Kantiin🌸

551 Words
Sabahın ilk ışıkları karlı dağların zirvelerini pembeye boyamıştı. Hakkari Askeri Hastanesi’nin kantini, her zamanki gibi soba başı sıcaklığıyla doluydu. Çay demliği fokurduyor, tepsilerde simit ve peynir kokusu yayılıyordu. Üssün hemen dibindeki bu küçük kantin, Dağ Aslanları Timi için hem kahvaltı hem de kısa bir nefes alma yeriydi. Kumsal Eren, elinde kahve bardağıyla kantine girdi. Gece hiç uyuyamamıştı. Aslan’ın o derin, mesafeli bakışı hâlâ gözlerinin önündeydi. “Burada kimse bana ‘lütfen’ demez” demişti. Kumsal o cümleyi aklından çıkaramıyordu. Bir köşede Eymen ve Açelya zaten masadaydı. Eymen bandajlı omzunu göstererek şakalaşıyordu: “Bak Açelya’cığım, senin için yaralandım. Bu akşam kantinde bana özel bir çay demlesen?” Açelya minyon bedeniyle güldü, Eymen’in koluna hafifçe vurdu. “Her seferinde aynı numarayı çekiyorsun Fırtına. Ama tamam, bir çay borçluyum.” Biraz ötede Poyraz sessizce çayını yudumluyordu. Asel yanına oturmuş, sadece “Omzun nasıl?” diye sormuştu. Poyraz başını hafifçe sallamış, fazla konuşmamıştı. Aralarındaki o eski gerilim hâlâ oradaydı ama ikisi de acele etmiyordu. Çağlar duvara yaslanmış, tek kelime etmeden sigarasını dışarıda içmek için bekliyordu. Erva yanından geçerken sadece bir an durdu, göz göze geldiler. Hiçbir şey söylemediler. Yankı ise Bade’yle masada coşuyordu: “Abi drone’ları dün gece şarja taktım! Bugün operasyonda yeni rota çizeriz, söz! Çömez değilim ben!” Kumsal masalardan birine oturdu, kahvesini yudumladı. Tam o sırada kantin kapısı açıldı. Aslan Dağtekin. Henüz 24 saat olmamıştı ameliyattan ama o, inatla ayağa kalkmıştı. Üzerinde gri eşofman altı ve siyah tişört vardı. Sargılı göğsü hafifçe belli oluyordu. Yürürken hafif aksıyordu ama dimdikti. Yüzünde tek bir acı ifadesi yoktu. Sadece o aynı soğuk, keskin bakış. Herkes bir an sustu. Aslan doğrudan Kumsal’ın oturduğu masaya doğru yürüdü. Karşısına geçti, sandalyesini çekmeden önce bir saniye durdu. “Dr. Eren.” Yine sadece isim. Ses tonu alçak ve kontrollüydü. Kumsal kahvesini masaya bıraktı. Kalbi hızlandı ama bakışlarını kaçırmadı. “Binbaşı… daha 24 saat olmadı ameliyattan. Neden kalktın? İstirahat etmen lazım.” Aslan sandalyesini çekip oturdu. Karşısında, çok yakın değil ama yeterince yakındı. Gözleri Kumsal’ın yeşil gözlerine kilitlendi. “Dağ Aslanları yatarak iyileşmez doktor hanım. Benim timim bugün görevde. Ben de burada olacağım.” Kumsal hafifçe öne eğildi, sesini alçalttı. “Senin timin sensiz de idare eder. Lütfen… kendini zorlama.” Aslan’ın dudakları kıpırdamadı. Ama gözlerinde o hafif, tehlikeli parıltı yine geçti. “Sen yine ‘lütfen’ dedin. İlginç.” Bir an ikisi de sustu. Kantindeki herkes onları izliyordu ama kimse yaklaşmadı. Eymen bile şakasını yarıda kesmişti. Aslan çay bardağını aldı, bir yudum içti. Sonra bardağı yavaşça masaya bıraktı. “Burası senin için tehlikeli bir yer Dr. Eren. Dağ Aslanları’yla çok yakın olursan… yanarsın.” Kumsal’ın nefesi kesildi. Adamın sesi o kadar alçaktı ki sadece ikisi duyuyordu. “Ben zaten yanıyorum Binbaşı,” diye fısıldadı Kumsal, sesi titremeden. “Senin yaralarını sararken.” Aslan’ın gözleri bir an Kumsal’ın dudaklarına kaydı. Sonra tekrar gözlerine döndü. Hiç dokunmadı. Hiç gülümsemedi. Sadece baktı. Uzun uzun. Sonra sandalyesini geri itti ve kalktı. “Gece vizitinde görüşürüz doktor hanım.” Kapıya doğru yürürken arkasından sadece o kalın ses duyuldu: “Ve bir daha bana ‘lütfen’ deme. Burası Hakkari… burada lütfen yok.” Kumsal masada tek başına kaldı. Kalbi hâlâ deli gibi çarpıyordu. Kantindeki herkes yavaş yavaş kendi sohbetine döndü. Ama herkes anlamıştı: Dağ Aslanı ilk kez birine bu kadar uzun bakmıştı. Ve Kumsal fark etmişti: Bu adam acele etmiyordu. Ama ateş çoktan yanmaya başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD