Ülkü Akalın...
Hastanenin düzenlediği yılbaşı partisine katılmak için hazırlanıyorum şu an. Partinin diğer bir gündem maddesi de benim kurtulup aralarına dönmemdi. Suriye'de rejimin düştüğünün dünyaya duyurulduğu 8 Aralık günü yüzbaşı ile yaptığım yüzleşme, benim için de bir devrim gibiydi. Kendimi Suriye ile kıyasladığım komik anlar olmuyor değil bu bağlamda. Alışılagelmiş bir düzenden bambaşka bir ruh haline geçmiş olmak benim için bir devrim niteliğinde. O gün ona ne kadar kızsam da son sözü söylerken ki ciddiyetine tutunmadan edemiyorum.
Ondan istediğim süreye sadık kalıyor oluşu, açıkçası biraz canımı sıkıyor. Aramıyor mesela. Ne bir mesaj ne de bir arama. Sanki yaşadıklarımın tamamı bir rüyadan ibaretmiş gibi, hayatıma hiç dahil olmamış gibi çekmişti kendini. Bensiz geçirdiğin zamana başkasının gölgesi düşmesin derken; onun gölgesinin bütün hayatımı kaplayacağını bilmiyordum ne yazık ki.
- Ülkü'cüm kendi başına hazırlanmak istediğinden emin misin annecim? Nazan'ı çağırabilirdik.
- Sade bir şeyler yapacağım anne. Nazan'a inan gerek yok.
- Ama kızım, bir yerde partinin onur konuğu sensin. Işıldamak istemiyor musun?
- Rahat olmak istiyorum anne. Işıldayacak havamda değilim.
- Hala kafanı o çocuğa mı takıyorsun sen? Aramıyor diyordun. Annecim arayıp sormayan birisi için bu kadar kendini kapatman normal mi?
- Anne, kaç kez söyleyeceğim, bu süreyi ben istedim ondan. Arayıp sormadığı için bozuk değilim. Aradığında bir cevap verememekten korkuyorum sadece.
- Hala netleşmedi mi fikirlerin güzel kızım?
- Anne, konuşmayalım artık olur mu?
- Pekala. Nasıl istersen öyle olsun.
Geçtiğimiz sürede babamın sansasyon etkisi yaratan çalışması da bilim otoritelerine sunuldu. Ülkenin minimal invaziv cerrahi alanında adımlarca öne taşınacağı bu çalışma bütün ülkelerin günlerce gündemini meşgul etti. Bu çalışma yayınlanırken; Suriye'de yerini hala daha tam olarak bilmediğim üste henüz misafirdim. O gün bile Zafer yanımda değildi. Odamdan çıkıp gittiği günden sonra görmedim bir daha. Hani ülkeye benimle birlikte dönecekti? O helikopterde iki subayla seyahat ederken ne kadar korktuğumu biliyor muydu acaba? Yükseklik korkum olduğundan, uçakla seyahat etmeden önce sakinleştirici kullandığımdan haberdar mıydı? Bugün bunları düşünmek istemiyordum. Bugün sadece eğlenmek istiyordum ama hazırlanırken bile bu kadar isteksizken, orada eğlencenin tadına nasıl varabilecektim? Kalan son hazırlığımı da tamamlayıp, kabanımı üzerime aldım. Yılın son gecesi kar hafifçe atıştırıyordu. Hastane yönetimi bu gece için karşı yakadan bir otelin balo salonunu ayarlamıştı. Bana uzak kaldığı için diğerlerine nazaran evden daha erken çıkmam gerekiyordu. Aracımı çalıştırıp yola koyulmadan önce navigasyona otelin adresini girdim. Ve yaklaşık 45 dakika sürecek olan yolculuk başlamış bulundu.
Zafer Tunç...
Yeşilyurt havalimanına indiğimde buraya gelmediğim dört yıl boyunca birçok şeyin değiştiğine şahit oldum. Yaklaşık iki yıl önce olan ve içinde doğup büyüdüğüm şehrin, Elazığ'ın da olduğu on ili etkileyen büyük depremin izlerine uçak inişe geçerken şahit olmuştum. Ancak şimdi şehrin içine girecek, yıkımın olduğu sokaklardan geçecek olmak ruhumu sıkıştırıyordu. Depremin yıkıcılığı bir yana, o zamanda bile ailemin yanında olamayışım, buradaki garnizon komutanlığı aracılığı ile sağlık durumlarını öğrenip, onları o zaman bile aramayışım ayaklarıma bağlı bir beton yığını ile ilerlemeye çalışma hissi veriyordu. Kaldı ki ayağımdaki kırık hala iyileşmediği için ve köprücük kemiğimdeki hasarın koltuk değneği kullanmama izin vermeyişi nedeniyle bir askerin nezaretinde gelebilmiştim buraya kadar. Uçağa bindirirken ve uçaktan indirirken beni oturttuğu tekerlekli sandalye ayaklarıma bağlı beton yığınını da sürüklüyordu şimdi. Onca yıldan sonra ailemin karşısına elbette sapasağlam çıkmak isterdim. Ancak girdiğim son çatışma benim kaderimi belirleyen bir çatışmaydı. Her şeyi göze alarak girdiğim evden, ağabeyimin intikamını alarak çıkmıştım. Bana göre vücudumdaki hasar bir onur nişanesiyken, zavallı anacığımın ciğerini parçalayacak arazlar olacaktı. Pekii nasıl karşılayacaklardı beni? Sitemkar mı duracaktı hep bakışları? Askerin yardımı ile bindiğim takside şoföre adresi söylerken sesimin titremesine engel olamamıştım. Doğduğum, çocukluğumun geçtiği, askeri okula uğurlandığım, bahçesinde ağabeyim için taziye çadırı kurulan evin adresi adım gibi aklımdaydı. Uzun süre sonra sadece adresi dillendirmek bile boğazımı düğüm düğüm etmişti. Ya kapısına vardığımda nasıl dik duracaktı bu baştan ayağı hasarlı bedenim?
20 dakika sonra şoförün geldiğimizi belli eden uyarısı doldu kulaklarıma. Yol boyunca hem zaman hem de deprem dolayısıyla değişen sokakları yabancılamıştım. Fakat bizim ein sokağına girdiğimde tüten tek baca yönümü tayin etmeme yetmişti. Annem ekmeğini her daim bahçesindeki ufak taş fırında pişirirdi. Ve bu sokakta bizimkinden başka bir evin bahçesinde taş fırın yoktu. Demek ki sıcak ekmeğin üzerine gelmiştim eve. Köyden taze tereyağı da gelmiş miydi acaba?
- Komutanım benim görevim burada bitiyor. Akşam beşe kadar birliğime teslim olmak zorundayım. Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, sağlıcakla kalın.
- Dur bakalım koçum. Saat daha erken. Anamın sıcak ekmeğini yemeden bir yere bırakmam seni. Hem merak etme, geç kalmazsın. Ayrıca kalacak olsan bile birliğini arar konuşurum merak etme.
- Zahmet vermeyeyim komutanım.
- Duymamış olayım aslanım. Hadi çal bakayım kapıyı. Ama kuvvetli çal. Eve ulaşması için sert tutmalısın yumruğunu.
Asker dediğimi yaptıktan sonra nefesimi tutup beklemeye başladım. Ya fırının başındaki anam gelirdi açmaya ya da bacılarımdan biri. Ayşe mi yetişirdi yoksa Sabiha mı bilmiyorum. Ama kim açarsa açsın gözümde biriken yaşı salacağımdan zerre şüphem yoktu. Toprak zeminde sürüyen ayak seslerini duydum önce. Sonra ağır demir kapının gıcırtısı doldu kulaklarıma. Babam bu sese dayanamaz, mütemadiyen yağlardı. Bu kez neden ihmal etti acaba?
- Abi, sen... Sen misin gerçekten?
- Sabiha, bacım. Benim ya, hayırsız abin kapında. Almayacak mısın içeri? Şşş ağlama gözünü seveyim. Hadi bir el at da al abini içeri.
- Abim ne oldu sana? Hii her yerin yara bere içinde. Yüzün ellerin. Allah'ım sen aklıma mukayyet ol, burada olduğuna inanamıyorum bile. Geç abim, geç kurban olduğum. Allah'ım sana şükürler olsun, bu günümüze şükürler olsun. Anneee, Ayşeeee koşun. Hele bakın kim geldi, haydi neredesiniz, çabuk olun çabuk.
Sabiha'mın ünlemesi ile fırın yanından anam, evin kapısından Ayşe'm koptu geldi yanıma. Allah'ım ne olur şu oğlanın yanında ağlatma beni. Yemin olsun bir daha araya bu kadar ayrılık koymayacağım. Ne olursun ağlatma.
- Oy anası kurban olsun verene, oy evimin ışığı, yolum, yoldaşım oğlum gelmiş. Ama ben bildim, dedim size sabah göğsümde şenlik havası esiyo dedim. Sankim bildim de yaktım fırını annem, sankim şenliğimin sebebini bilir gibi içli keteler ettim. Allah'ım sen ne büyüksün. Duydun he mi bu Nigar kulunun duasını, duydun da oğlumu gönderdin bana he mi? Ayşe koş babanı çağır annem. Ara kahveyi gelsin bu yana çabuk. De ki oğlun geldi Resul efendi, yerin göğün sahibine sağ salim gelsin diye yalvardığın oğlun geldi. Geç oğlanım sen de geç. Geç içeri de kap ağzında el gibi durma. Oğlumu getirdin sen bana, bundan kelli bi has evladım da sensin. Sabiha kız, yetiş oğlana terlik ver. Yükünü al kardeşinin çabuk.
Bayramların güneşli günlere denk geldiği yılda bir kış günü baba ocağına bayramı getirmiştim. Üstelik yanımda Ankara'dan Elazığ'a acemi birliğine teslim olmaya gelen bir er ve ufak sırt çantamdan başa bir şey yoktu. Bedenim yaralı, gücüm zayıf ve utancım had saffadaydı. Ben ailemin yüzüne nasıl bakacağımı düşünürken onlar yaralı yüzümde öpülmedik yer bırakmamıştı. Evimin hiç değişmeyen salonuna yine o erin yardımıyla girdiğimde duvarda abimin büyük boy resmi karşıladı beni. Bana mı gülüyordu yoksa bu evde benden daha çok vakit geçirdiği için hayıflanıyor muydu bilmem ama bu eve çok yakıştığı belliydi. Sonra farkettim ki ben ağabeyimin resmine de bunca zamandır bakmamıştım. Onun intikamı için savaşırken, onu da ailemle birlikte geride bırakmıştım meğer. Resminin sağ yanında asılı olan Kuran kabı, sol yanında asılı duran al bayrak mıydı onu bu denli yakışıklı ve canlı gösteren. Sahi o, ölmemişti değil mi? Biz şehitlere ölü demeyen dinin mensubuyduk öyle ya.
Etrafımda pervane olan ailemin kadınları zavallı eri de şaşkına çevirmişti. Bilmiyordu tabii çektiğimiz hasretliğin boyutunu çocuk. Nereden bilsin? Adı Yasin di askerin. Bana kendini tanıtırken; "Yasin Kılıç, 2005 Ankara" diye tekmil vermişti. Henüz 20'sinde bile değildi. Kardeşlerim ve anam mutfağa gidip ortadan kaybolmuşken bu gencin merakını gidersem iyi olurdu.
- Ben dört yıldır Suriye'nin kuzeyinde görev yapıyorum Yasin. Bu sürede ailemle hiç görüşmedim. Ondan böyle heyecanlı ve sevinçliler.
- Ama nasıl? Komutanım telefonla bile mi konuşmadınız?
- Konuşmadım aslanım. Şu duvarda resmi asılan çakı gibi asker var ya, o benim ağabeyim. Barış Pınarı zamanı şehit düştü. Ben de onun intikamını almak üzere gönüllü gittim. O intikamı almadığım, alamadığım sürece her şeyi kendime haram ettim. Ailemi bile. Niyetim intikamımı alıp karşılarına öyle çıkmaktı.
- O zaman.. aldınız intikamınızı değil mi? Şimdi burada olduğunuza göre.
- Aldım Yasin. Bu hale geldim ama yine de intikamımı aldım. Şimdi huzur içindeyim evimde.
- Sizin adınıza çok sevindim komutanım.
- Sağol aslanım. Sen de kendine çok dikkat et, sağ salim dön ananın babanın yanına anlaştık mı?
- Babam sizlere ömür komutanım. Bir anam bir de kız kardeşim var yolumu gözleyen. Lise bitince askerliği yapıp iş tutmak niyetine düştüm. Babamdan kalan maaşla geçinmek zor. Kardeşimi okutmak niyetindeyim. Seneye lise sınavına girecek ellerinden öper, zehir gibidir kafası. Ben okuyamadım ama Allah'ın izniyle onu çok iyi yerlerde okutacağım.
- Bana bak. Ben senin komutanın değil, ağabeyinim bundan sonra. Kışlaya varınca evci yazdır kendini. Buranın adresini ve benim ismimi ver. Beni arayıp konuşsunlar tamam mı? Bundan sonra Zafer ağabeyin, Sabiha, Ayşe ablan, şehit de olsa Demir ağabeyin var senin. Babamı daha tanımadın ama birazdan gelir. Resul beyin kanat gerdiği kimsenin sırtı yere gelmemiştir bu güne kadar.
- Allah sizden razı olsun komutanım. Düşünmeniz yeter.
- Düşüncede kalmayacağına sana şerefim ve namusum üzerine söz veriyorum asker.
O gün, Yasin'le yaptığımız o konuşmanın üzerine geldi babam. Salonun ortasında başındaki kasketi çıkarıp yanıma kadar adımladı. Ah ne kadar isterdim ayaklanıp elini öpmeyi. Ama yapamadım. Onun yerine yanıma kadar gelip yüzümü süzdü önce. Sonra da sol elini kaldırıp yarası daha az olan sağ yanağıma bir sille çaldı. "Ananı bunca zaman ağlattığın için hakettin bunu sen" dedi bana. Sonra da o şefkatli kollarını boynuma dolayıp, koca bedenine, yaşına bakmadan hüngür hüngür ağladı Resul efendi. Ben sadece anasını değil, babasını da ağlatan bir evlattım artık.
Eve dönüşümün üzerinden tam 18 gün geçti bugün. Onu en son 8 Aralık günü, Suriye'nin özgürleştiği gün gördüm. Aileme kavuşmanın verdiği yoğunluk olmasaydı ona verdiğim sözü bu kadar zaman tutamazdım. Saate baktım, gece yarısına yaklaşmış. Onun gibi üst tabaka kızları bu geceyi evde oturarak geçirmez biliyorum da... Arasam duyar mı, ya da daha kötüsü duysa bile açar mı bilmiyorum bile. Ama benim sözümün bağlayıcılığı buraya kadar arkadaş. 18 gün durabiliyormuşum meğer ben onun sesini duymadan. Yeni seneye de böyle girersem ölürmüşüm sanki...