1.Bölüm - İlk Bakış

1877 Words
Yaz Hastane kokusuna alışılmaz sanıyordum eskiden. İnsan burnunu yakan o ilaç kokusuna, yanık kremlerine ya da koridorlara sinmiş o ağır havaya nasıl alışabilirdi ki? Ama alışıyormuş. Bir süre sonra fark etmiyordum bile artık. Çünkü bazı şeyler zamanla kokudan çıkıp hayatının parçası oluyordu. Hastanenin, dernek için ayrılmış olan toplantı salonunda sandalyeleri dizerken kısa bir nefes verdim. İçerisi yine kalabalıktı. Kimisi sessizce oturuyor, kimisi konuşmaya çalışıyor, kimisi de sadece dinliyordu. İlk geldiğim zamanlarda ben de öyleydim. Sadece oturup dinliyordum. Çünkü insan bazı acıları anlatırken değil, anlatmaya çalışırken yoruluyordu. Elimdeki dosyaları masaya bırakırken orta yaşlı bir kadın konuşmaya başladı. “Dün ilk kez aynayı kaldırttım odadan,” dedi sesi titreyerek. “Çünkü artık kendime bakamıyorum.” Salondaki birkaç kişi başını önüne eğdi. Kimse ne diyeceğini bilemedi yine. Hep böyle oluyordu zaten. İnsanlar teselli etmeye çalışıyordu ama bazı şeylerin tesellisi olmuyordu. Kadına baktım. Yüzünün sağ tarafındaki iz boynuna kadar iniyordu. Dudakları artık formunu kaybetmişti. Konuşurken gözlerini kaçırıyordu. O bakışı biliyordum ben. İnsanların sana bakarken ne hissedeceğini düşünmekten yorulan insanların bakışını... Sessizce yanındaki boş sandalyeye oturdum. “Bir süre sonra acının kendisine alışıyorsunuz aslında,” dedim yavaşça. Kadın gözlerini bana çevirdi. “Yanmasına, sızlamasına… hatta insanların bakmasına bile.” Kelimeleri dikkatli seçiyordum çünkü yanlış bir cümle insanı daha kötü hissettirebilirdi. “Ama insanın kendine bakması…” diye devam ettim gözlerimi yere indirirken, “ona alışmak daha zor oluyor.” Kadının gözleri dolarken dudaklarını birbirine bastırdı. Ben de sustum birkaç saniye. Çünkü bazen hemen konuşmamak gerekiyordu. “Annem uzun süre aynaları örttü evde,” dedim sonra. “Başta nedenini anlamıyordum. Yanıklarını görmek istemiyor sanıyordum.” Boğazım hafifçe düğümlendi ama alışkındım buna. “Meğer mesele izler değilmiş.” Kadın dikkatle bana bakıyordu şimdi. “İnsan bazen hayatta kaldığı için kendine bakamıyormuş.” Salon sessizleşti. Kimsenin bana acıyarak bakmasını istemediğim için genelde geçmişim hakkında konuşmazdım ama bazen bir insanın yalnız olmadığını hissetmeye ihtiyacı oluyordu. Yanık izleriyle dolu elimle, kadının elini tuttum. “Acı tamamen geçmiyor,” dedim dürüstçe. “Sadece onunla yaşamayı öğreniyorsunuz. Ve bir gün biri size normal davranınca… o zaman biraz nefes alabiliyorsunuz.” Tam o sırada kapının yanında duran kadını fark ettim. Şık giyimliydi ama dikkat çeken şey kıyafetleri değildi. Yüzündeki yorgunluktu. Bana dikkatlice bakıyordu. Öyle meraklı bir bakış değildi bu. Sanki söylediklerimin arasında kaybolmuş bir şeyi bulmaya çalışıyordu. Dernekteki etkinlik bittiğinde hava çoktan kararmıştı. İnsanlar yavaş yavaş dağılırken ben masaların üzerindeki boş bardakları topluyordum. Günün sonunda hep aynı yorgunluk çöküyordu üstüme ama bugün biraz daha hafif hissediyordum kendimi. Belki de ilk kez birinin gözlerinde kendimi görmüştüm. Kadının elimi bırakırken bana teşekkür edişi aklıma gelince kısa bir nefes verdim. İnsan bazen büyük şeyler yapmadan da birine iyi gelebiliyordu. Otobüsten inip apartmanın dar merdivenlerini çıktığımda omuzlarım ağrıyordu. Tek odalı küçük dairemin kapısını açınca her zamanki sessizlik karşıladı beni. Eskiden bu sessizlik canımı yakardı. Şimdiyse alışmıştım. Çantamı girişteki sandalyeye bıraktım. Üzerimdeki kıyafetler hala hastane kokuyordu sanki. Duşa girip sıcak suyun altında uzun süre gözlerimi kapattım. Bazen insan temizlenmekten çok hafiflemek istiyordu. Saçlarımı havluyla kurulayıp koltuğa geçtiğimde mutfaktan aldığım sıcak kahve ellerimi ısıtıyordu. Küçük salonun sarı ışığı duvarlara vururken ilk kez o gün zihnim tamamen susmuş gibiydi. Tam fincanı dudaklarıma götürürken telefonum çaldı. Numara kayıtlı değildi. Birkaç saniye ekrana baktım sadece. Sonra açtım. “Yaz?” Kadının sesi sakindi. Yumuşak ama kendinden emin bir tonu vardı. “Evet?” “Bugün dernekte konuşmanıza şahit oldum” dedi. Bir an duraksadım. Kapının yanındaki kadın olmalıydı. Fark etmeden doğruldum koltukta. “Evet,” dedim temkinli bir sesle. “Kusura bakmayın bu saatte aradığım için. Ben Suzan Aksoy.” İsmi tanımıyordum ama kadının sesi garip şekilde aklımda kalmıştı. “Bugün söyledikleriniz…” dedi kısa bir sessizlikten sonra. “Uzun zamandır duyduğum en gerçek şeylerden biriydi.” Ne diyeceğimi bilemedim. İnsan iltifat almaya alışmayınca susuyordu bazen. Kadın devam etti. “Sizinle görüşmek istiyorum.” Kaşlarımı hafifçe çatıp, “Ne için?” diye sordum. Bu kez sessizlik onun tarafında oldu. Sonra sakin bir sesle konuştu. “Telefonda anlatmak istemiyorum.” Elimdeki fincan baktım. İçimde hafif bir huzursuzluk dolaştı. Çünkü hayat bana şunu öğretmişti, bazı insanlar size durduk yere yaklaşmazdı. “Ben pek...” “Sadece bir kahve,” diye sözümü nazikçe kesti. “Sonrasında kabul etmek istemezseniz bir daha sizi rahatsız etmem.” Başımı koltuğun arkasına yasladım. Karşımdaki duvarda sokak lambasının soluk ışığı vardı. Kadının sesi merhametli değildi. Bu garipti. İnsanlar geçmişimi öğrendiğinde ses tonları değişirdi çünkü. Daha dikkatli konuşurlardı. Daha yavaş. Sanki kırılacakmışım gibi… Ama bu kadın öyle davranmıyordu. “Tamam,” dedim sonunda sessizce. “Dinlerim.” Kadının hafifçe nefes verdiğini duydum. “Yarın öğleden sonra müsait misiniz?” Gözlerim istemsizce küçük salonun içinde dolaştı. Eski koltuk, küçük mutfak, yarım kalan hayatım… Dernekteki ufak tefek işler haricinde şuan yaptığım bir şey yoktu. “Müsaitim.” “Adres bilgilerini size mesaj olarak atacağım.” dedi. Telefon kapandıktan sonra birkaç saniye öylece kaldım. Sonra fincanı tekrar dudaklarıma götürdüm. Kahve çoktan soğumuştu. Ertesi gün mesajda yazan adrese gittiğimde karşıma küçük bir kafe çıktı. Şehrin daha sakin taraflarında kalan yerlerden biriydi. İçeri girdiğimde kahve kokusu ve hafif caz müziği karşıladı beni. Suzan Hanım pencere kenarında oturuyordu. Dün geceki gibi şık görünüyordu ama bugün yüzündeki yorgunluk daha belirgindi sanki. Beni fark ettiğinde ayağa kalktı. “Yaz.” Kısa bir tebessüm ettim. “Merhaba.” Masaya oturduğum anda konuya girdi. Gereksiz samimiyet kurmaya çalışan insanlara benzemiyordu. Bu hoşuma gitmişti. “Bir oğlum var,” dedi direkt. Sessizce dinledim. “Yıllar önce ağır bir kaza geçirdi. Vücudunda yanıklar var. Bir çalışanıyla yalnız yaşıyor.” Kadının parmakları fincanın etrafında yavaşça dolaşıyordu. “İnsanlarla uzun süre aynı ortamda kalamıyor. Özellikle son yıllarda… herkesi hayatından çıkarmayı alışkanlık haline getirdi.” Bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Kadın devam etti. “Profesyonel destek aldı. Psikologlar, yardımcılar, bakıcılar… Ama hiçbiri uzun sürmedi.” Kısa bir sessizlik oldu aramızda. “Benden tam olarak ne istiyorsunuz?” diye sordum sonunda. Kadın gözlerini bana çevirdi. “Oğlumun yanında olmanızı. Tedavi kabul etmiyor. Teşekküllü bir hastanede ameliyatla pek çok yanığını tedavi ettirebilirim ama asla yanaşmıyor. Evde de tedavisini yapmıyor." Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Ben bu işi yapan biri değilim.” “Biliyorum.” “Ve bu konuda profesyonel çalışan firmalar var. Eminim çok daha deneyimli insanlarla çalışabilirsiniz.” dediğimde kadın hafifçe başını salladı. “Deneyimli insanlarla çalıştım zaten.” Ses tonu sakindi ama altında yorgunluk vardı. “Fakat oğlum zor biridir, Yaz. İnsanların ona nasıl baktığını anlar. Acımalarını da… korkmalarını da.” Dün dernekteki kadının bakışları geldi aklıma istemsizce. Suzan Hanım birkaç saniye sustu. “Dün seni izledim,” dedi sonra. “Konuşurken kimseyi teselli etmeye çalışmadın. Kimseye umut dağıtmadın. Sadece dürüsttün.” Ne diyeceğimi bilemeden yüzüne bakmaya devam ettim. “İnsanlar genelde yarası olanlara dikkatli davranır,” diye devam etti. “Sen normal davrandın.” Parmaklarım fincanın kenarına dokundu. Kadın hafifçe bana doğru eğildi. “Oğlumun ihtiyacı olan şeyin bu olduğunu düşünüyorum.” İçimde hafif bir huzursuzluk dolaşmaya başlamıştı. “Tam olarak ne yapacağım?” “Tedavi almasını sağlamanı istiyorum. Hiç değilse yaralarına gereken özenin gösterilmesi gerekli bunu ona yapmanı istiyorum. Belli ki tecrübelisin, oradaki zavallı kadınla konuşurkenki dirayetini gözlerimle gördüm. Oğluma acımadan bunu ona sen de yaptırabilirsin." dedi Bu cevap fazla basitti. Kadın bunu anlamış gibi devam etti. “Evde biri olması gerekiyor. Yemek düzeni, ilaçları, günlük hayat… Bunları yapan bir çalışan var. Sen oğlumla ilgilenmelisin. Ama mesele bakım değil. Daha çok…” duraksadı. “Destek...” Bakışlarımı camdan dışarı çevirdim kısa süreliğine. “Şehrin biraz dışında yaşıyor,” dedi ardından. “Bu yüzden orada kalmanı istiyorum.” Bunu duyar duymaz başımı tekrar ona çevirip, “Kalmak mı?” diye sordum. “Evet.” dediğinde bu kez hiç düşünmeden cevap verdim. “Hayır.” Kadın sessiz kaldı. “Tanımadığım bir adamın evinde kalamam.” “Anlıyorum.” “Üstelik bu…” dudaklarımı birbirine bastırdım. “Doğru hissettirmiyor.” diye devam ettim. Suzan Hanım itiraz etmedi. Bu da garipti. Çünkü insanlar genelde sizi ikna etmeye çalışırdı. O sadece dinliyordu. Sonra çantamı omzuma aldım ve qyağa kalktım. Kadın başını salladı. “Tabii. Seni anlıyorum" Tam dönecekken sesi yeniden geldi. “Yaz.” Durup ona baktım. Yüzündeki yorgunluk ilk kez daha net görünüyordu şimdi. “Ben oğlumu yıllardır ilk kez tedaviyi kabul edecek gibi hayal edebildim dün.” dedi. Sessiz kaldım. Kadın gözlerini benden ayırmadan devam etti. “Çünkü sen insanların yaralarından korkmuyorsun.” Bir hafta sonra elimde valizimle o evin önünde duruyordum. Suzan Hanım adresi attığında uzun süre ekrana bakmıştım. Kabul ettiğime ben bile şaşırıyordum hala. Belki merakıma yenilmiş, belki de uzun zamandır ilk kez hayatımda değişen bir şey olsun istemiştim. Ya da bir annenin acısını hafifletebileceğime inanmıştım. Ama şimdi, demir kapının önünde dururken bunun kötü bir fikir olma ihtimali daha gerçek geliyordu. Ev şehrin oldukça dışında kalıyordu. Sessizdi. Fazla