Gece yarısını çoktan aşmıştı.
Hastane koridorları loş ışıklarla aydınlanıyor, dışarıda ise rüzgâr dağları inletiyordu. Kumsal Eren, Aslan’ın odasının kapısında bir süre durdu. Elinde sargı malzemeleri, steteskop boynunda asılıydı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu ama bu sefer korku değildi; daha derin, daha karmaşık bir duyguydu.
Kapıyı iki kez tıklattıktan sonra içeri girdi.
Aslan yatakta oturuyordu. Üstü çıplak, sadece beline kadar çekilmiş çarşafı vardı. Omzundaki yarası hâlâ açık duruyordu. Loş lambanın altında kasları belirginleşmiş, savaş izleriyle dolu vücudu gölgelere karışmıştı. Kumsal’ı görünce başını yavaşça kaldırdı. Bakışları yine o derin, ölçülü ifadeyle doluydu.
Kumsal kapıyı arkasından kapattı. Bu sefer doğrudan yatağın yanına yaklaştı, sandalyesini çekip oturdu. Aralarında sadece yarım metre mesafe vardı.
“Omzunu aç,” dedi Kumsal, sesi hem profesyonel hem de kararlıydı. “Kendin değiştirmeye kalkma diye geldim.”
Aslan bir an hiçbir şey demedi. Sonra yavaşça doğruldu, sargıyı kendi eliyle çözmeye başladı. Kumsal eğilip yardım etti. Parmakları Aslan’ın sıcak tenine değdiği anda ikisi de bir an durdu.
Kumsal’ın aklına babası geldi. Mehmet Eren… aynı dağlarda, aynı üniformayla yaralanmış, aynı loş odada Kumsal’ın elini tutmuştu yıllar önce. O zaman 14 yaşındaydı ve “bir daha kimseyi bırakmayacağım” diye içinden yemin etmişti.
“Babam da böyle yaralanıyordu,” diye mırıldandı Kumsal kendi kendine, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı. “Her seferinde ‘ben iyiyim’ derdi. Sen de aynı şeyi söylüyorsun.”
Aslan’ın parmakları Kumsal’ın elinin üzerine hafifçe kapandı. Dokunuşu bu sefer daha bilinçli, daha uzun süreliydi.
“Benim babam yoktu,” dedi Aslan alçak sesle. “Ama timim var. Onları korumak için kendimi ortaya atmak zorundayım. Senin gibi biri bunu anlayabilir mi?”
Kumsal elini çekmedi. Aksine, Aslan’ın parmaklarının altındaki bileğini hafifçe çevirdi. Gözleri Aslan’ın gözlerine meydan okur gibi bakıyordu.
“Anlıyorum. Ama ben de doktorum. Seni korumak da benim görevim. Bir dahaki sefere yine kendini siper edersen… bu kez sadece sargı sarmam, seni de azarlarım. Hatta belki bağırırım bile.”
Aslan’ın dudaklarında o çok nadir, çok hafif gülümseme kıvrımı belirdi. Gözleri Kumsal’ın yeşil gözlerinde uzun uzun dolaştı.
“Sen gerçekten farklısın,” diye fısıldadı. “Buraya yeni geldin ama sanki yıllardır buradaymışsın gibi konuşuyorsun. Neden bu kadar cesursun?”
Kumsal sargıyı özenle sardı. Parmakları Aslan’ın omzunda bir süre daha kaldı.
“Cesur değilim. Sadece… korkmayı çok erken bıraktım. Babam astsubaydı. Ben karargâhlarda büyüdüm. Helikopter sesleri ninni gibiydi benim için. Yaralı askerleri görünce ağlamak yerine onları iyileştirmek istedim. Sen de o askerlerden birisin benim için.”
Aslan’ın eli Kumsal’ın bileğinden yavaşça kaydı, koluna doğru çıktı. Dokunuşu sıcak ve sahipleniciydi.
“Ben kimseyi bırakmam,” dedi Aslan, sesi daha da alçalmıştı. “Birine baktığım zaman… o kişi artık benim olur.”
Kumsal gülümsedi. Bu gülümseme hem meydan okur hem de samimiydi.
“O zaman ben de seni bırakmam. Kendini tehlikeye atarsan ben de seni bırakmam. Anlaştık mı Dağ Aslanı?”
Aslan’ın gözlerindeki ateş artık saklanmıyordu. Elini Kumsal’ın kolundan yavaşça çekti ama parmak uçları hâlâ tenine değiyordu.
“Anlaştık… doktor hanım.”
Kumsal sargıyı bitirdi. Ayağa kalktı ama kapıya gitmeden önce son bir kez döndü.
“Sabah kantinde görüşürüz. Çayını ben ısmarlayacağım. Ama sakın kolunu göstermeden kalkma. Yoksa gerçekten kızarım.”
Kapıyı kapatırken Aslan odada tek başına kaldı. Arkasından bakarken gözlerindeki o buz gibi maske ilk kez gerçekten çatlamıştı.
Koridorda Kumsal derin bir nefes aldı. Ayşe Teyze’yle karşılaştığında teyze gülümsedi:
“Kızım… yine yanakların alev alev. Anlat hadi.”
Kumsal hafifçe güldü.
“Hiçbir şey Ayşe Teyze… sadece sargı sardım. Ama o adamın dokunuşu… insanın içini yakıyor.”
Ayşe Teyze kahkaha attı.
“Dağ Aslanı eriyor yavrum. Sen de yavaş yavaş yanıyorsun. Bu hikâye daha yeni başlıyor.”