'Kaan Demir'

2014 Words
Kaan Demir Ben Kaan Demir: 30 yaşındayım.. Londra’nın o kendine has, puslu havasını ciğerlerime son kez çekerken, içimde hem bir zafer sarhoşluğu hem de tanımlayamadığım bir kapana kısılmışlık hissi vardı. Heathrow Havalimanı’nın özel jet terminalinde beklerken, arkamda bıraktığım on yılı düşündüm. Liseden beri bu şehirdeydim. Eton’ın o taş duvarlı disiplininden, LSE’nin acımasız rekabet ortamına kadar her adımımı bir "Demir" olduğumu unutmadan ama en çok da kendim olarak attım. İnsanlar benim sadece babamın parasıyla buralarda olduğumu sanıyorlar. Yanılıyorlar. LSE’de İşletme ve Finans okurken, çoğu gece kütüphane masalarında sabahladım. Babamın Londra ofisindeki operasyonları yönetmeye başladığımda henüz yirmi iki yaşındaydım. Rakamsal dehamı ve kriz anlarındaki o buz gibi sakinliğimi Londra’nın en kurt finansçılarına kanıtladım. Sadece zihnimi değil, gövdemi de bu savaşa hazırladım. Ragbi sahalarında omuz omuza çarpışırken, tenis kortlarında rakiplerimi o soğukkanlı servislerle bitirirken öğrendim: Kazanmak bir alışkanlıktır. Benim için her sabah 05:00’te başlayan antrenmanlar, gün içindeki milyar dolarlık kararların provasıydı. Yalan yok, Londra geceleri benden çok şey sordu, ben de onlara fazlasıyla cevap verdim. Mayfair’in en seçkin kulüplerinde ismimin geçmediği masa, adımın anılmadığı bir gece yoktur. Kadınlar... Onlar hayatın tuzu biberiydi. Bağlanmadan, o hızlı ritmin içinde kaybolmak, her sabah başka bir hikayeye uyanmak benim özgürlüğümdü. Kimseye hesap vermediğim, sadece anı yaşadığım o çapkın ve kuralsız hayat, benim kaçış alanımdı. Ta ki o telefon gelene kadar. Babam Kudret Demir, telefonda sesi her zamankinden daha otoriter geliyordu. "Kaan, artık vakti geldi. İstanbul’daki Demir Holding Şirketler Grubu’nun tek CEO’su sensin. Koltuğun seni bekliyor," dedi. Gurur duymalıydım, değil mi? Ama devamı, boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Babamın bu koca imparatorluğu bana devretmek için tek bir şartı vardı: Evlenmek. Şaka sandım önce. Ama o ciddiydi. "Seni dizginleyecek, ailemize yakışacak bir kadınla hayatını birleştirmeden o koltuğa oturamazsın," dedi. Kafasındaki isim ise belliydi: Ayça. Ayça... Bizim aile dostlarımızın kızı, çocukluk arkadaşım. Bebekliğimizden beri her anımızda yan yanaydık. Dizimiz kanadığında birlikte ağladık, ilk sırlarımızı birbirimize anlattık. O benim için bir kadın değil, bir "kız kardeş". Onu seviyorum, evet ama bu aşk değil. Onunla bir yastığa baş koyma fikri, kendi öz kardeşimle evlenmek kadar garip geliyor bana. Ailem ise onun zarafetine, hanım efendiliğine ve bizim dünyamıza olan uyumuna hayran. Onlara göre mükemmel eş adayı o. Bana göre ise hayat boyu sürecek bir rolün diğer başrol oyuncusu. Şimdi İstanbul’a dönüyorum. Elimde başarılarım, cebimde Londra’nın hızlı hatıraları ve karşımda babamın o aşılması imkansız duvarı. Ya özgürlüğümden vazgeçip Ayça ile o sahte evliliğe "evet" diyeceğim ya da uğruna yıllarımı verdiğim o imparatorluk koltuğuna veda edeceğim. Bekle beni İstanbul, oyun daha yeni başlıyor. .. İstanbul Havalimanı’nın VIP çıkışında, anladım: Londra bitti, şimdi "Demir" olma vakti. Korumaların arasından sıyrılıp siyah Mercedes’e doğru yürürken, arabanın önünde bekleyen o kişiyi gördüm. Şık, ölçülü, her zamanki gibi kusursuz... Ayça. Göz göze geldiğimizde içimde o garip his belirdi; hem bir sığınak hem de kaçmak istediğim bir hapishane gibi. Yanına vardığımda o her zamanki şefkatli gülümsemesiyle kollarını açtı. "Hoş geldin Kaan," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki, babamın kurduğu bu pusunun içinde onun masumiyeti canımı yaktı. "Londra seni biraz daha sertleştirmiş sanki." Sıkıca sarıldım ona. Ama bu sarılış, bir sevgilinin tutkusuyla değil, fırtınada limana yanaşan bir geminin yorgunluğuylaydı. Geri çekilip yüzüne baktım. "Hoş bulduk Ayça. Hiç değişmemişsin, hâlâ o küçük kız çocuğu gibi parlıyorsun," dedim, sesimdeki mesafeyi korumaya çalışarak. Arabaya bindiğimizde şoför bölmeyi kapattı. Baş başaydık. Ayça çantasından bir tablet çıkarıp holdingle ilgili bir şeyler göstermeye çalıştı ama ben tableti nazikçe kenara ittim. "Babam her şeyi anlatmış olmalı Ayça. Yani... sadece şirketi değil," dedim doğrudan. Gözlerini kaçırdı, yanaklarının hafifçe pembeleştiğini gördüm. Bu tepkisi beni daha da gerdi. O, bu duruma benden daha mı razıydı yani? "Kaan, ailelerimizin ne istediğini biliyorsun," diye fısıldadı. "Onlar bizim için en iyisini düşündüklerine inanıyorlar. Demir ve Yılmaz isimlerini birleştirmek onlar için bir hayal." Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. "Hayal mi? Ayça, bizden bahsediyoruz. Birlikte ağaçlara tırmandığımız, benim senin ödevlerini yaptığım günlerden... Şimdi benden seninle bir 'imparatorluk evliliği' yapmamı bekliyorlar. Bu sana da tuhaf gelmiyor mu? Ben seni kardeşim gibi görüyorum, biliyorsun." Ayça başını kaldırdı, gözlerinde ilk kez o çocuksu ifadenin yerini bir hüzün ve kararlılık aldı. "Kardeşlik... Evet, güzel bir kelime. Ama bazen hayat bize seçmediğimiz roller verir Kaan. Sen bu şirketin başına geçmek için doğdun, bense senin yanında durmak için yetiştirildim. Babana 'hayır' dersen neleri kaybedeceğini ikimiz de biliyoruz." Elimi dizinin üzerine koydum, tamamen dostça. "Neleri kaybedeceğimi biliyorum Ayça. Ama seni kaybetmekten korkuyorum. Eğer bu oyuna girersek, bir daha asla o eski Kaan ve Ayça olamayız. Sahte bir evliliğin gölgesinde birbirimizden nefret etmeye başlarsak ne olacak?" Derin bir nefes aldı ve elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi. "Belki de nefret etmeyiz. Belki de birbirimizi yeniden tanırız." Araba holdingin önüne yanaştığında camdan devasa gökdelene baktım. Babam camlı ofisinden bizi izliyordu, biliyordum. Ayça’ya dönüp son bir kez sordum: "Bu senin için sadece bir görev mi, yoksa sen de gerçekten bunu istiyor musun?" Cevap vermedi, sadece kapıyı açıp indi. Ama o sessizlik, bin tane cümleden daha ağırdı... .. Holdingin ellinci katındaki o devasa makam odasının kapısı, sanki bir kalenin kapıları gibi ağır ağır açıldı. İçerideki hava, dışarıdaki İstanbul sıcağına inat buz gibiydi. Babam Kudret Demir, o meşhur deri koltuğunda, arkasındaki eşsiz Boğaz manzarasına sırtını dönmüş, önündeki dosyalara bakıyordu. Geldiğimi biliyordu ama başını kaldırmadı; bu onun klasik güç gösterisiydi. "Hoş geldin Kaan, Londra’daki son raporlarını inceledim. Etkileyici. Şirketi oradan yönetmekle buradaki devasa çarkı çevirmek arasındaki farkı yakında anlayacaksın." Adımlarım kendinden emindi. Masasının tam karşısındaki deri koltuğa, o izin vermeden oturdum. Bu benim ilk isyanımdı. "Hoş bulduk baba. Farkın bilincindeyim. Zaten bu yüzden buradayım, değil mi? Emaneti devralmak için." Babam sonunda başını kaldırdı. "Emanet... Güzel kelime. Ama emanet ehil ellere verilir Kaan. Sadece zeki olman yetmez, kök salman gerekir. Bu holdingin geleceği, senin gece hayatındaki maceralarına ya da anlık heveslerine kurban edilemeyecek kadar değerli." Masaya doğru hafifçe eğildim. "Başarılarımdan bahsettin baba. LSE birinciliği, Londra ofisindeki kâr artışı... Bunlar 'anlık heves' değil. Ben bu iş için yetiştirildim." "İş için evet," dedi babam, sesini bir ton alçaltarak ama ağırlığını artırarak. "Ama liderlik için hayır. Bir liderin arkasında sarsılmaz bir kale olmalı. Bir aile. Bir eş. Ayça ile bu akşam yemek yiyeceksiniz. Yüzüklerin takılması için hazırlıklar başladı bile." İçimdeki fırtına koptu ama sesimi titretmedim. "Ayça benim kardeşim gibi baba! Bunu sen de biliyorsun. Onu bu kirli oyununa alet etme. Şirket yönetmekle evlenmek arasında nasıl bir bağ kurabiliyorsun?" Babam ayağa kalktı, yavaş adımlarla camın önüne yürüdü. "Bak şu şehre Kaan. Gördüğün her üç binadan birinde bizim imzamız var. Ben bu imparatorluğu kurarken duygularımla değil, mantığımla hareket ettim. Ayça, bu yapbozun eksik parçası. Saygınlık, güven ve süreklilik... Eğer o koltuğa oturmak istiyorsan, bu bedeli ödeyeceksin." "Bu bir teklif değil, tehdit o zaman?" diye sordum, sesimdeki öfkeyi artık gizleyemiyordum. Babam bana döndü, yüzünde hiçbir pişmanlık belirtisi yoktu. "Bu bir şart, Kaan. Tek bir şart. Ya Ayça ile evlenip Demir Holding’in tek CEO’su olarak adını tarihe kazırsın... Ya da Londra’daki o hızlı hayatına geri döner, bu kapıdan bir daha asla içeri giremezsin. İmparatorluk, sadece kan bağıyla değil, sadakatle ve fedakarlıkla yönetilir. Seçim senin." Odanın ortasında öylece kaldım. Bir yanda sekiz yılımı verdiğim, tırnaklarımla kazıyarak hak ettiğim o koltuk; diğer yanda ise ruhumu satmamı isteyen o ağır pranga. Babam masasına dönüp bir düğmeye bastı. "Şimdi çıkabilirsin. Akşam Ayça seni bekliyor olacak. Unutma, o koltuk boş kalmaz. Ama o soyadı sadece layık olana kalır." Kapıdan çıkarken ellerimin titrediğini fark ettim. Hayatım boyunca kazandığım tüm zaferler, babamın bu tek hamlesiyle anlamsızlaşmıştı. .. Babamın beni sıkıştırdığı o köşeden çıkmanın tek yolu, onun oyununu kendi kurallarımla bozmaktı. O beni evlilik prangasıyla dizginlemeye çalışırken, ben holdingin damarlarına sızıp gerçek gücün kimde olduğunu gösterecektim. Ama bunu "Veliaht Kaan Demir" olarak değil, gölgelerdeki bir yabancı olarak yapmalıydım. Hemen tek güvendiğim adamı, Londra’dan beri sağ kolum olan, zekasına ve sadakatine kefil olduğum Fırat’ı gizli bir mekana çağırdım. Boğaz’ın kuytu bir köşesinde, kimsenin bizi tanımayacağı eski bir depoda buluştuk. Fırat geldiğinde, yüzümdeki o karanlık ifadeyi görünce durumu anladı. "Kaan, baban şartı koydu herhalde?" dedi sessizce. "Koydu Fırat. Ama bilmediği bir şey var: Ben o koltuğu rica ile değil, fethederek alacağım. Şimdi beni dinle, plan şu: Yarın holdinge giriyorum. Ama CEO olarak değil. Babamın bile haberi olmayacak bir alt kimlikle. Şirketin içine sızıp kimin dost, kimin hain olduğunu, sistemin nerede tıkandığını kendi gözlerimle göreceğim." Fırat kaşlarını kaldırdı. "Bu çok riskli. Baban duyarsa kıyamet kopar. Ayrıca personel seni tanır, magazin sayfalarından yüzün ezberlendi." Hafifçe gülümsedim, bu risk beni heyecanlandırıyordu. "Londra’da liseden beri olduğum için buradaki personel beni sadece eski fotoğraflardan tanıyor. Tarzımı değiştireceğiz. O pahalı takım elbiseler, marka saatler ve özenli saçlar gidiyor. Gözlük, salaş bir giyim ve bambaşka bir isimle, 'Yazılım Denetmeni' veya 'Genç bir Analist' olarak gireceğim. İnsan kaynaklarındaki o eski bağlantımızı kullanacağız." Fırat defterini çıkardı, not almaya başladı. "Tamam, peki ya baban ve Ayça?" "Babam beni 'düşünme aşamasında' sanacak. Ayça'ya da biraz zaman istediğimi, şehirden uzaklaşıp kafa dinleyeceğimi söyleyeceğim. O sırada ben holdingin en alt katından en üstüne kadar her birimi denetleyeceğim. Kim rüşvet alıyor, kim babamın arkasından iş çeviriyor, kim gerçekten bu şirket için ter döküyor... Hepsini öğreneceğim." Fırat’a talimatlarımı sıraladım: Adım "Kaan" olmayacak. Sisteme dışarıdan gelen bir danışman ya da stajyer koordinatörü olarak sızacağım. Sadece seninle iletişimde olacağım. Sen benim dışarıdaki gözüm ve kulağım olacaksın. Şirkette beni gördüğünde tanımıyormuş gibi yapacaksın. Holdingin ana server'larına erişimim için bana gizli bir giriş kanalı açacaksın. Babamın "Gözbebeğim" dediği projelerin iç yüzünü göreceğim. "Fırat," dedim, elimi omzuna koyarak. "Babam bu imparatorluğu evlilik şartına bağladı ama ben o imparatorluğu onun ellerinden, şartlarını birer birer yıkarak alacağım. Ben holdingin içine girdiğimde, karşısında o çapkın, hızlı yaşayan oğlunu değil; her bir tuğlanın yerini bilen gerçek bir lider bulacak." Fırat başıyla onayladı. "Hazırım Kaan. Yarın sabah operasyon başlıyor. Demir Holding, içindeki asıl patronun kim olduğundan habersiz bir güne uyanacak." .. Ertesi sabah, üzerimde sıradan bir denim pantolon, gri bir sweatshirt ve yüzünün yarısını kapatan siyah kemik gözlüklerle holdingin personel girişinden içeri süzüldüm. Fırat, "Kerem Can" adına düzenlenen geçici danışman kartını sisteme tanımlamıştı. Yıllardır Londra’nın elit tabakasında jilet gibi takım elbiselerle boy gösteren