sessiz… Bahçedeki uzun ağaçlar akşam rüzgarıyla hafifçe sallanırken derin bir nefes aldım ve zile bastım. Kapının açılması birkaç saniye sürdü. Karşımda ellili yaşlarında bir kadın duruyordu. Saçlarının arasına düşen beyazlar ve yüzündeki yumuşak ifade ilk anda içimi biraz rahatlattı. “Yaz Hanım, hoş geldiniz.” dediğinde istemsizce gülümsedim. “Yaz demeniz yeterli.” dedim. Kadın da hafifçe gülümsedi. “Ben Hatice. Evren Bey in ev işleriyle ilgileniyorum. Geleceğinizi Suzan Hanım söylemişti.” İçeri geçtiğimde ilk dikkatimi çeken şey evin büyüklüğü değil, sessizliği oldu. Kocaman evin içinde yankılanan tek şey ayak seslerimizdi. Hatice Hanım valizime uzandı ama vermedim. “Taşıyabilirim. Teşekkür ederim" dedim. O da, “Peki,” dedi anlayışla. Üst kata çıktığımızda koridor boyunca büyük camlar uzanıyordu. Gün batımının turuncu ışığı içeri vuruyordu ama ev yine de karanlık hissediyordu. Hatice Hanım bir kapının önünde durdu ve “Burası senin odan.” dedi. Kapıyı açtığımda kısa süreliğine duraksadım. Oda beklediğimden güzeldi. Açık renkler, sade eşyalar, büyük bir pencere… Ama sanki uzun zamandır kullanılmıyormuş gibiydi. “Sen yerleşmene bak,” dedi Hatice Hanım. “Sonra beni mutfakta bulabilirsin.” Kapı kapandıktan sonra birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Gerçekten buradaydım. Valizi yatağın üzerine bırakıp yavaşça odanın içinde dolaştım. Küçük detaylara bakmak beni sakinleştirirdi hep. Kitaplık, pencerenin önündeki koltuk, düzgün katlanmış battaniye… Sonra valizi açıp eşyalarımı yerleştirmeye başladım. Kendi hayatımdan birkaç parçayı yabancı bir odanın içine koymak garip hissettiriyordu. Yaklaşık yarım saat sonra odadan çıktım. Koridor hala sessizdi. Aşağı indiğimde mutfaktan gelen yemek kokusu evi ilk kez biraz daha yaşanır hissettirdi. Hatice Hanım ocakta yemek yapıyordu. “Yardıma ihtiyacın var mı?” diye sordum kapının kenarında dururken. Kadın bana dönüp gülümsedi. “Sağ ol kızım ama ben hallederim.” dedi. Tezgaha yaklaşırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Aklımdaki asıl soruyu nasıl soracağımı düşünüyordum. “Evren Bey…” dedim sonunda. “Evde mi?” Hatice Hanım başını salladı. “Çalışma odasındadır büyük ihtimalle.” Mideme hafif bir ağırlık oturdu. İlk kez ismini bu evin içinde duymak garip hissettirmişti. “Koridorun sonundaki oda,” dedi sonra Hatice Hanım. Başımı sallayıp mutfaktan çıktım. Onunla tanışmam gerekliydi. Koridor boyunca yürürken kalbim gereksiz şekilde hızlı atıyordu. Ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü. İnsan hiç tanımadığı biriyle aynı evde yaşamaya nasıl başlardı? Koridorun sonundaki koyu renk kapının önünde durdum. Derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe tıklattım. Ses yoktu. Birkaç saniye daha bekledim ve tekar tıklattım. Yine sessizlik. Kaşlarımı hafifçe çatıp geri dönmek için arkamı döndüğüm anda biriyle sertçe çarpıştım. Elimde olmadan geri sendeledim ama düşemeden güçlü bir el kolumdan tuttu. Nefesim kısa süreliğine kesildi. Başımı kaldırdığımda gördüğüm ilk şey koyu renk bir gömlek oldu. Sonra çenesi… Ve yanağından boynuna doğru inen o belirgin yanık izi. Gözlerim istemsizce birkaç saniyeliğine orada takıldı. Adamın bakışları sertleşti. Sanki o kısa anı bile fark etmişti. Elini kolumdan çektiğinde sesi soğuktu. “Sen de kimsin?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD