Kıyamamak🖤

1150 Words
Sabahın ilk ışıkları karlı zirveleri usulca aydınlatırken Hakkari’nin rüzgârı hâlâ serindi, ama dün geceki fırtına biraz olsun dinmişti. Kumsal, kalın parkasını omuzlarına geçirip atkısını sıkıca sardı. Elinde iki termal bardak çay vardı; Ayşe Teyze zorla vermişti. “Kızım, adam hâlâ sargılı, dışarı çıkıyorsa sen de çık. Ama acele etme, yavaş yavaş konuşun,” demişti gülerek. Kumsal üssün arka tarafındaki eski gözetleme kulesine doğru yürüdü. Kar, botlarının altında çıtırdıyordu. Adımları hem heyecanlı hem temkinliydi. Daha dört gündür tanışıyorlardı. Dört gün… Ama o dört gün içinde Aslan’ın bakışları, Kumsal’ın ensesinde hâlâ bir ürperti bırakıyordu. Bu sefer buluşma fikri Aslan’dan çıkmıştı: “Kar altında, sadece ikimiz.” Kumsal kabul etmişti, ama içinde hâlâ o inatçı ses vardı: “Sakın yakınlaşma, bu adam tehlikeli.” Aslan çoktan oradaydı. Gri parkası kar taneleriyle kaplı, sargılı omzu hafifçe öne eğik duruyordu. Dimdik, her zamanki gibi. Ama bu sabah yüzünde dün geceki ameliyathanedeki yorgunluktan eser yoktu. Kumsal yaklaşınca başını çevirdi. O soğuk, keskin bakış yine oradaydı… ama bu sefer içinde çok hafif, neredeyse fark edilmeyen bir sıcaklık kıpırdıyordu. “Geldin,” dedi Aslan, sesi rüzgâra karışıyordu. “Geldim. Ayşe Teyze çayları zorla verdi.” Kumsal bir bardak uzattı. Parmakları birbirine değdiğinde ikisi de bir an durdu. Bu sefer ne acele ne kaçış. Sadece kısa, sıcak bir değme. Aslan bardağı aldı, parmaklarını Kumsal’ınkilerin üzerinden yavaşça çekti. Bir süre sessizce yan yana durdular. Kar taneleri ikisinin arasında eriyordu. Kumsal çayından bir yudum aldı, sıcaklık boğazını yaktı. “Dün gece ameliyathanede… çok kan kaybettin. Hâlâ tam iyileşmedin. Neden dışarı çıktın ki?” Aslan bardağı iki eliyle sardı, gözleri dağlara çevriliydi. “Burası benim dağım, Dr. Eren. Kar altında nefes almak… bana iyi geliyor.” Bir an durdu, sonra sesi biraz daha alçaldı. “Sen de iyi geliyorsun.” Kumsal kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bu cümle beklenmedikti. Tatlı bir inatla karşılık verdi: “Ben mi? Daha dört gündür buradayım. Sen ise yıllardır bu dağlardasın. Bana iyi gelmek ne demek oluyor şimdi?” Aslan hafifçe güldü. İlk kez gerçek bir kıvrım belirdi dudaklarında. “Dört gün yetti bana. Senin yeşil gözlerin… birini hatırlatıyor. Tanıdık geliyor. Sanki daha önce görmüşüm gibi.” Kumsal’ın kalbi bir an hızlandı. Babasından mı bahsediyordu? “Babam… Mehmet Eren. O da bu dağlarda görev yaptı. Astsubaydı. Belki onunla bir operasyonda karşılaşmışsındır. O zamanlar sen daha gençtin herhalde.” Aslan’ın eli bardağın etrafında kasıldı. Bir an dondu. Bakışları Kumsal’ın yüzünde gezindi, sanki içini okuyordu. “Mehmet Eren…” diye tekrar etti, sesi çok alçak, neredeyse kendi kendine. Sonra toparlandı. “Belki. Dağlar küçük yerler.” Konuyu kapatmak ister gibi çayından bir yudum aldı. Ama Kumsal fark etmişti: Adamın gözlerinde çok kısa bir gölge geçmişti. Kıymama gibi bir şey. Kumsal öne doğru bir adım attı, ama yine mesafeyi korudu. “Babam da senin gibiydi. Her yaralandığında ‘ben iyiyim’ derdi. Sen de aynı şeyi söylüyorsun. Kendini siper etmekten vazgeçmiyorsun. Neden? Timini korumak için mi, yoksa… bir şeyden kaçmak için mi?” Aslan dönüp doğrudan Kumsal’a baktı. Bu bakış artık sadece soğuk değildi. İçinde bir kıyamama, bir çekim vardı. “Kaçmak için değil. Çünkü komutan öne çıkar. Ama sen… sen bunu kabul etmiyorsun. Her seferinde ‘kendini siper etme’ diyorsun. Neden bu kadar ısrar ediyorsun, doktor hanım?” Kumsal gülümsedi. Bu sefer gülümsemesi hem meydan okur hem de yumuşaktı. “Çünkü kıyamıyorum. Dört gündür seni ameliyathanede, sargı masasında, monitör başında görüyorum. O kadar güçlü duruyorsun ki… ama yaralandığında bile tek inleme yok. İçimden ‘bu adamı bir daha kaybetmek istemiyorum’ diyorum. Aptalca mı geliyor sana?” Aslan’ın gözleri Kumsal’ın yeşil gözlerine kilitlendi. Uzun uzun baktı. Rüzgâr saçlarını savuruyordu. “Aptalca değil. Aksine… tanıdık geliyor.” Elini yavaşça Kumsal’ın parkasının koluna koydu, sadece bir saniye. Dokunuşu hafifti, ama elektrik gibiydi. “Sen de kendine kıyma. Burası tehlikeli. Benim yanımda olursan… yanarsın. Ama ben seni yakmamaya çalışacağım.” Kumsal elini Aslan’ın elinin üzerine koydu, parmaklarını hafifçe sıktı. “O zaman anlaşalım. Sen kendini siper etme, ben de seni bırakmayayım. İnatlaşmayalım artık… sadece kıyamayalım birbirimize.” Aslan’ın parmakları Kumsal’ınkilerin altında bir an daha kaldı. Sonra yavaşça çekti. Ama bakışları hâlâ oradaydı. “Anlaştık… Kumsal.” İlk kez adıyla seslenmişti. Kumsal’ın içinde bir şey eridi. Karın altında, soğuk rüzgârda, iki kalp yavaş yavaş aynı ritme girmeye başlamıştı. Tam o sırada uzaktan Yankı’nın sesi geldi: “Komutanım! Drone’lar hazır, ama rüzgâr hâlâ sert!” Bade onun koluna girip susturmaya çalışıyordu. Kantinden doğru Eymen ve Açelya kahkahayla yaklaşıyordu. Poyraz ve Asel sessizce bir köşede durmuş, Çağlar ile Erva ise yine o kısa, anlamlı bakışmayı paylaşıyordu. Aslan başını hafifçe salladı. “Gitmem lazım. Ama bu akşam… yine kantinde değil, burada görüşürüz. Kar altında.” Kumsal başını salladı. “Görüşürüz. Ama sargını kontrol etmeden gitme.” Aslan uzaklaşırken arkasından bir kez daha baktı. Bu bakışta artık sadece av-avcı oyunu yoktu. Bir kıyamama, bir tanıdıklık ve yavaş yavaş büyüyen bir çekim vardı. Kumsal kulenin basamaklarına oturdu, çayını bitirdi. Kar taneleri omuzlarına konuyordu. İçinden geçirdi: “Dört gün yetti… ve daha çok şey var öğrenilecek.” Dağlar susmuyordu. Ama bu sabah, karın altında, iki insan birbirlerinin canını yavaş yavaş okumaya başlamıştı. Henüz dokunmuyorlardı. Henüz itiraf etmiyorlardı. Sadece kıyamıyorlardı. Ve bu kıyamama, Hakkari’nin en soğuk dağlarında bile en sıcak ateşi yakıyordu. Kumsal kar tanelerinin omzunda eridiğini hissederken, uzaktan yankılanan bir ses rüzgârı yardı: “Dr. Eren!” Kumsal irkildi. Ses, üssün nöbet kulesinden geliyordu. Nöbetçi er koşarak onlara doğru ilerliyordu; yüzü bembeyazdı, nefesi kesikti. Aslan bir anda gerildi. Omzundaki sargıya rağmen refleksle Kumsal’ın önüne geçti. “Ne oldu?” diye sordu sert bir tonla. Nöbetçi er durup yutkundu. Gözleri bir an Kumsal’a kaydı, sonra Aslan’a. “Komutanım… size özel bir dosya geldi. Şifreli. Gönderen… bilinmiyor.” Aslan’ın bakışları karanlıklaştı. “Ne dosyası?” Er, elindeki küçük siyah tableti uzattı. Ekranda tek bir cümle yanıp sönüyordu. Kumsal, Aslan’ın omzunun üzerinden eğilip okumaya çalıştı. Ekranda yazan cümle, karın soğuğundan daha keskin bir bıçak gibi saplandı: “Mehmet Eren’in ölümü bir kaza değildi.” Kumsal’ın nefesi kesildi. Aslan’ın parmakları tableti öyle bir sıktı ki ekrandaki ışık titredi. Rüzgâr bir anda sertleşti. Kar taneleri savruldu. Kumsal’ın sesi kısık çıktı: “Aslan… bu ne demek?” Aslan gözlerini Kumsal’dan kaçırmadı. Ama bu kez bakışında alıştığı o soğukluk yoktu. Karanlık vardı. Öfke vardı. Ve bir sır… yıllardır gömdüğü bir sır. “Bu,” dedi Aslan, sesi buz gibi, “hiç kimsenin bilmediği bir dosya. Ve biri… bunu özellikle sana göndermiş.” Kumsal’ın kalbi hızlandı. “Bana mı?” Aslan başını yavaşça salladı. “Evet. Bu bir mesaj. Ve bu mesaj… savaşın yeni başladığını söylüyor.” Tam o anda üssün alarmı çalmaya başladı. Kırmızı ışıklar karın üzerinde yanıp söndü. Aslan, Kumsal’ın bileğini tuttu. Sıcak, sert, kararlı bir dokunuş. “Bu akşam kar altında konuşacaktık, doktor hanım…” dedi, gözleri karanlık bir fırtına gibi. “Görünüşe göre… konuşacağımız şey çok daha büyük.” Kumsal’ın boğazı düğümlendi. “Babamla ilgili mi?” Aslan’ın bakışları ilk kez gerçekten kırıldı. “Evet. Ve seni bundan koruyamayacağım.” Alarm sesi daha da yükseldi. Dağlar susmuyordu. Ve bu kez, sadece aşk değil… gerçek bir savaş başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD