Ateş...

2068 Words
6 Aralık 2024, Esad Rejimi Düşmeden İki Gün Önce... Cihatçılar "Devrim'in Başkenti" olarak bilinen Humus'a ulaştı. Rusya'nın Şam Büyükelçiliği, 6 Aralık Cuma günü vatandaşlarını, Şam'ı terk etmeleri konusunda uyardı. Ülkü Akalaın... Artık bütün haber kaynaklarında Suriye'nin çok yakında yaşayacağı rejim değişikliği konuşuluyordu. Orhan Önder hoca ve İspanyol meslektaşımızdan ise hala haber yoktu. Binbaşıya durum hakkında birkaç soru sormak istesem de bu konu hakkında benimle bilgi paylaşımı yapamayacağı konusunda kibarca uyarıldım. Burada zaman geçirdikçe ve çevremde sürekli askeri terimlerle konuşuldukça, üstelik bir de askeri disipline uyum sağlamaya çalıştıkça, kendimi resmen bir asker gibi hissetmeye başlamıştım. Belki de bu hissin bana verdiği cesaretle bu kadar önemli meselelerde bilgi sahibi olmanın yollarını arıyordum. Sahi; kurtarma operasyonunda ne seviyede olduklarını benimle paylaşınca elime ne geçecekti ki? Onlara taktik destek mi verecektim? En son yüzbaşına söylediğim telsiz meselesinin de çoktan incelenmeye başladığını öğrenmiştim. Artık belirsizlikten ciddi anlamda sıkılmaya başlıyordum. Babamın çalışmasını açıklayana kadar beni burada tutmak gibi bir planları vardı ve bu plan; benim bir çok planımı hiç ediyordu. Katılmak istediğim ameliyatlardan, yanında olacağına söz verdiğim hastalarımdan ve bir çok yeni gelişmeden uzak kalıyordum. Belki körelmedim, yeteneklerimi konuşturma fırsatı buldum ama yine de her an yeni bir tecrübe kazanacak olmanın heyecanını yitirmek üzereydim. Bir de kafa karışıklığı kazanmıştım yok yere. Yüzbaşının o gün söylediklerine anlam vermekte zorlanıyordum. Sözlerinin temeli bir arkadaşlık teklifine mi dayanıyordu yoksa daha özel bir yakınlıktan mı bahsetmişti bir türlü anlayamamak beni yoruyordu. Zira sonraki günlerde beni aydınlatacak tek söz dahi etmemişti. Timin geri kalanının Cahit yüzbaşı tarafından komuta edildiğini ve muhaliflerin ilerleyişine katkı sağlamak adına sahada olduklarını biliyordum. Ancak günde bir kere yanına gelip uzun saatler kalan binbaşı ile ne konuştukları, ne üzerine kafa yordukları benim için tam bir muammaydı. İşte bu görüşmelerin ardından Zafer yüzbaşı tamamen kendini kapatıyor ve yanında kimseyi istemiyordu. Peki ona karşı duyduğum bu merak, tam olarak neyin nesiydi? Elif yüzbaşının birkaç ziyaret girişimini de kabaca geri savurmuştu üstelik. Gün içerisinde sürekli değişen ruh hali, onun dengesiz bir insan olduğu yönündeki düşüncelerimi gittikçe kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Aramızdaki bu resmiyet artık kalksın dedikten sonra eskisinden de resmi olan bu adam tam olarak neyin peşindeydi anlamış değildim. - Ülkü hocam, Ülkü hocam bir dakika bekleyin lütfen. - Ah pardon, duymadım seslendiğinizi. Önemli bir mesele mi vardı? - Zafer yüzbaşının ağrıları var ve ilaç vermemizi istemiyor. Rica etsem siz de bir bakar mısınız? Bir de solunum güçlüğü çektiğini düşünüyorum. Muayene etmeme izin verdi ama önerdiklerimi yapacak gibi durmuyor. - Anlıyorum üeteğmenim. Ben uğrarım yanına şimdi. Haber verdiğiniz için teşekkür ederim. Yanıma gelip bana Zafer yüzbaşının durumundan bahseden; üste görevli tabip üsteğmenlerden birisiydi. Henüz tıp eğitimini tamamlamış ve gönüllü olarak savaş bölgesine gelmiş bu hekimlere büyük ölçüde saygı duyuyordum. İşlerini titizlikle yaptıklarına, öğrenmekten, tecrübe kazanmaktan geri durmadıklarına çokça şahit olmuştum. Odama doğru ilerleyen adımlarımı revir yönüne çevirdiğimde Elif Yüzbaşı ile karşılaştım. Yüzü uzun zamandır sirke satıyordu. Anlaşılan Zafer yüzbaşının yine ters tarafına denk gelmişti. Bazı şeylerin idrakına varabilecek kadar aklı başında bir insan olduğumu düşünüyorum. Zira, Elif yüzbaşının Zafer'e olan ilgisini anlamak pek de aklı başındalık gerektirecek bir mesele değildi. Açıkça üsteki herkesin ağzında dolanan bu mesele, elbette benim de kulağıma gelmişti ama bunun tek taraflı bir ilgi olduğundan da neredeyse emindim. Belki de öyle düşünmek işime geliyordu, bilmiyorum. - İyi akşamlar yüzbaşı. Revirden mi? - İyi akşamlar doktor. Evet revirden geliyorum, siz? - Ben de yaralıların rutin kontrolünü yapmak için revire gidiyordum. - Üssümüzün oldukça yetenekli hekimleri var. Siz kendinizi boşuna yormayın. - Üssün yetenekli hekimleri olduğunun farkındayım. Ancak; takdir edersiniz ki ameliyatını yaptığım hasta taburcu olana kadar benim sorumluluğumdadır. Bu sebeple her ne koşulda olursa olsun bu rutin devam etmek zorunda. Size yeniden iyi akşamlar. Bana karşı son zamanlarda sergilediği tavır da oldukça dikkat çekiciydi. Beni bir rakip olarak gördüğünün de açıkça farkındaydım. Kendisini bilen birisi olarak, girdiğim ortamlarda erkeklerini bir şahin gibi sahiplenen kadınlara çokça şahit olmuştum. Çünkü dış görünüşümü bir tehdit olarak algıladıklarını biliyordum. Yine de her şey insanın kendisine olan güveni ile ilgiliydi. Kendine güveni olmayan her canlı, hemcinsini tehdit olarak görmekten geri duramazdı. Adımlarım revirin önünde durduğunda derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Adına heyecan diyeceğim bu duyguyu hem yadırgıyor, hem de hissetmekten garip bir haz alıyordum. Yüzbaşının uyumuş olabileceğini göz önünde bulundurarak hareketlerimi usulca yapmaya çalışıyordum. Odada loş bir ışık vardı ve yüzbaşı kolu ile gözlerini kapamıştı. Usulca sedyenin ayak ucundaki hasta dosyasını alıp rutin değerlerine baktım. Tabip teğmen solunum sıkıntısı çektiğini iddia etmişti. Satürasyon oranı da bu iddiasını doğruluyordu. - Neden bu kadar sessizsin? Kokunu almasam burada olduğunu anlamazdım. - Demek burnun iyi koku alıyor yüzbaşı? - İsmimi öğrendiğini düşünüyordum. - Aslında öğrenmiştim ama sen son zamanlarda resmiyeti tercih ediyor gibi durduğun için böyle seslenmeyi uygun gördüm. - Tavrım sana değildi doktor. Canımı sıkan başka şeyler vardı. - Şimdi değişen ne? Halloldu mu sorunların? - Benim sorunlarım öyle kolay hallolmaz. Ancak sana yansıtmamaya karar verdim. - Teğmen ağrın ve solunum sıkıntın olduğunu söyledi. Hareket mi ettin? - Sanırım biraz fazla ileri gittim. Kalkıp oturmaya çalışmıştım. - Sana en az bir hafta daha hareket etmemen gerektiğini söylemiştim. - Demek ki doktor sözü dinlemek gerekiyormuş işte. - Geç de olsa öğrenmiş olmana sevindim. Şimdi izin verirsen solunum seslerini dinlemek istiyorum. Bir de ameliyat bölgesini kontrol etmeliyim. - Bedenim üzerinde söz sahibi olan tek kadın sensin doktor. İstediğini yapabilirsin. Son söylediği ile steteskopu kulağıma takmak üzereyken bir süre donup kaldım. Allah'tan arkam dönük vaziyetteydim de afallayışımı görmedi. Şu an ne bocalamanın ne de heyecanlanmanın sırasıydı. Üzerinde sadece asker yeşili bir tişört olduğundan göğsüne kadar sıyırıp öncelikle sağ kaburgalarının arasındaki yarayı kontrol ettim. Yaranın çevresinde ne kızarıklık ne de şişlik yoktu. Bu enfeksiyonun olmadığının habercisiydi ve böyle büyük bir operasyondan sonra, özellikle böylesine yetersiz şartlarda girişilen işin temiz akıbeti bir hekim için büyük bir şanstı. Az önce yarım bıraktığım şeyi yapıp steteskopu tekrar kulağıma yerleştirdim ve öncelikle solunum seslerini dinlemeye başladım. Ben bütün bunları yaparken o; gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu. Sakinliğimi korumam için epeyce çaba sarf etmem gerekmişti. Ancak bir yerden sonra daha fazla dayanamadım. - Şöyle bakmayı keser misin lütfen. Odaklanamıyorum. - Sen işini yap doktor, ben de işimi. - Senin işin pür dikkat beni seyretmek mi? - Hı hı, doğru bildin. Günlerdir şu gri duvarları izlemekten sıkıldım. - Hiçbir şeyin yok. Turp gibisin. Ayağının ve köprücük kemiğinin ağrısı için bir iğne yapacağım. O seni epey rahatlatır, en aznından bu geceyi rahat geçirirsin. Şimdi eğer söyleyecek başka bir şeyin yoksa diğer askerleri de kontrol edip odama geçmek istiyorum. - Gitmeden önce babama mesaj bıraktım. - Anlamadım? - Operasyona gitmeden önce diyorum. Babama mesaj bıraktım, iyi olduğumu beni merak etmemeleri gerektiğini söyledim. Sonra da telefonumu kapattım. Henüz açmış değilim. - Neden açmadın? - Operasyon bitmeden açmak istemiyorum. - Ne zaman bitecek peki operasyon? - Eli kulağında doktor. Eli kulağında. Bittiğinde ben de ailemin yanına gideceğim. Tıpkı senin gibi. - Bizim ne zaman gideceğimiz belli değil. Rehin alınan doktorların akıbeti çözüme kavuşmadan gidemeyeceğimizi söyledi binbaşı. Bir de sanırım babamın projesini açıklamasını bekliyorlar. Belki sen benden önce gidersin evine. - Benim sorumluluğumdasın unuttun mu? Sen ne zaman gidersen ben de o zaman gideceğim. - Buraya getirildiğimizde senin de sorumluluğundan çıktığımı sanıyordum. - O biraz da benim insiyatifimde doktor. Ben sorumluluktan vazgeçmediğim sürece durumumuz bundan ibaret. - Neden böyle davranıyorsun? Yani beni ilk tanıdığında düpedüz hain muamelesi yaptın. Ne değişti birkaç günde? Bu da bir taktik mi yoksa, böyle yaparak gerçek niyetimi ortaya çıkaracağını mı zannediyorsun? - Ne varmış halimde, nasıl davranıyormuşum? - Böyle işte. Flörtöz, hatta neredeyse bana asıldığını bile düşüneceğim. - Rahatsız mı oluyorsun? - Bana asılıyor musun? - Asılmak ergen işi. Ben seni daha da yakından tanımak istiyorum. Tabi sen istemezsen de uzatacak ya da seni rahatsız edecek değilim. Beni bir zorba olarak tanımanı istemem. - İzninle yüzbaşı. Diğer yaralılara da bakmam gerekiyor. - Hey! Nereye gidiyorsun? Bu kadar açık olacağını, filtresiz konuşacağını tahmin etmemiştim gerçekten de. Pekii ya benim ona söyleyecek söz bulamayışım? Resmen yeni yetme bir genç kız gibi kaçmıştım yanından. İskender ve Necip'i kontrol ederken bile aklımda hep onun sözleri vardı. Yürüyüp peşimden gelemeyeceğini bilsem de yine de adımlarım telaşlı, gözlerim hep ardımdaydı. Nihayet odama geldiğimde ise kalbimin hızını elimle bastırmaya çalıştım. Bu mevzuda en yetkin kişiden, yani annemden akıl almalıydım. Bu sebeple hemen bilgisayar üzerinden görüntülü arama başlattım. - Güzelim, gül kızım iyi misin? Işık mı kötü yoksa rengin mi atmış senin? - Anne! Çok garip bir şey oldu. - Korkutma beni Ülkü. Ne oldu, doğru dürüst anlat şunu. - Hani geçen gün yaralı getirilen yüzbaşı var ya. Beni çölde tek başıma bulup üsse getiren yüzbaşı. Bahsetmiştim sana hatırlıyorsun değil mi? - Evet, enteresan bir adam olduğunu söylemiştin. Bir şey mi oldu, durumu mu kötüye gitti yoksa? - Yok, durumunda bir şey yok yani, oldukça iyi bile sayılır. İlk gün ilaçların etkisiyle zırvalıyor sandım ama bana bugün açık açık beni tanımak istediğini söyledi. Benden hoşlandığını ima etti. - Ve sen de panikleyip kaçtın değil mi? - Nasıl anladın? - Seni tanıyorum çünkü. Benim kızım iki güzel söz, iltifat ya da kompliman işittiğinde hemen ortamı terk eder, muhatabını da şaşkınlık içinde bırakır. Sen ne hissediyorsun bu adama karşı pekii? - Merak ediyorum onu. Gizemini çözmek istiyorum. Ama sağı solu belli değil, nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum bir türlü. Evet; gizemini çözmek, onu tanımak istiyordum ama ilk kez bir karmaşaya nasıl yaklaşacağımı kestiremiyordum. Yüzbaşıyı tanıdığım ilk günden beri kapalı bir kutu gibi davranmıştı. Ama bazı anlarda, özellikle göreve gitmeden önce, sanki benim fikrim onun için çok önemliymiş gibi karşıma oturup, yıllardır onu kemiren bir derdinden bahsetmişti. Sonra onun adını söylemem konusunu kendince mesele edip benimle polemiğe bile girmişti. Gerçekten benimle ilgileniyor muydu, yoksa sıradan bir heves miydim onun için? Kadın erkek ilişkilerine gönül eğlendirme seviyesinde bakmadım hiç bu güne kadar. Bana göre bu tür ilişkiler ciddi bir evrende şekillenmeliydi. Neticesi evlilikle bitmeyecek hiçbir samimiyete sıcak bakmıyordum. Ten teması kişiye özeldi benim için. Hayatım boyunca en özel olacak kişiyle olmalıydı. Geri kafalılık mıydı bu? Bana göre değildi. Her çiçekten bal almak ya da karşı cinsi iyi tanımak için sayısız erkekle düşüp kalkmak modernite ile mi açıklanıyordu, yoksa bu durum düpedüz aç gözlülük ya da hayasızlık mıydı? Elbette bir gün ben de kafamdaki birlikteliği yaşayacağım biriyle karşılaşacaktım. Peki bu Zafer yüzbaşı mıydı? Onunla birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bu aksilikler, istemeden de olsa yaptığımız paylaşımlar mıydı bizi birbirimize çekici kılan, sivil hayatta birbirimizi ne kadar kabul edilir görecektik? Kafamda bu kadar soru varken, onun düz mantıklı yaklaşımına nasıl karşılık vereceğimi kestiremiyordum işte. Kendimi odama attığım, ondan uzakta olduğum için duygu ve düşüncelerimin güvende olacağını düşünüyordum. Ancak yalnızken zihnimi daha da çok işgal ediyordu sözleri. Kendimi yatağa atıp boş bakışlarla tavanı seyrederken kapım iki kez çalındı. Ya binbaşı görüşmek istediğinde ya da sempozyuma katılan diğer doktor arkadaşlar birlikte vakit geçirmek istediklerinde çalınırdı kapım. Bu kez de onlardan birisidir diye düşünerek ayaklandım. Gelen genç bir bayan teğmendi. "Ülkü hanım rahatsız ediyorum kusura bakmayın. Tabip üsteğmen Erhan Ordu eğer müsaitseniz revire kadar gelmenizi rica etti. Sanırım yaralı askerlerden birisinde bir komplikasyon gelişmiş." Söylediği ile kaşlarımı çattım. Çünkü son kontrollerimi az önce yapmıştım ve üçünde de herhangi bir komplikasyon riski yoktu. Acaba yüzbaşının sözleri dikkatimi dağıttığı için gözden bir şey mi kaçırmıştım? "Kim olduğuna dair bir bilginiz var mı?" diye sorduğumda ise ne yazık ki yanıt alamadım. Çünkü zavallı kızcağızın da meselenin içeriğinden ne yazık ki haberi yoktu. Başım ağırdığı için çözdüğüm saçlarımı yeniden sıkı bir at kuyruğu yaparak teğmenin ardından revire doğru yürümeye başladım. Yarıyolda teğmen izin isteyerek görev noktasına gitmek üzere ayrılmıştı. Revir kapısından girdiğimde Üsteğmen Erhan Ordu masasından kalkarak beni karşıladı. - Sizi istirahatinizden alı koyduğum için mahçubum ama Yüzbaşı Tunç ayağının üzerine basıp ayaklanmak istemiş. Ancak ne yazık ki dengesini sağlamayamayarak yere yığılmış. Biz ilk müdahaleyi yaptık ancak, hepimizi kovup sizi çağırmamızı istedi. Üstümüz olduğu için emirlerine karşı da gelemiyoruz efendim. - Ziyanı yok, ben ilgilenirim. - Baş ucundaki arabada ihtiyaç duyacağınız tüm malzemeler var. Hazırladık ama, söylediğim gibi müdahale edemedik. - Anlıyorum, izninizle. Diğer erleri ayrı bir odaya yerleştirip, yüzbaşı için başka bir oda tahsis etmişti binbaşı. Bu vesile ile her seferinde onunla odada yan yana kalmak zorundaydım. Derin bir nefes alarak kapısını araladım. Niyetim yüzüne bakmadan acil yardım arabasına ulaşmak ve eldivenlerimi takmaktı. Ancak yatağının baş ucundaki arabaya ulaşmam için ona da oldukça yaklaşmam gerekiyordu. Bu fırsatı kaçırmayan yüzbaşı aniden kolumdan tutup yatağa oturmamı sağladı. Kendisi yarı uzanır vaziyette olduğu için beni de neredeyse göğsüne doğru çekmişti. Nefesi dudaklarıma değerken; "Kendi ayaklarınla yanıma gelmen için bile isteye canımı yakmam mı gerekiyor doktor? Sana göre ben iyi olacak bir hasta değil miyim?" dedi. Gözlerimi kaçırma çabam da artık bir yere kadardı. Ancak onun göz bebeklerine baktığımda bu kadar canlı bir ateş görmeyi beklemiyordum...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD