum.
23 yıl önce Vladimirin kullandığı o zehir tüm ırkları hazırlıksız yakalamıştı. Anlaşılan Kraliçe Velora bir daha böyle bir olay yaşanmasını istemiyordu.
Kendimi çok yorgun hissediyordum ve açıkçası annemle ya da babamla yeni bir kavgaya hazır değildim. Uzunca bir süre saatin nasıl geçtiğini anlamadan ormanda bir ağacın altında oturdum.
Hava kararmaya başladığında bir an irkildim. İlk defa geldiğim bir ormanda yolumu kaybederek dolaşmakta benim salaklığımdı zaten. Neyseki toprak cadısıydım. Ağaçlar bana yolumu gösterirdi.
Yeterince dinlerseniz ağaçların birbiri ile konuştuğunu duyabilirdiniz. Onların fısıltılarını dinlemekten hoşlanırdım. Ya da o kadar yalnızdım ki sonunda delirmiştim.
Biraz ilerlediğimde bir çıtırtı duydum. Sanırım buradaki ormanda vampirlerin ya da kurtadamların dolanması normaldi.
Kafamı çevirmem ile uzak bir noktadan bana bakan kurdu gördüm. Nasıl görmem ki zaten. Koskocaman simsiyah bir kurt bana bakıyordu. Gözlerini göremiyordum.
"Kahretsin Hades." diyerek arkamı dönüp son sürat koşmaya başladım.
Beni burada da mı bulmuştu. Yine bir rüyada mıydım? Düşünemeyecek kadar çok korkmuştum. Hades beni hep yakalıyordu. Yakalanmak istemiyordum.
Arkamdan son sürat beni takip ettiğini duyabiliyordum. Bu sefer kesin ölmüştüm. Kalbim deli gibi çarpıyor ayaklarım birbirine dolanıyordu. Bilmediğim bir ormanda koşarken orman nedense benimle konuşmuyor ve beni düşman olarak görüyor gibiydi.
Aniden yoluma çıkan bir dala takılıp düştüm. Dizlerim fena şekilde sıyrılmış ve kanıyordu. Arkamı dönmem ile çığlık atmam bir oldu. Hades üstüme atlarken tekrar yere kapaklandım.
Ellerimi kendime siper ederek konuştum. "Lütfen bana zarar verme."
Bir şey olmayınca gözlerimi açıp bakma ihtiyacı duydum. İki kocaman birer kara delik. Evet yanlış görmüyordum. Bu hadesti. Bir kurdun gözleri sadece Hades'e ait ise Tartarus kadar karanlık olabilirdi.
Bense kendi salaklığıma kızdım. Nasıl anlamazdım ki. Ama bugün yeterince ölüm tehlikesi atlatmıştım ve korkmam çok normaldi. Üstelik çok nadiren bizim bölgemizde kurtadamlar olurdu.
Beni biraz daha koklamaya devam ederken aniden kırılan kemiklerin sesini duydum. Birkaç saniye sonra ise kurdun yerinde heybetli bir adam duruyordu ve adam çıplaktı!!!
Lanet olsun!!! Kesinlikle buna hazırlıklı değildim. Kurtadamların çıplaklık konusunda ne kadar rahat olduklarını biliyordum ama daha önce hiç rastlamadım.
"Daha önce hiç alet görmemiş gibi ne bakıyorsun." dediğinde adamın edepsizliği karşısında dilim tutuldu.
"Sizin için çok normal olabilir ama bir cadı için değil. Üstüne bir şey giyin."
"Tamam tamam narin cadı." dedi gülerek. Birkaç hışırtı sonrasında bir ağaç kovuğundan şort giydiğini gördüm. Neyseki mahrem yerini kapatma zahmetine girmişti.
Zor bela ayağa kalktım. Dizlerim sıyrılmış ve kanıyordu. Kaşlarını çatarak dizlerime baktı. Nedense bu durumdan hoşlanmamış gibiydi.
"Neden deli gibi kaçtın?"
"Sence? Hadese yem olmamak için olabilir mi?"
"Hades kimseyi yemez. Suçlu değilse tabi."
Koyu giriye benzeyen gözleri ile bana baktı. Siyaha dönük gri gibiydi. Daha önce hiç böyle bir göz rengi görmedim. Kahretsin çok yakışıklıydı. Üstelik çok güzel kokuyordu ama ne koktuğunu bir türlü çıkaramadım.
"Değilim. Sen gelene kadar ormanda kafamı dinliyordum. " diyerek ilerlemeye başladım. Ama dizlerim fena acıyordu.
" Benimle ilgili değil. Hades bir anda bir koku aldı. Sahi ne kokuyorsun sen çıkaramadım kızıl." diyerek beni kokladı.
Kahretsin çok yakındı ve benim bu zamana kadar hiç hissetmediğim duyguları ortaya çıkarıyordu.
Kızıl... Kızıl cadı değil ya da lanetli kızıl cadı. Sadece kızıl... Nedense böyle demesi hoşuma gitmişti. Gerçi bu yürüyen Tanrı' dan da böyle çekici olması beklenirdi sanırım.
"Ceres. Adım Ceres." dedim sinirle.
"Xaden. Orman yabancılar için tehlikeli olabilir."
"Farkettim. Beni bir dal düşürdü."
"Sanırım benim yüzümden. Prensleri, seni kovalayınca düşman olarak algılamış olmalılar."
Bir anda dondum kaldım. Prens mi demişti o. Gerizekalı Ceres. Jetonum kaç köşeliydi acaba. Niye parçaları her zaman bu kadar geç birleştiriyordum.
"Prens, Xaden ve Hades." Sanırım yanımda yürüyen bu Tanrı kılıklı benim kader eşimdi. Bir anda her şey bedenime yüklenirken ayağımın altındaki toprak kaydı sanki.
Bilincim karanlığa gömülürken,
Xaden "Ceres." diye bağırdı...