o "Veliaht" gitmiş, yerine sırt çantalı, dikkat çekmeyen bir teknoloji danışmanı gelmişti. Asansör lobisine yöneldiğimde kalabalığın arasına karıştım. İçeri girdiğimde arkamdan iki kadın daha bindi. Biri, yüzünde yorgun ama vakur bir ifade olan, elindeki dosyaları sıkıca tutan Gözde Acar’dı. Diğeri ise daha enerjik ve konuşkan görünen Berna Erdem. Beni sadece sıradan bir "stajyer" ya da "yeni çocuk" sanıp varlığımı saniyeler içinde unuttular. Asansör yukarı doğru süzülürken konuşmaya başladılar. Ben de arkada, elimdeki telefonla uğraşıyormuş gibi yapıp kulak kabarttım. "Berna, gerçekten çıkış yolum kalmadı," dedi Gözde... "Caner’in tedavi masrafları her geçen gün artıyor. On yaşında o çocuk... Hastane köşelerinde erimesine dayanamıyorum. Babam olacak o adam beş yıl önce bizi bırakıp giderken kardeşimin hastalığını bahane etmişti, şimdi ise tam anlamıyla yalnızız." Berna üzüntüyle arkadaşının kolunu tuttu. "Üzülme çiçeğim, bulacağız o parayı" Gözde sinirle güldü; "Nerden bulacağız Berna. Birde bu yaşadıklarıma inat, Halit'in yaptığı ihanet içimi daha çok yaktı. İhanet sırf bir kadınla yatıp kalkmakla olmuyormuş, bunu da onun sayesinde anladım. Sırf ona inat, sırf aileme destek olabilmek için karşıma çıkan ilk düzgün adamla evlenmeyi bile düşünüyorum. En azından Caner’in bir geleceği olur." Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Babamın bana "evlilik şartı" koştuğu bu binada, başka bir kadının çaresizlikten evliliği bir kurtuluş yolu olarak görmesi... Gayri ihtiyari başımı kaldırıp aynadan Gözde’ye baktım. Bakışlarım biraz fazla uzun sürmüş olmalı ki, Gözde’nin keskin gözleri aynada benimkilerle çakıştı. Gözde, yaşadığı acının verdiği gerginlikle bir anda bana döndü. "Hayırdır?" dedi. "Başkalarının özel hayatını dinlemek yeni nesil danışmanların hobisi mi oldu?" Şaşırmıştım. Kimse bana yıllardır böyle hitap etmemişti. "Ben... Sadece dalmışım," diye mırıldandım. "Dalmış mısın?" diyerek üzerime bir adım attı. "Bak 'yeni çocuk', burası holding. Burada herkes işine bakar. Kulak misafiri olduğun şeyleri de o gözlüklerinin arkasına göm ve unut. İnsanların çaresizliği senin asansör eğlencen olmasın. Anlaşıldı mı?" Berna araya girmeye çalıştı. "Gözde, tamam, çocuk sadece bakıyordu..." "Hayır Berna, bu tipler kendilerini çok zeki sanıyorlar," dedi Gözde, gözlerimin içine dik dik bakarak. "Eğer bir daha seni böyle dikizlerken yakalarsam, o elindeki geçici kartı iptal ettiririm. Şimdi önüne dön!" Asansörün kapısı 24. katta açıldı. Gözde, omuz silkip hışımla dışarı çıktı. Arkasından bakakaldım. Sertti, gururluydu ve en önemlisi, karşısındakinin bu binanın sahibi olduğunu bilmeden ona kafa tutacak kadar cesurdu. Gözlüğümü hafifçe aşağı indirip Fırat’a mesaj attım: "İnsan Kaynakları'ndan Gözde Acar. Hakkındaki her şeyi, özellikle kardeşi Caner’in durumunu ve Halit denen o adamı hemen öğren." Gülümsemeden edemedim. Babamın 'Ayça' dayatmasına karşı, kader karşıma bambaşka bir hikaye çıkarmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD